11 Ocak 2013 Cuma

AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-11.01.2013

Siyasilere Soru Önergesi Çoğu psikiyatrik bozukluğun kesin nedeni bilinmemektedir. Uzmanlar psikiyatrik bozuklukların genetik veya kalıtsal eğilimleri bir tetikleme olayı kombinasyonu sonucu olduğunu düşünüyor. Tetikleme olayları çevresel faktörler, çeşitli stresler ve hatta fiziksel sağlık problemlerini içerebilir. Fiziksel sağlık ve ruh sağlığı arasında ki sınır, psikiyatrik bozuklukların nedenlerini bulma alanındaki araştırmalar devam ettikçe daha da bulanık hale geldiği bildiriliyor. Bir dizi faktörün psikiyatrik bozukluk görülme ihtimalini arttırdığı , ancak risk faktörlerine sahip olmayan kişilerde de psikiyatrik bozukluk gelişebileceği düşünülmektedir. Ortak risk faktörleri arasında; Yoksulluk, kötü beslenme, aşırı kalabalık, kötü davranış veya ihmal gibi dış çevresel faktörler, bir psikiyatrik bozukluğu olan bir ebeveyne sahip olarak genetik yatkınlık, alkol, uyuşturucu, tütün ve bazı virüsler ve toksinler, şiddetli geçimsizlik gösteren ebeveynler, travma (fiziksel yada zihinsel), aile içi yetersiz ilişkiler gösterilmektedir. Uzman olmadığımı, hastalıklar konusunda bilgi vermediğimi fakat bir araştırmacı titizliği ile genel konularda bilgiler vermemin yararlı olduğunu düşünüyorum. Özelliklede yapılan araştırmalar o kadar ilginç ki uzmanların görüşlerini teyid ediyor. Mesela Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Avrupa’da ki ekonomik krizler neticesinde yaptığı araştırmada psikiyatrik rahatsızlıklarda büyük bir artış gözlemliyor ve üye ülkeleri önlemler almakta uyarıyor. Geri kalmış, gelişmekte olan ülke olarak tabir edilen bizim gibi ülkeleri bir düşünün. Siyasiler ekonomik krizlerin ülkemizi teğet geçtiğini ama istatistikler ve rakamlar psikiyatrik hastalıklarda ki artışın teğet geçmediğini söylüyor ne yazık ki. Ve ne yazık ki çözümler yine siyasilerin elinde olduğundan dolayı ivedilikle çözülmesi gereken üç ana başlığı uzmanlara da danışarak ekte veriyor ve siyasilerin gündemine almalarını umuyorum : - Bilindiği gibi bu tür rahatsızlıkların tedavileri ve ilaçları teşhis ve kontrol altına alınma sürecine kadar çok pahallı. Ve tedavinin devamlılığının önemide düşünülürse ülkemiz ekonomik şartları göz önüne alındığında ve Sosyal Güvenlik Kurumunun desteğinin hemen hemen hiç olmaması aileleri tedaviden vazgeçirmekte ve hastalar kaderlerine terk edilmektedir. SGK özel hastahanelerle sağlık anlaşmaları yaptığı halde özel hastahanelerin birçoğunda psikiyatri klinikleri ile anlaşma yapmamaktadır. Ayrı bir boyutta sözde aynı çatı altına toplanan SGK farklı uygulamalar yapmaktadır. Özel sigorta ve Vakıf'lara üye olan hastalar kısmende olsa özel hastahanelerin psikiyatri kliniklerinden faydalansa bile devlet memurları bu haktan mahrum bırakılmaktadır. - Hastaların hekime (Psikiyatr) ulaşmaması, aslında yukarıdaki madde ile bir bütün teşkil etmektedir. Devlet ve Özel hastahanelerin bir çoğunda psikiyatr servisi bulunmamakta, üniversite hastahaneleri ise çok yoğun olduğu için yeterli olamamaktadır. Şöyle örneklersek bu rahatsızlıklardan Manic Depresyon ve Şizofreni türü olanların teşhisi ve hekimin sürekliliği çok önemli olduğu halde Devlet Hastahanesine başvuran hasta depresyon teşhisi ile gönderilip depresyon ilaçları ile tedaviye çalışılmaktadır. Dolayısı ile depresyon ilaçları bazı rahatsızlıkları tetiklediği için hasta da belirtiler düzelmediğinden dolayı kendisi ve yakınları tedaviden vazgeçmekte ve yine kaderlerine terk edilmektedirler. Hasta ve yakını pes etmeyip yeniden gittiğinde bu kez bir başka sorun çıkmakta karşımıza. Farklı bir hekimle karşılaşmak. Çünkü bu konuda merkezi bir bilgi sistemi bulunmadığı için hekimlerin değişikliği bu kez teşhisin konulamamasına yada tedavi sürecini zora sokmakta ve hastaya yararlı olamamaktadır. - Son yıllarda gün geçmiyor ki bir kadın öldürülmesin. Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, çocuk ve büyüklere cinsel istismar ve taciz konularında da bu tür rahatsızlıkların etkili olduğunu düşünüyorum. Özellikle makalemde de belirttiğim gibi ülkemizin akıl sağlığı konusunda gün geçtikçe kötüleşmesi ve bu olayların son yıllarda ki artışı ile bir paralellik gösterdiği düşüncesine sevk etmektedir insanı. Örneklersek Manic Depresif bir hastanın manic dönemlerinde cinselliğe daha fazla ilgi göstermesi, makyajını abartılı yapması, seksi kıyafetlere yönelmesi, özgüveninin artış göstermesi ve eşe, aileye karşı çıkması özellikle hasta kadınsa bir Türk erkeği namusum için öldürdüm diyebilmektedir. Dolayısı ile bir Meclis Araştırma Komisyonu kurularak bu tür vakalarda madur ve sanığın psikiyatrik durumları incelenerek daha sağlıklı bilgilere ulaşılabilir ve geç kalmadan önlem alınabilir. Tabi ki tüm vakalar için aynı iddiada bulunmasam da bir çoğunda etkili olduğunu düşünüyorum.

9 Ocak 2013 Çarşamba

AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-09.01.2013

SORU ÖNERGELERİ Çoban yol kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Tam o anda, yanına bir Cherokee Jeep yanaşmış. Brioni gömlek, Cerruti ayakkabılar giyen, Ray-Ban gözlüklü ve YSL kravatlı bir sürücü aşağı inmiş ve çobana sormuş: “Eğer kaç tane koyunun olduğunu bilirsem bana onlardan bir tanesini verir misin?” Çoban bir adama bir koyunlara bakmış: “Tamam” diye cevap vermiş. Genç adam arabasına park etmiş, telefonunu bilgisayarına bağlamış, bir NASA sitesine girmiş, GPRS’ini kullanarak yeri taramış, bir database ve logaritma ile doldurulmuş 60 excel tablosu açmış ve 150 sayfalık bir rapor basmış. Çobana dönmüş: “Tam olarak 1586 adet koyunun var” demiş. Çoban: “Doğru” diye cevap vermiş, “... koyununu alabilirsin.” Genç adam koyunu almış ve Jeep’inin arkasına koymuş. Bu sefer çoban genç adama dönmüş: “Eğer ben senin ne iş yaptığını bilirsem koyunumu geri verir misin?” diye sormuş. Adam: “Evet, neden olmasın?” diye yanıtlamış. “Sen bir ……………………….. danışmanısın.” Adam şaşırmış: “Nasıl oldu da bildin?” Çoban: “Çok basit” diye cevap vermiş, “...buraya çağrılmadan geldin bu bir. İkincisi benim zaten bildiğim bir şeyi bana söylemek için benden koyun istedin. Üçüncüsü yaptığım hiçbir şeyden anlamıyorsun, çünkü koyun yerine köpeğimi aldın.” Ara sıra “Akıl ve Ruh Sağlığı” ve ilgilendiğim diğer konularla ile ilgili olarak herhangi bir öneri var mı diye TBMM Önergeler sayfasına girdiğimde yukarıda sizlerede aktardığım dünyaca ünlü bir danışmanlık firması için üretilen fıkra gelir aklıma. 24. Dönemde yani 13.06.2011 tarihinden günümüze kadar 15.000’e yakın yazılı ve sözlü soru önergesi verilmiş. Bunları takip etmek vatandaş olarak mümkün değil. Bunun yanında sorulan soru ve yanıtlara baktığınızda zaten birçoğunu gündemi takip eden vatandaşın bildiği basın ve sosyal medyada sürekli paylaşılan soru ve yanıtlar olduğunu görürsünüz. Yüzbinlerce sayfayı kapsayan bu dokümanlardaki özet bilgiye ancak Meclis’e gönderdiğimiz Vekillerimiz ya da siyasi örgütlerden ulaşabiliriz. Ve gündeme alınmasını istediğiniz konuları da ancak bu şekilde siyasi örgütlere ileterek çözüm yollarına ulaşmaya çalışırsınız. Demokrasinin kuralıdır bu. Örgütler Halk için vardır. Teori böylede acaba pratikte durum nasıl? Vekillerin verdiği önergelerin tamamına yakınına yanıt verilmiş durumda. İşte asıl ilgilendiğim ve sorun olarak gördüğüm konu bu. Vatandaş olarak yanıt alabiliyor muyuz.? Tabi ki soruda yanıtta mevcut. Eğer ki bu söz konusu olsaydı bu satırları okumuyor olacaktınız. Yılbaşından beri kaleme almaya çalıştığım, rakamlar verdiğim ve çocuklarımız, ülkemiz geleceğinin daha sağlıklı olması için önemsediğim, konunun siyasilerin ve vekillerin gündemine alınabilmesini sağlamak için Gazetemiz aracılığı ile şöyle bir yol izlemek istiyorum. Cuma günkü yazımda Siyasi örgüt ve vekillere bir soru önergesi hazırlayacağım. Meclis gündeminde ilk ele alınması gereken üç ana başlığı içerecek bu soru önergem. Sonraki günlerde de bu ana başlıkları açarak konumuza devam edeceğim. Aklınıza şu soru gelebilir. Fıkra ile konunun ne ilgisi var. Farklı yorumlar üretmek mümkün ben şöyle düşünüyorum : -Siyasilerimizde seçimlerden önceki günlerde oy almak için biz çağırmadan geliyorlar ta ki diğer seçime kadar ara ki bulasın, -Zaten bizim bildiğimiz soru ve yanıtları veriyorlar; -Halkın gündemi ile ilgili sorunlara kulak tıkayarak, getirilen projenin gerçekten önemli mi değil mi, aptalca mı olup olmadığı konusunda danışmanlar ordusu içinde yüzdükleri halde, örgüt gücü olduğu halde araştırıp, düşünce üretmeyerek, ve öneriyi yanıtsız bırakarak halkı anlamamazlıktan gelmiyorlar mı?

7 Ocak 2013 Pazartesi

AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-07.01.2013

ÇOCUKLAR “İsterim ki,zaferin ve özgürlüğün, çocuğu özlesin.Zaferine ve kurtuluşuna canlı anıtlar dikesin. Kendinden sonrası için inşa etmelisin; fakat bunun için önce kendin beden ve ruhça tam yapılı olmalısın. İşin yalnız üretmekten ibaret olmamalı. “ Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt Beyinsel rahatsızlıkların neler olduğu, tedavi yöntemleri konusunda internetinde etkisi ile bilgiye ulaşmak artık çok kolay. Yada ergen, genç, yetişkin konularında prikiyatrik bilgileri bulmak hiçte zor değil. Bu konularda akademik araştırmalar en güvenilir olanları olsa da ne yazık ki özellikle beyinsel rahatsızlığı olan - anne ya da baba – ailelerde yetişen çocukların yaşadıkları ile ilgili herkesin anlayabileceği bir araştırmaya rastlamak pek mümkün değil. Beyinsel rahatsızlıkların kan testi ile, vücudumuzun hastalıklara karşı verdiği tepki ile ölçülebilecek rahatsızlıklar olmadığı bilinmektedir.Ancak çocuklarımızın davranışlarından, çevre ile uyumsuzluğundan, aşırı hareketliliğinden, dışa dönük yada içe kapalı olmasından, çevresel faktörlerde yoksa yanlış bir şeylerin gittiğini hisseder aile. Bu durumda bir uzmana götürüp teşhis konulması ve tedaviye başlanması en mantıklı gibi görünse de ne yazık ki toplumumuzda beyinsel rahatsızlıkların daha öncede yazdığım gibi kadercilik, utanma, toplum baskısı ve toplumun damgalaması gibi daha birçok nedenden dolayı gizlenmesi, kabullenilememesi gibi nedenlerle hekime götürülmemekte ve hatta yaygın bir düşünceye göre “evlenince geçer” denilerek bu yönde şartlandırılması sağlıksız aile ve sağlıksız çocuklar yetişmesine neden olmaktadır. Bunun getirisi olarak; çocukta hasta olan anne ya da babanın sevgi eksikliği doldurulamadığı için ne yapacağını bilememekte, bu duygu eksikliğini farklı yöntemlerle kapamaya çalışacaktır. Öyle ki bu iletişimsizlik ortamında sağlıklı eşte de psikolojik problemler kaçınılmaz olacaktır. Bazı beyinsel rahatsızlıklarda hasta tedavi görmezse alkolizme yatkınlık artacak bu durumda şiddete başvurumda çocuklara yansıyacaktır. Yapılan araştırmalarda çocukluğunda şiddet gören ebevenlerin çocuklarına karşı daha fazla şiddete başvurdukları kanıtlanmış durumdadır. Birde rahatsızlığın etkisi ile bu şiddetin dozajı artacaktır. Bu sağlıksız ortamda eşler arası şiddetinde artması kaçınılmaz olacak çocuklar yetiştikleri aile ortamlarına göre kişilik kazanacakları için şiddet ortamında büyüyen çocuklarda da bu tür rahatsızlıkların görülmesi kaçınılmaz olacaktır. Hasta anne ya da babaya yabancılaşma, sevgisizlik, ilk gençliklerinde karşılarına çıkan karşı cinsle kapatılmaya çalışılacak belki de yeni bir sağlıksız ailenin temelleri atılmış olacaktır. Tabi ki bu tür aile yapıları sağlıklı eş tarafından hastanın sağaltımı sağlanmaya çalışılsa da hasta eşin ailesinin ve çevrenin tutumu ve desteği çok önemlidir. Ve genellikle bu destek alınamadığı içinde boşanmalar gündeme gelmekte çocuklarda daha fazla travmalara yol açmaktadır. Hele hele rahatsızlık genetik kökenli ise çocuklarda da görülme riski kat kat artmaktadır. Ki genelleme yapılamasa da büyük bir çoğunluğunun genetik kökenli olduğu düşünülmektedir. Yapılan araştırmalarda – özellikle manic depresyon için – eşlerden birinde varsa çocuklarda görülme olasılığı %25 her iki eşte hasta ise bu oran birden bire % 67 ye çıkmaktadır. Sonuç olarak bu durumda olan anne babaların çocuklarında duygudurum yada yıkıcı davranış belirtileri ilerde gelişebilecek beyinsel rahatsızlıkların öncülü olabilecektir. Bu köşenin amacı tedavi edildiklerinde kontrol altına alınabilecek olan ve sağlıklı aile, sağlıklı toplum için gerekli olan bu durumu gündeme getirebilmek, bunun yanında bu tür hastaların yaşadıkları sorunlara çözümler üretilmesine katkı sağlamaktır. Not: Konu süreklilik teşkil ettiğinden eski yazılarıma dönmek isteyen konu ile ilgili okurlarım Gazeteniz Görünüm de çıkan tüm yazılara http://ilhanvardar.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirler.

5 Ocak 2013 Cumartesi

AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-05.01.2013

NEDEN AKIL SAĞLIĞI ? Her kırk saniyede dünyada bir kişi intihar ediyor. Siz bu satırları okurken; bir kişi intihara hazırlanıyor olabilir ya da bu makaleyi okuduğunuz dakikalar içinde kaç kişinin intihar ettiğini varın siz hesaplayın. “İntihar eden insanların çoğunluğu akıl hastasıdır. Anoreksiya, major depresyon, iki kutuplu bozukluk (manik-depresif hastalık), şizofren ve sınırda kişilik bozukluğu en sık görülenlerdir.”(1) Bu duygu halini bir düşünün, tabulara, dine (en büyük günah intihar), kadere, toplumsal baskıya rağmen bir insan canına kıymayı nasıl düşünebilir ? Tabi ki bunun nedenlerini tıp bilimi araştırıp bulmaya çalışıyor. Bir yandan insanlığın teknolojik ve bilimsel anlamda bugünlere gelmesini sağlayan, insan hayatını kolaylaştıran ve düşünce üreten beynimiz, diğer taraftan bizi intihara sürükleyebiliyor. Ve tıp artık bu rahatsızlıkların bir akıl hastalığı, ruh hastalığı olmadığını, beynimizdeki enzimlerin düzensizliği ile ilgili olduğunu söylemektedir. Bu satırların yazarı da akıl hastalığı dediğimiz rahatsızlıkların fiziksel rahatsızlıklardan farklı olmadığına inanıyor. Dolayısı ile akıl hastalığı, ruh hastalığı terimi yerine beyinsel rahatsızlıklar terimini kullanmayı tercih ediyor.Ve beyinsel rahatsızlıkların bir çoğunun da genetik olduğu düşünülüyor. Diğer genetik fiziksel rahatsızlıklar gibi kesin tedavileri olmamakla birlikte beyin hastalıklarının kontrol altına alınabileceğine inanıyor. Beyin hastalıklarının kontrol altına alınabilmesi ve hastayı günlük yaşama döndürüp, topluma kazandırabilmesi benim gündemimin bu olmasının en büyük nedeni diyebiliriz. Ne zaman gündemime girdi bu konu derseniz, hepimiz biliriz her şehrin, her kasabanın, her köyün hatta her mahallenin bir delisi (bu kelimeyi kullanmaktan da kaçınmaktayım) vardır. Toplumdan farklı olan bu insanlarla karşılaşıldığında kimileri acıyarak, kimileri onu kızdırarak, kimileri çekil git başımdan deyip uzaklaştırarak, kimileri eğlenerek, kimileri alay ederek toplum dışı olduğunu açık açık ifade ederler. Evden çıkanda, kahveden çıkanda, camiden çıkanda bu tür hastalarla karşılaştığında hiç düşünmeden bu damgalamayı yapar. Fiziksel bir engelli ise sadece acıyan duygular ve bakışlar hakimdir. Beyinsel rahatsızlığı olanların duyguları, ruh halleri onları ilgilendirmez. İşin sosyolojik boyutlarına baktığımızda hastadan daha fazla etkilenen grup hasta yakınlarıdır. Onların aileleri, çaresizlik, kadere boyun eğiş, neden benim yakınım sorgulaması, utanma, bir yük olarak görme ve bundan duyulan günahkarlıkla karışık pişmanlık. Ve duyarlı aile fertlerinin çevresel etkilerden kaynaklanan psikiyatrik rahatsızlıkları. Geçen yazımda verdiğim resmi rakamlar tabiî ki hasta yakınlarını kapsamamaktadır. Ama etkilenen insanlar olarak bu rakamların çok daha üzerinde sayılara ulaşmaktadır akıl sağlığımızın bozukluğu. Bunların getirisi olarak gazetelerde okuruz, zincire vurulan çocuklar, tacize yada tecavüze uğrayan çocuklar, işkence edilen çocuklar, hastayı eve kapayıp toplumdan uzaklaştırma ve hastanın daha da kötüleşmesi. Toplumda gittikçe artan şiddet duygusu. Özellikle gün geçmiyor ki bir kadın öldürülmesin. Ama dikkat ederseniz öldürmeye kadar varan kadına yönelik şiddet ile son yıllarda ki ülkemiz akıl sağlığının gittikçe bozulması sanki paralellik göstermektedir. Tabi ki her şiddetin beyinsel rahatsızlıklardan kaynaklı olduğunu iddia etmiyorum. Ki bu iddia büyük bir haksızlık, akıl tutulmasına uğramam ve itham olur ki böyle bir düşüncem kesinlikle yok ve olamazda. Zaten ülkemizde buna yönelik bir araştırma olduğunu da düşünmüyorum. Sadece her iki olayında artışındaki paralelliği göz önüne aldığımızda maktül ve katilin bu anlamda da araştırılmasının sorunun çözümüne katkı sağlayacağını düşünüyorum. Ortaçağ karanlığında engizisyon tarafından cadı diye diri diri yakılan insanların aslında bu tür toplumdan farklı olan beyin rahatsızlığı bulunan hastalar olduğunu düşünmekteyim. Araştırmacılar için bence iyi bir konu. Belki günümüz insanına da yararı dokunur. (1) “Niçin İntihar Ediyorlar”; Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji, 26 Haziran 2009 Sayı 1162 New Scientist’ten derleyen Reyhan Oksay.

3 Ocak 2013 Perşembe

AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-03.01.2013

21 Aralık'ta televizyonlardaki soru yanıt programında Başbakan Erdoğan'a "Gündeme öyle bir şey getiriyorsunuz ki günlerce tartışılıyor. Gündemi değiştirmek için mi yapıyorsunuz" diye soruldu. "Gündem yaratmam lazım. Tartışmalar olmasa başbakan olamam." diye yanıt verdi. Akıl tutulmasına uğramış ülkemin aydın ve siyasetçilerine gündem konusundaki düşüncelerimi teyid eden en güzel yanıt sanırım bu. Neyse efendim bir anekdot olarak aklımızın bir ucunda kalsın tekrar belki gündem yaratmak için dönebiliriz bu tartışmaya. * * * Bence tartışılması gereken 02 Eylül 2009 Cuma günkü Akşam Gazetesinde yer alan ve bir kısmını köşeme aldığım Dilek Gedik imzalı bu haber.. “Bakanlık Türkiye'nin psikoloji haritasını çıkardı. 5 kişiden birinin ruhsal sorunu var. 6 hastadan 1'i yardım alıyor. Eylem planı hazır: Toplum odaklı hizmetle yatak, hastane ve personel sayısı artacak Devletten ruhsal açılım. Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan 'Ruh Sağlığı Eylem Planı' açıklandı. Türk nüfusunun ruh sağlığına ilişkin ilginç veriler, saptamalar ve önerilerin yer aldığı plan, 2011-2023 tarihlerini kapsıyor. Planın en önemli unsurlarından biri artık Avrupa'nın bazı ülkelerindeki gibi Türkiye'de de toplum temelli ruh sağlığı modelinin uygulanacak olması. TÜRKİYE'NİN RUH SAĞLIĞI PROFİLİ Eylem planında ruh sağlığına ilişkin yer alan verilerde şunlar ön plana çıktı: - Türkiye'de nüfusun yüzde 18'i yaşam boyu bir ruhsal hastalık geçiriyor. Çocuk ve ergenlerde klinik düzeyde sorunlu davranış oranı yüzde 11. - Ruhsal hastalığı olan 6 kişiden sadece 1'i yardım arıyor. - Kardiyovasküler hastalıklardan sonra yüzde 19 ile ikinci sırada psikiyatrik hastalıkların bulunuyor. - Hastalara ayrılan yatak sayısı toplam 7 bin 356. Avrupa'da her 100 bin kişiye 8 akut psikiyatri yatağı düşen İtalya'dan sonra 100 bin kişiye 10 psikiyatri yatağı ile Türkiye ikinci en az yatak sayısına sahip ülke. - Türkiye'de Mart 2011 itibarıyla aktif olarak çalışan bin 625 ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı bulunuyor. Bu kişilerin 862'si Sağlık Bakanlığı, 277'si üniversitelerde çalışırken 486 ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı özel sektörde hizmet veriyor. - 100 bin kişiye düşen ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı sayısı 2,20. Avrupa Birliği'nin 15 ülkesinde 100 bin kişiye ortalama 12,9 ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı düşüyor.” Haberin devamında bazı hastanelerin içler acısı durumu yansıtıldıktan sonra alınacak önlemler ve yapılacak olan işler sıralanıyor. Bakanlığın yapacağı işleri özellikle köşeme almadım çünkü tam bir akıl tutulmasına örnek teşkil ediyor. Neden mi bunu be değil de Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yanıtlasın ****“WHO Eylül 2007 tarihli raporunda, dünya genelinde akıl sağlığına ilişkin bilinmesi gereken temel noktalar, rakamlar ve istatistikleri 10 başlık altında toplayarak üye ülkelerin dikkatine sundu. WHO’nun akıl sağlığı raporunun en önemli sonuçlarından biri fiziksel olmayan rahatsızlıklardan dolayı acil servislere başvuruların son on yılda yüzde 5 artarak yüzde 6’dan yüzde 11’e yükselmesi ve Dünyada psikiyatri hastalarına yönelik insan hakları ihlallerinin çok yaygın olması. İhlallerin başında fiziksel şiddet, ayrımcılık, temel ihtiyaçların ve mahremiyetin görmezden gelinmesi olarak belirtilmiştir. Çok az ülkede akıl hastalarının haklarını net biçimde garanti altına alan yasal düzenlemeler bulunduğu ise özellikle vurgulanmıştır. “ Evet yapılacak işler arasında Bakanlık yasal düzenlemelerden bahsetmiyor. Hekim sayısı, hastane sayısı artacak, mobil hizmetler gelecek filan. Peki yasal düzenleme olmadan bunlar nasıl gerçekleşecek ? **** İlhan VARDAR –Ülkemiz Akıl Sağlığı” - 9 Eylül 2011 - Cumhuriyet Bilim Teknik

