21 Ocak 2013 Pazartesi

AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-21.01.2013

BİLİMSEL VE SİYASAL DÜŞÜNCE (*) “Konuya, anti/emperyalist, laik ve demokratik Cumhuriyet’in tarihi perspektifi içinde yaklaşan hiç kimse, bu “zarurete” itiraz edemez; ediyorsa, edebiliyorsa, ya yurt, millet ve tarih bilincini kaybetmiştir; bencil egosunu önde tutan birisidir; yada onun gelecek projeksiyonu, ülkesi için de kendisi içinde “makro” düzeyde değil, “mikro” düzeydedir.” (1) Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan herkesin fikirlerini söyleme özgürlüğüne saygım sonsuz. Bir kimse bu ülke için yapılacak olan her yatırım hakkında olumlu veya olumsuz yorum yapması gayet doğal. Ama nereye kadar.? Bu özgürlük yukarıdaki satırla özgürlük olmaktan çıkıp dayatmaya girene kadar. Bu durumda karşı çıkmakta en doğal hakkım zannedersem. Konumuz Nükleer Reaktör. Yazarımız bu konuda taraftar olabilir itirazım yok, gerekçelerini açıklayabilir, yandaş bilim adamlarının yazılarından örnekler vererek fikirlerini doğrulama gayreti gösterebilir. Her şey doğal. Bir başkası çıkar –mesela ben- karşı olduğumu yine karşı olan bilim adamlarından örnekler vererek gerekçelerimi açıklayabilirim. Sonuç kısır bir döngü. İsterseniz konuya biraz daha yazarımızdan alıntılar yaparak açmaya çalışalım. “İtirazlar önemsiz; -bilim hiçbir itirazı önemsiz diye reddetmez (İ.V.)- şundan ki Batılı ‘Yeşil’ ve ‘Amerikancı’ tatlı su ‘solculuğu’nun, artık herkesin kanıksadığı ‘mikro’ gerekçeleri tekrarlıyorlar: kaza ihtimali, radyasyon korkusu, deprem kuşağı, uranyum yokluğu v.s. Türkiye Cumhuriyeti gibi, ‘büyük’ ve ‘gelişmek’ iddiasındaki bir devletin geleçeği ve ‘büyümesi’ tartışılırken; sorunun ‘makro’ bir ‘projeksiyon’ çerçevesinde ele alınması zorunluluğuna, işaret etmiştim. Mektubunu o doğrultuda yazmış bir uzmanın, -Mustafa Yıldırım- söylediklerinden, bazı önemli paragrafları aktarıyorum. Belki bir ‘intibah’ hasıl olur?” (2) Ve Sn.Mustafa Yıldırım uzun mektubunda olayın siyasal boyutlarını irdeleyip şu sonuca varıyor. “Ancak eminim ki ABD, Türkiye’ye bu santrali kurdurma şansı vermeyecek……”(3) Yazarımız karşı olanları suçlarken “makro” düşünmedikleri ithamında bulunuyor. Ne yazık ki atladığı konu, Nükleer Enerji projesi “Mikro” bir olaydır. Yani bilimin mikro fiziğine girmektedir. Yazarımız yazılarında özellikle Nükleer reaktöre sahip olursak Atom Bombasına sahip olabileceğimiz, dolayısı ile daha hızla büyüyeceğimiz düşüncesini ve bunun ülkemize getirileri konusunda yorum yapmaktadır. Yine atladığı bilimsel bir gerçek var ki onu da yine konunun uzmanlarına bırakalım isterseniz. “Nükleer bombalarda kullanılabilecek fisil maddelerden günümüzde en çok tercih edileni, plütonyumdur. (Daha doğru kullanımı ile Pu239) Nükleer silaha sahip olan bütün ülkelerin bombaları plütonyumdan yapılmıştır. Pu239 kararsız olduğu için doğada bulunmaz. Doğal uranyumun bir izotopu olan U238’in nükleer reaktörlerede nötronlarla ışınlanması ile elde edilebilir.(4)” Şımdi gelelim işin püf noktasına, belki bir “intibah” hasıl olur? “Bir nükleer reaktörde bulunan U238 çekirdeklerinin tümünün, nötron yutar yutmaz reaktörden çıkartılmasına olanak yoktur. Bunun sonucu reaktörde uzun süre bekleyen plütonyum nötron bombardımanı altında kalarak Pu240’ı oluşturur. Elektrik üretiminde kullanılan nükleer santrallerde, yakıtlar uzun süre reaktörde kaldığı için, bu santrallerden elde edilecek plütonyum, nükleer silah yapımına uygun değildir. Askeri amaçlı plütonyum, özel olarak tasarlanmış reaktörlerde, U238’in ışınlanması ile üretilir.”