10 Aralık 2014 Çarşamba

CEHALETİN DERİNLİĞİ, BEYİNLERİN SÖMÜRGELEŞMESİ

“Ussal olmayan hiçbir şey dinsel de olamaz” İbn-i Rüşd Bazen insanın aklı donup kalıyor. Yazacaklarını biliyorsun ama yazamıyorsun. Öfke, isyan, çaresizlik, acıma, sorumluluk tüm duygular kafanda dolaşıyor ama buzdağının altında ki kütleden sadece kısa sözcükler fırlıyor. Egom(benliğim), idim (alt bilincim) ve süperegomdan (üstbenliğimden) fırlayan bu sözcükleri kurmamda dengeyi sağlayamıyor. Diğer bir deyişle buzdağının altındaki bilinçdışım baskın çıkmaya çalışarak bilinç seviyemi, düşüncelerimi, algılarımı kontrolsüz bırakmaya çalışıyor. Freud’un sözüyle şahlanmış bir at üzerindeki şövalye gibi olan egom, idim ile süperegomun isteklerini uzlaştırmak istemiyor sanki, hakemliği bırakmış vaziyette. İnsan hayatının çeşitli evrelerinde oluşan bu kişilik yapılarının sağlıklı ve uyumlu olabilmesi için uzlaşma ve denge içinde olması gerekmektedir. Eğer ego, bu dengeyi sağlanamazsa kişilik yapıları arasında çatışma yaşanır. Şu an benim egom bu dengeyi sağlamak için savunma mekanizmasını devreye soktu. Fakat bu savunma mekanizmalarını aşırı bir biçimde kullanırsam bu da dengenin bozulmasına, savunma mekanizmalarımın kişiliğimi denetim altına alarak, uyumsuz davranışlar sergilememe neden olabilir. Tabi ki hepimiz toplumsal bir varlık olduğumuz için toplumumuz da yaşanan sorunlar bazen insanın dengesinin geçici de olsa bozulmasına neden olabiliyor. Şu an ben, kendimde ki bu dengesizliğin nedenlerini çok iyi bildiğim için bunu atlatmam zor olmayacaktır. Ben de, bu dengesiz duygulara neden olan ise yine içimizde ki doyumsuz hayvan olan idi ile yaşayan, diğer kişilik yapılarına evrimleşememiş, beyinlerini sömürgeleştirmiş, ego ve süperego evrelerine ulaşmamış cehaletin derinliğinde ki, kişilerin düşünce ve davranışlarıdır. İd(alt bilincimiz) ya da bilinç dışımız kendisini yalnızca ihtiyaçlarına göre ayarlayan, eleştiri kabul etmeyen, güdüsel, durdurulamayan en ilkel benliğimizdir. Ana kaynağı, cinsellik, kabullenemez cinsel arzular, saldırganlık, açlık, kin, ahlak dışı dürtüler, mantık dışı istekler, bencilce ihtiyaçlar, vahşet dürtüleri gibi ihtiyaçların en bencilce şekilde doyurulmasıdır. Ruhsal yapımızın düzenleyici, dizginleyici, yargılayıcı, suçlayıcı ve cezalandırıcı ögesi olan süperegomuz yani üstbenliğimiz ise, dolayısıyla da vicdan denilen kavramla bu anlamda özdeştir. Şimdi yazacaklarımı ise sizlerin vicdanlarına bırakıyorum. 3 Aralık Dünya engelliler günü nedeni ile Kayseri’deki yerel bir gazete “…….. Sakatlar Derneği Başkanı” ile bir röportaj yayımlıyor. Dernek başkanı aynen şunları söylüyor : "Kazadan sonra bir yerini kaybeden insanın psikolojisi bozuluyor. Biz bu noktada devreye girmeliyiz. ’Bu Allah’ın vergisi, ben bir hata yaptım, bu cezayı çekiyorum’ demesi gerekiyor. İnsanlar yaşarken hatalarını görürler. Bu hatalara karşılık da Allah tarafından bazı cezalar verilir. Bir kere yaşarken bunu görmek lazım. Allah kulunu çok sever. Kulunun yaptığı hatalara bir aldırmaz, iki aldırmaz, beş aldırmaz. Der ki, ‘Ey kulum sen hala niye kendine gelmiyorsun.’ Bu hadisi şerifte de var. İşte burada müftülüğümüz devreye girecek." Tepkiler üzerine aynı dernek başkanı kabahatinden büyük bir özür diliyor. Sanki engelli olmanın Allah’ın bir cezası olduğunu söylediği gibi yanlış algı oluştuğunu söyleyerek; "Engelli olmak ceza değil, lütuftur" diyen Kılıç, "Bütün engelli arkadaşlarıma söylüyorum; Biz engelliler, Allah’ın en sevdiği kullarıyız. Bazı engelli arkadaşlarımızın psikolojik ve manevi destek alması gerektiğini ifade etmekteyim" diye konuştu. Çevir kazı yanmasın, önce günahların bedelini ödeme, sonra en sevilen kul olma. Nasıl bir mantık ve nasıl bir vicdan bu. Ve nasıl bir çark etme. Bu köşede daha önce de özellikle akıl sağlığı konusunda inançsızların akıl sağlığı bozuktur, otistikler ateisttir şeklinde ki vicdan dışı düşünceleri paylaşmış, özellikle “her insan masum doğar” anlayışından hareketle akıl hastalıklarının genetik kökenli olması düşünüldüğünde bu yanlış ve sapkın düşünceler eleştirilmişti. Çünkü hiçbir din akıl sağlığı ve genetik hakkında bilgi vermez. Ama tüm dinlerde kendilerini Tanrı yerine koyan egemen güçler bu tür fetvalarda bulunmaya devam etmektedir. Fakat, benim ilkel benliğimin, benliğimi ele geçirmeye çalışmasına neden olan son haber ve düşünceler. Haber ve düşünceden ziyade tepkisizlik. Özellikle doğumdan sonra oluşan bazı engeller var ki dinlerce, bırakın günahkarlık sayılmasını, kutsal sayılmıştır. Bu zatı muhteremin akıl dışı fetvalar vermesini, rahat ve huzurlu bir şekilde yaşamasını sağlamak için gazi olan, bir organını kaybeden insanlarımızın günahı, bunu söyleyen kişinin cehaletinin derinliğinin en güzel örneği bence. Çünkü ego evrimleşmediği için ilkel benlik ve üst benliğini dengeleyememektedir. Daha da tehlikeli olan bu düşüncelerin son yıllarda gittikçe aleni bir şekilde ifade edilmeye başlanması. 3 Mart 1924 tarihinde Şeriye ve Evkaf Vekaletinin yerine Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle kurulan ve "Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir." Denilerek kurulmasına rağmen, ne yazık ki son yıllarda egoları tavan yapan siyasetçilerin güdümünde olan ve siyasallaşan Diyanet İşleri Başkanlığı, bu tür vicdansız düşüncelerin dinde olup olmayacağını araştırmak yerine sessizliği tercih ederek bu düşüncelere ortak olmaktadır.
Yorum Gönder