1 Ocak 2013 Salı

Akıl Tutulması

AKIL TUTULMASI “İnsan gerçeği akıl yoluyla keşfeder.” Lev Tolstoy Merhaba; Gazeteniz Görünüm’de uzun yıllardır ender de olsa özellikle Trakyamızı ilgilendiren çevre hakkında düşüncelerimi yansıtan yazılarım yayınlandı. Fakat bu köşede daha ziyade Akıl Tutulması yaşayan insanlığın özellikle ülkemizde ki yansımalarını örneklerle tartışmak istiyorum siz Görünüm Okurlarıyla. Akıl Tutulmasını özellikle kapitalizmin gelişmesi ile bireyi bencilliğe sürükleyen, kişisel çıkar peşinde olan, verileni hap gibi alan, düşünmeyen, üretmeyen, sorgulamayan, bilimsel düşünceyi dışlayan, farklı düşüncelerin yaratılmasını engelleyen algı olarak görüyorum. Hatta köşemin adını Frankfurt Okulu filozoflarından Alman düşünür ve sosyolog Max Horkheimer (1895-1973), temel eserlerinden olan Eclipse of Reason “Akıl Tutulması” (1947) isimli kitabından esinlenerek koydum. Akıl tutulmasına neden olan faktörleri sıralayacak olursak; sosyal ve ekonomik sıkıntılar, batıl inançlara bağlılık, aile-sokak baskısı, okumaya ve düşünmeye karşı olmak, günah işlemekten korkma, bilgisizlikten ziyade bilgiden korkma, eğitimsizlik, çevresel faktörler, çalışmadan köşeyi dönme zihniyetini sayabiliriz. Özellikle geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin vatandaşlarında görüldüğüne inandığım bu akıl tutulmasının süreklilik kazanması “Akıl Durgunluğu Sendromu”na yol açmaktadır ki en tehlikelisi de budur bence. Ve daha da açık tehlike sanırım bu tür ülkelerdeki aydın ve siyasetçilerin bu sendroma yakalanmaları. Bir düşünelim; yaşadıklarımızı gözden geçirelim, yıllardır bu ülkede aydınlarımız gündemin çok yoğun olduğundan ve yetişemediklerinden yakınırlar ve sürekli gündemi tartışırlar keza siyasetçilerimiz de aynı. Ama yaratılan bu gündemler kim tarafından ve ne için yaratılmıştır sorgulamazlar. Sorgulayanları ya dinlemezler yada dışlarlar. Sorgulamayı, düşünce paylaşımını eleştiri olarak görürler. Sosyo-ekonomik ve halkın sorunlarına duyarsızdırlar, çevre ve dış uyarılara karşı duyarsızlaştıkça içe kapanmaktadırlar. Sanki çözüm üretecek zihinsel işlevleri tutulmuştur. Ülke ve halk dibe vururken sadece seyrederler. Sanki kişisel çıkarlar söz konusu gibi. Çıkarları zarar görecekse dışa açılma eğilimi göstermektedirler. Uzman olmasam da uzun yıllardır yaptığım araştırmalar neticesinde şunu söyleyebilirim, bardağın dolu tarafından bakarsak sevindirici bir yan var ki genetik alt yapısı olan psikiyatrik bir rahatsızlık değil umarım. Bu köşede daha ziyade genetik alt yapısı olan ve benim Beyinsel rahatsızlıklar olarak gördüğüm kesin tedavileri olmasa da kontrol altına alınabilen rahatsızlıkların ülkemizdeki yansımaları, bu tür hastaların yaşadıkları sorunlar, çözüm yolları konusundaki öneri ve görüşlerimi bulacaksınız. Bu köşe sadece beni değil sizleri de yansıtacak, gelecek tüm öneri ve görüşler eleştiri dahi olsa yanıtlanarak çözümlere hep birlikte ulaşacağız. GÖRÜNÜM, 01.01.2013

7 Mayıs 2009 Perşembe

Gominist İmam ve Aydın Sorunsalı

Sevgili Yalçın (Küçük) hocamız Aydın Üzerine Tezlerinde bu ülke aydınlarının tercüme odasında doğduğunu yazmıştı. Ne yazık ki haklı olmasını istemediğim halde son olaylar haklılığını ortaya koymaktadır. Bu yazımda aydın sorunsalımızı irdelemek istemiyorum açıkçası, çünkü çok kapsamlı ayrı bir tartışma konusu. Yinede ülkemizin en büyük sorunlarından biride bu. Diğer önemli gördüğüm sorunlardan biride STO'lar. (Sivil Toplum Örgütlerimiz) Bu konudaki düşüncelerimi geçen yazımda geniş kapsamlı olarak ele aldım. Bu iki konu hakkındaki en önemli ortak konu ise halktan kopuk olması. Hem aydınlarımiz, hem STÖ’lerimiz kesinlikle halktan kopuk.