(4) Plütonyumu ürettik. Acaba buna sahip olmak nükleer bomba yapmaya yeterli mi?.Yanıtını yine bilimden alalım; “Nükleer bomba yapmak için plütonyum elde eden tarafın, çok geniş teknolojik olanakların yanı sıra deneyime de sahip olması gerekmektedir.” (4) Şimdi amaç nedir. Elektrik üretmek mi? Nükleer bomba yapmak mı? Amaç üzüm yemek mi? bağcı dövmek mi? Ne yazık ki çelişkiler ülkesiyiz. Sosyalist bir aydın Hiroşima ve Nagazaki’nin etkilerinin halen devam ettiği bir dünyada nükleer silahları savunabiliyor –çok normaldir - ve de karşıtlarını suçlayabiliyor.-işte sosyalistliğe yakışmayan bu- Bunun yanında kurucularından birisinin nükleer santral ihalesine girdiği ,adı Çevre Vakfı olan amacını çevreyi korumak olduğu bilincinde olaması gerekirken her şey yok olduktan sonra onu eski haline getirmeye çalışmak için seminerler ve çalışmalar yapan bir Vakıf Nükleer santral konusunda bakın ne diyor. (Benim takip ettiğim kadarı ile bu Vakfımız tarihinde ilk kez proje aşamasında açık açık fikir beyan ediyor.) “Böyle bir santralın ihale aşamasına gelmesini Türkiye için talihsiz bir gelişme olarak görüyoruz. TEMA vakfı Türkiye’de nükleer santralların yapımına karşıdır. Çevreye, telafisi zor risk taşımaya devam ettiği için kalkınmış ülkelerin terk etmeye başladıkları bir teknolojinin ülkemize taşınmasına karar vermeden önce konunun tekrar ve ciddiyetle irdelenmesinde yarar görmektedir. Ülkemiz nükleer enerji çöplüğü olmaya layık değildir.” (5) Yazarımız atık konusuna pek girmemiş. Fakat yarı ömrünün 24 000 yıl olduğu bilinen Plütonyumun etkileri için geçmişi 50 yıl olan nükleer santrallerle ilgili olarak yorum yapmak bence ancak siyasal düşünce ile mümkündür. Ama bilimsel düşünce kesin bir sonuç almadan yargıya varmaz. 50 yılda bile özellikle atık konusunda kesin çözümleri olmayan bir teknolojinin bizim gibi geri kalmış ülkelerde ne sonuçlar verebileceği konusunda bence bilim bile aciz kalır. Bu yazıyı yazarken eşim gelerek TV’de depremle ilgili tartışma olduğu haberini verdi. Bundan niye bahsettim. Medya karşıt fikirleri biraraya getirerek sözde tartışma ortamı yarattığı gerekçesi ile rayting peşinde. Devlet siyasal güç peşinde. Nerede ise bir yıla yaklaşan ve hiç bir ciddi önlemin alınmadığı, her an İstanbul için büyük bir risk taşıyan olabilecek deprem felaketini kaale almayan bu siyasal düşünce ile bir nükleer santral kurmanın bedelini herhalde bizler olmasa bile çocuklarımız çekecektir. Aslında bu tür olaylar her boyutta tartışılmalı ama kesin yargıya varabilmek ve “hiç kimse, bu “zarurete” itiraz edemez “ diyebilmek görevi ancak bilim ve bilim adamlarının olmalıdır diyorum. Riskleri en aza indirmekte bence bilim ile gerçekleşebilir. Ama ne yazık ki yaşadıklarımızdan sonra bunun gerçekleşmesi bence çok zor bir olgu, bizim gibi dışa bağımlı ülkelerde. Devletin bilimsel düşüncesi ve bilim karşısındaki tutumunu örneklemek mümkün. Medyanın tavrı konusunuda örneklemek mümkün. Ama bu yazı konusu olmadığı için bir başka yazıda irdelemek üzere bilim adamları ve aydınlarımızın halkla bütünleşmesi dileğiyle yazımı noktalıyorum. (1) Attila ILHAN, Söyleşi, CUMHURIYET, 6 Mart 2000 (2) Attila ILHAN, Söyleşi, CUMHURIYRT, 8 Mart 2000 (3) Attila ILHAN, Söyleşi, CUMHURIYRT, 8 Mart 2000 (4) Prof.Dr.Osman K.KADIROĞLU; Yrd. Doç.Dr.Erol ÇUBUKÇU, Bilim ve Teknik Dergisi Ekim-1994 Sayı: 323 (5) CUMHURIYET, 22 Aralık 1999, Sa: 6 (*) İlhan VARDAR, Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 1 Nisan 2000

Hiç yorum yok: