15 Temmuz 2013 Pazartesi

ATATÜRK VE Hz. MUHAMMED’İN MEZARI

Son dönemlerde ülkemde yaşananlar açıkçası beni endişelendirmekte, ümitsizliğe sürüklemekte ve korkutmaktadır. Özellikle Din adına yapıldığı söylenen davranışlar daha öncede bir yazımda belirttiğim gibi bana Vahabi’liği çağrıştırmakta, hoşgörü dini olarak öğrendiğimiz İslam’ı yaşadıklarımız nerede ise inkar etmektedir. 39 ay Suudi Arabistan’da yaşayarak, döndükten sonra “eğer Türkler İslam’ı kabul etmese idi bugün İslam diye bir din kalmazdı” düşüncesi ile dönen biri olarak o kültürler mozağiyi Anadolu Müslüman’lığının götürülmek istendiği noktanın yavaş yavaş buraya kaydığını görmek gerçekten endişe ve korku verici. İslam’ı benden başka kimse bilemez mantığının, kendi fikirlerine zıt fikirleri İslam dışında kabul ederek, kanlarının mübah olduğunu, kafirlere yapılan muameleyi yapmanın onlar içinde mevzu bahis olduğunu söyleyen Vahabilerden ne farkları var. 1803-1806 tarihlerinde Taif, Mekke ve Medine’yi ele geçiren Vahabiler kadın çocuk demeden oradaki Müslümanları katlettiler. Önce Mekke’deki halifelerin evleri ve türbelerini yerle bir ettiler., alimleri astılar. Medine’de ise halkın galeyanı üzerine Hz.Muhammed’in mezarı üzerindeki Kubbeyi bırakarak diğerlerinin hepsini yerle bir ettiler. Ele geçirdikleri Tefsir, Hadis ve diğer birçok kitabı parçaladılar. Ve ne ilginçtir ki çok cahil olan bu Vahabi askerleri Kur’an-ı Kerim’leri diğer kitaplardan ayırt edemedikleri için paramparça yaparak cilt derilerinden çarıklar yaptılar. Burada bir anektod açarak ülkemde ki eğitim sisteminin neden bu kadar geriletilmek istendiğini, cahil toplumları birer ölüm fedaisi gibi kullanmanın ne kadar kolay olduğunu yaşananlar göstermektedir. Gezi eylemleri sırasında çeşitli şehirlerde ortaya çıkan palalıların, acımasızca insanlara saldırması, emir almasalar bile! bu askerleri ne kadar anımsatıyor. Ki “Onlardan bir kısmı okuma yazması olmayan ümmidirler, kitabı anlamazlar. Bir takım batıl şeyleri onlar sadece zanneder dururlar.” (Bakara:78) ayeti bu cahilliği önceden haber verdiği halde. Biliyorsunuz son olaylar da, sürekli dinlerine saldırıldığını ileri süren bu yönetimin halkın değer yargılarına, milli duygularına, hakaretler, aşağılamalar ile saldırması ile özellikle “iki ayyaş’ın kurduğu ülke” denilerek Ulu Önderimiz’e yöneltilen saldırı bir yerde fitili ateşledi. Medine’yi ele geçiren Abdulaziz bin Suud’un Medine’lilere hitaben yaptığı konuşmasında “Peygamber’in kabri başında önceleri olduğu gibi durarak, tazim için salat-ü selam getirmek çirkin bir davranıştır ve çirkin bid’atlardan olduğu için Vehabi diyanetince yasaktır.” diyor. “Şüphesiz Allah ve Melekleri Peygamber’e çok salat ve sena ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat-ü selam getirin ve tam bir teslimiyetle gönülden teslim olun”(Ahzab :56) Ayeti ise bunun tam tersini söylemektedir. Dedelerinin yapamadığını gerçekleştirmek isteyen ve 1926 yılında sınırları içindeki tüm mezarlıkları yıkan, ve sıranın Hz. Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenen Atatürk “Suudi Arabistan Kralı” olan II.Abdülaziz bin Suud’a bir telgraf çekiyor. Olayı ve belgeyi ilk kez 09.08.2008 tarihinde yazan Can Ataklı’dan okuyalım. “1981 yılında 12 Eylül askeri yönetimi Atatürk'ün 100. doğum yılı nedeniyle kapsamlı bir program hazırlamış.. Prof. Yalçıntaş o dönemde İlim Kurulu'nun başına getirilmiş. Amaç Atatürk'le ilgili çeşitli kaynaklardan arşiv araştırması yapmak ve 'bilinmeyen Atatürk'ü' ortaya çıkarmakmış. Yalçıntaş, 'Dışişlerinde Münir Bey vardı.(Soyadını hatırlayamadı) İyi bir araştırmacı ve arşivciydi. Ona Dışişleri Bakanlığı arşivlerinin araştırılması görevi verilmişti' diyerek anlatmaya başladı. Sonra da sürdürdü: 'Bir gün Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.'Prof. Yalçıntaş, Münir Bey'in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: 'Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta 'Hazreti Muhammed'in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim' anlamına gelen cümleler vardı.'” Belge bulunduktan sonraki gelişmeleri yine Can Ataklı yazısında anlatıyor. “Nevzat Yalçıntaş'ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen'e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı'ndaki Milli Güvenlik Konseyi'nin de haberi oluyor. Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor. Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde 'zevahiri kurtarmak' adına konuyor. Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk'ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed'in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.” Aynı yazıda Yaşar Nuri Öztürk’ünde bu belgeyi duyduğunu, Milletvekili olduktan sonra bu belgeye ulaşmak için çok çalıştığını anlatıyor. Gazi Mustafa Kemal ve İslam isimli kapsamlı çalışmasına koymak için Dışışleri Bakanlığın arşivlerinde olduğunu düşündüğü belge için Milletvekili sıfatı ile Bakan Ali Babacana’a başvurduğunu ama izin alamadığını belirtiyor. Belgenin açıklanmasını neden istemiyorlar sorusuna Öztürk’ün yanıtı ilginç. “: 'Atatürk'ü din ve İslam dışı göstermek isteyenler elbette bu belgeden rahatsız olacaklardır. Bu nedenle dini siyasete alet edenler emperyalistlerle iş birliği bile yapabiliyor. Dincilerle İslamı reddedenler bu noktada birleşebiliyor” 12.07.2013
Yorum Gönder