Özellikle bu güne kadar Ergenekon hakkında düşüncelerimi yazmak gerçekten çok zor geldi bana.Çünkü tertibin amacı başından beri belli idi. Bu tertibin gerçek amaçlarını aydınlarımız olsun, o acıları yaşayan içerideki dostlarımız olsun gerçekten çok iyi biliyoruz. Fakat o kadar enteresan bir ülkeyiz ki ve o kadar enteresan bir sol’uz ki ve o kadar çok enteresan aydınlarımız var ki ikinci dünya savaşındaki rahip misali –son günlerdeki en moda hikaye- ancak ucu bize dokunduğu zaman ayağa kalkıyoruz. Ve hatta hala ayağa kalkamıyoruz. Son 12. dalgadan sonra bir kıpırdanma başladı. Bu 12. dalgaya gelinceye kadar tutuklanan aydınlar, öğretim üyeleri, şerefli ordumuzun muvazzaf veya emekli üyeleri, aydın ve laik kesimin aydınları bu ülkenin evlatları değil mi idi. Neden şimdi? Yaklaşık iki yıldır içerde özgürlükleri elinden alınmış laiklik ve Atatürk’ün izinden giden kişiler bu kadar değersiz mi idi.? Evet yanyana konulmaları düşünülmeyecek hukuk skandalı olan bu davada ne yaptık sadece yazmaktan başka? Yapmaya çalışan kişilere hangi oranda yardımcı olduk. Çünkü aydınlarımız tercüme odasından doğdukları için yaşam pratikleri yok. Bunu şu anlamda söylüyorum evet çok acılar çekildi, çok yaşamlar susturuldu bu ülkede darbelerle veya kışkırtmalarla. Ne yzaık ki geçmişten ders alamayıp yarınlarımızı kuramadığımız için bu günlere geldik. Halkın, senin, benim fikirlerim hiç önemli değil onlar için. Her zaman geri plana attıkları Mustafa Kemal’in tüm bu eylemleri yaparken tüm bu savaşları yaparken halkın desteğini almış olması. Başaramasa idi, halkın desteğini almasa idi oda şimdi bir hain olarak anılıyor olacaktı. Ki davanın savcıları! tarafından Ergonekon'a konularak zaten bu yapılmıyor mu.



Siyasetçilere hele hele Mustafa Kemal'in partisine girmek istemiyorum. Gönül isterdiki bir muhalefet partisi olarak bu tür bir organizasyonda başı çeksin. Sadece ergenekonun avukatı olmak yetmiyor, halka bunun gerekçelerinide açıklamak gerekiyor. Ama nerdeeeeeee.....CHP’nin kalesi olan Trakya’da bile kırsal kesimdeki vatandaşlarımız ergenekon hakkındaki düşüncelerinde yahu gerçekten suçlu iseler diye düşünebiliyorlarsa özür diliyorum ama bu partide bitmiştir bence. Sn.Baykal’ın şapkasını önüne koyup kazanan beldeleri ziyaret ve teşekkür etmesinden çok bu ergenekon tertibini açıklamak için ülke gezisine çıkmasını yeğlerdim açıkçası. Seçim meydanlarında ben bu davanın avukatıyım demekten ziyade bu davanın nedenlerini anlatsa idi seçimlerden dahada başarılı çıkardı. Geçtiğimiz günlerde Sn.Kılaçdaroğlu halkla daha içiçe olmamız şeklinde bir açıklama yapsada harekete geçirilmesi konusunda açıkçası umutsuzum.



Bu düşünceleri özellikle son günlerde 17 Mayıs taki eylem için yapılan girişimlerden ve bu girişimlerin Sn.Türkan Saylan'ın açıklamalarından sonraya almam gerçekten çok üzücü. İşte aydın sorunsalı derken kastedmek istediklerimden biride budur. Kendisine acil şifalar diliyorum yinede halk özellikle kendisi ve örgütüne reva görülen bu durumdan sonra eylem kararı alıyor fakat ne yazık ki örgütü adına yaptığı açıklamada örgüt bu eylemin dışında kalıyor. Yazık ki ne yazık. İnsanlarımız örgütü aradığında örgütü bu konu hakkında aradıklarında ve örgütün tavrını öğrendiklerinde ve çalışanların bu durum karşısındaki mahcubiyetleri ile karşılaştıklarındaki şaşkınlığı dile getirmektedirler.



Kısacası halktan kopuk hiçbir eylem başarıya ulaşmaz. Ama laik, sol, demokrat, Atatürkçü kesim olarak hala bunun ayırdında değiliz. Son zamanlarda eski yazılarımı yayınlamak gereği hissediyorum çünkü zamanımıza o kadar uyuyorki. İşte aşağıda on yıl önce kaleme aldığım ne yazık ki yayınlatamadığım bir hikayemi paylaşmanın zamanıdır diye düşünüyorum. Halkla içiçe yaşayan ve aydınlarımızdan çok daha etkili gerçek Cumhuriyet aydınlarının birinin bir hikayesi. Ve üzülerek söylüyorum ki gittikçe azalan aydınlarımızdan birinin hikayesi. Bir Cumhuriyet İmamının hikayesi.



İşte hikayemiz........................


..............................................................................................................................................................................................

Gominist İmam



“Dinimizin geri kalmasının en büyük nedenlerinin başında; yobazlar ve halkın aydınlanmasından korkarak halkı gütmek için bu ülkeyi karanlığa sürüklemeye çalışan siyasetçiler gelmektedir. Bakın ben ilkokul mezunu bir müezzin kayyım olarak imamlık yapmaktayım. Okumuş kültürlü insanlara ibadet yaptırmaktan başka ne verebilirim?! Hristiyan alemini örnek alın, klisedeki en basit bir rahip bile üniversite mezunu veya en az lise mezunudur. Şimdi en son din olan bu güzel dini halka babadan oğula, kulaktan dolma bilgiler ile ve namaz kıldıracak kadar dua ezberleyen imamlar mı daha iyi anlatır ,yoksa bizim dinimizden daha geri olan hristiyanlık veya diğer dinlerin kültürlü rahipleri, hahamları mı daha iyi anlatır. ”



“ Yobazlar dini, ekonomik nedenlerle kullanıyorlar. Doğumdan, ölüme hatta ölümden sonraya bile herşey para. Bunun yanında bu çıkar düzenleri yıkılmasın diye de halkın aydınlanmasına karşılar. Türkçe’ye karşılar. Dinimiz akıl dini, Allah Türkçe bilmiyor mu ki ille de Arapça. Tamam ibadet yanlışlık olmasın diye Arapça olabilir ama yakarış kul ile Tanrı arasındaki bir inanç meselesidir. Kalben yapılan, hangi dilden olursa olsun, tüm yakarışlar geçerlidir bence. Yobazlar anlamını anlamadan, halkın bilgisizliğinden faydalanarak ezbere okudukları arapça ile ekonomik çıkar elde etmektedirler. Siyasetçilere gelince imam hatip okulları açarak, sözde kültürlü din adamı yetiştirecekleri vadi ile kültürlü(!) yobazlar yetiştirerek bu ülkeyi karanlığa sürüklemektedirler. Dinimizde bir ruhban sınıfı yoktur ama yaşadıklarımız buna benzer bir yapı oluşturmuyor mu? Meslek hayatımda Ortaçağ papazları gibi camilerimizde Cennet’in anahtarları vadi ile yardım toplayan vaizlere, imamlara rastladım. Bunların semeresini ise siyasetçilerin bu tür tarikatları güçlendirmek için vakıflaştırarak yine Ortaçağ kiliseleri gibi siyasal güçlere dönüştürmüyor mu? Kısacası bu tür çıkar çevreleri Allah adına oluşturulan bu tür Vakıflar aracılığı ile din kisvesi altında ortaçağ karanlığındaki kiliseler gibi siyasal güç kazanma mücadelesi vermektedir. ”



Yukarıdaki sözler; Osmanlı’ya başkaldıran Rumlar tarafından babası öldürülüp 1914’lerde Selanık’ten ayrılan ve Medrese eğitiminin yetersizliğini anlayarak medrese tahsilini yarıda bırakıp küçük bir Trakya kasabasına yerleşen ve kendini yetiştiren bir Osmanlı aydınının oğlu olarak 1923 yılı ekim ayında doğan ve babasının mesleğini seçen bir Cumhuriyet aydını imama aittir.



Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yeni doğan bir ülke ile birlikte doğup tüm ülkede olduğu gibi yoksulluk içinde geçen bir çocukluk.. Geçim derdinde olan bir babaya tarlada yardım ederek kazanılan doğa sevgisi.. Gençlik yıllarından sonra Avrupa’yı kasıp kavuran o korkunç yıllarda, Kasımpaşa kışlasında geçen ve 46 ay süren askerlik.. Ve “Açız” diyen bir çocuğa “Sizleri aç bıraktım ama babasız bırakmadım” diyen Cumhuriyetin 2.adamına duyulan saygı ile Cumhuriyet’e bağlılığın artması..Askerlik dönüşü komşu kasabanın güzel kızlarından biri ile evlilik..



Aile genişlemiş tarla ve hayvancılık yetersiz kalmaya başlamıştır. Artık baba evinden ayrılıp kendi ayakları üzerinde durma vakti gelmiştir. Geçim derdi ile ticarete atılış.. Küçük bir tezgah ile kasaba kasaba dolaşarak pazarcılık.. Sonradan kasabada küçük bir dükkan.. Bu arada babadan alınan eğitim ile açılan sınavları kazanarak memuriyet hayatının başlaması.. 48-59 yılları arası peşpeşe gelen doğumlarla birlikte daha 1 yaşını doldurmadan ölen bebekler.. Hayatta kalan 4 erkek çocuk.. İşler düzene kondu derken yapılan şikayet üzerine ya ticaret ya memuriyet denmesi, tercih edilen baba mesleği.. Dükkan devredilmiştir ama çocuklar büyümekte, yaşam ağırlaşmaktadır. “Küçük Amerika yaratma” dönemleri.. Küçücük kasabalarda dahi fakirlere yardım adı altında oy avcılığının başlaması.. “Sizler isterseniz şeriatı bile getirirsiniz” denerek dini istismar etmenin başladığı yıllar. Kura ile gençler Kore’ye gönderilmektedir. Kura çekenlerden biride kayınbiraderdir. Kurayı kazanır ama kurada kaybeden için geri dönünceye kadar dualar edilmesi.. Eşinin ve artık büyümeye başlayan çocuklarının yardımı ile uzun yıllar ticaret hayatının evde devam etmesi..



1960’ların özgürlük ortamı.. Bu ortama gölge düşüren idamların çözüm olamayacağının düşünülmesi.. Hatta kasabaya uğrayacağı söylenen Cemal Paşa’yı saatlerce beklemenin ardından Paşa’nın bir ayağını arabasından çıkarıp sadece halka bir el sallaması ile, Trakya tatbikatları sırasında çocukken, komşu kasabaya gelen büyük önderin halkla kaynaşmasının izlenmesinin ardında ki hayal kırıklığı.. Çünkü Devrimlerin halkla başarıldığının bilincinde . Yine de vaazlar biraz daha özgürdür. Vaazlarda en büyük erdemin insan olmak olduğunun anlatılması.. Hani oğluna sürekli adam olamazsın diyen babayı sadrazam olup askerleri tarafından ayağına çağırtan oğula “oğlum ben sana sadrazam olamazssın demedim adam olamazssın dedim” hikayesinin vaazlara taşınması. En büyük ibadetin çalışmak olduğunun anlatılması.. Büyüyen çocukları ile yapılan tartışmalar.. Onlara en büyük erdemin dürüstlük olduğunun aşılanması.. Eve zamanını en ilerici gazetesi Akşam’ın alınması..



Artık kasabanın hatta çevre köylerin bile sevilen saygı duyulan bir insanı olmuştur. Çünkü çocukla çocuk, gençle genç, yaşlı ile yaşlı olunmaktadır. Ticaret hayatı yavaş yavaş terkedilmekte ;fakat bağ ve bahçe işleri devam etmektedir. Bu işler ticari kaygı ile değil doğaya olan hayranlıkla yapılmaktadır. Hocam hiç yaşlanmadın diyenlere “Tabi, sabahları bu havayı ilk soluyan en uzak camilere giden benim.“ yanıtı aslında düşüncelerinden dolayı sürekli kasaba içindeki tüm camilere sürgüne gönderilmesinin serzenişi. Verilen ceza dolaylı olarak işine gelmekte daha çok insana ulaşmasını sağlamaktadır.

Kasabanın aranılan imamından ziyade aranılan kişisidir de. Hatta kasabaya gelen asker, memur başı sıkıştığında “Hoca halleder“ denilerek kendisine gönderilmekte, sorunlar elbirliği ile çözülmektedir. (Tabi ki en büyük sorun da ev bulma konusudur. )



Bu arada düşüncelerinden dolayı ismi “Gominist imam’a” çıksa da tüm dini merasimlerin aranılan ismidir. Özellikle resmi nikahı olmayan veya olmayacaklara kesinlikle dini nikahın kıyılmaması.. Nikah öncesi evlenecek çiftlere dini sorular sorularak yanıt alınmazsa “bu soruları öğrenin gelin“ denilerek nükteler yapılması, çiftin şokunun ardından ise sizlerin öğreneceğinize inanarak nikahınızı kıyıyorum denilerek dini merasime geçilmesi. Veya yine düğün törenlerinde gençlerin masalarına çağırarak sohbet istekleri.. Masada içki varsa önce gençlere içkinin kötülüklerinin anlatılması, ardından sohbet isteklerinin “masanızda sizlere sohbet etmek isterim ama ben bu masada su dahi içsem yarın hoca içki içiyordu dedikoduları çıkar o yüzden bu sohbeti yarın namazdan sonra yapalım” diyerek inceden camiye davetle birlikte kibarca teklifi reddetmesi.. Bulunduğu toplantılarda anlattığı fıkralar sürekli yobazlıkla mücadele üzerinedir. Bir örnek gerekirse;



“Köyün birine üç yabancı gelir muhtarı ve imamı çağırtarak biri göklerin yedi kat üzerini, diğeri yerin yedi kat altını, üçüncüsü ise öbür alemi gördüğünü iddia ederek kendilerini misafir etmelerinin öbür dünyada kendilerine çok şey kazandıracağını iddia ederler. Aydın olan muhtar evine davet eder ve tavuklar keserek eşine üç tepsiye önce tavukları koyup sonra pilavla örtmesini diğer üç tepsiye ise önce pilav koyup üzerine tavukları koymasını tembih eder. Yemek vakti gelince kendisi, imam ve çocukları için tavukların üstte olduğu tepsileri alır misafirlere ise tavukların pilavla örtülerek hazırlanmiş tepsileri ikram eder. Bunu gören misafirler bir önlerindeki tepsilere bir diğerlerine bakarak muhtar efendi herhalde yanlış tepsileri verdin bizim gibi alimlere reva gördüğün yemeğe bir bak birde sizlerin yemeğine diyerek serzenişlerini belirttikleri gibi tavuklu tepsileride kendi önlerine çekmeye çalışmaktadırlar. Bunun üzerine muhtar misafirlerin önündeki tepsilerdeki pilavları açarak alttaki tavukları gösterir ve bre melunlar sizler önünüzdeki pilav altındaki tavukları bile göremiyorsunuz da nasıl göğün yedi kat üstündeki melekler ile yerin yedi kat altındaki şeytanı veya cennetü alayı görebiliyorsunuz diyerek misafirleri aç aç köyün dışına kadar kovalayıp köylüyede ziyafet çekiyor.”



Artık 12 Mart’lı günler gelmiş gençlerin isyanına duyulan içten destek ve ölümlerle birlikte sanki tümünü kendi büyütmüşçesine duyulan acı.. Hele hele idamların ardından yazılan son mektupların okunuşundan sonra hıçkırarak, ağlanarak okunan dualar..



12 Mart’ta şapkasını alarak çekilen imam hatip açma rekortmeni siyasetçinin kasabaya gelmesi konuşmasının ardından merkez camisinde Cuma namazına girerek dini aleni şekilde gösteriye dönüştürmesi, camide ki o kargaşa ortamını izleyerek son sürgün yeri olan 1300’lerde camiye çevrilmiş babasının da görev yaptığı cemaatsiz kilisede tek başına kılınan namaz.. Belki de gelecek kabus dolu günlerin düşünülmesi.. Ve o günden sonra hiç bir siyasetçinin önünde veya ardında namaz kılmama..



Son görev yeri olan camiye çevrilmiş klise ise belkide meslek yaşamının en yalnız günleri. Bunun yanında görev yeri ile ilgili tarihsel bilgilerin öğrenilmesi.. Belki de detayları bilen son kişi.. Çünkü burayı ziyarete gelen turist grubunun köşe bucak fenerle birşeyler aradığının kendisine anlatılması üzerine aradıklarının Meryem ve İsa freksinin olduğu ve soranlara yerinin gösterilmesi.. Kendisinden sonra burada görev yapan imamların define aramak uğruna yaptıkları tahribatların yaşanması ve müzeye dönüştürüldükten sonra tadilat adına yapılan daha büyük tahribatın ardından misafirlerine sadece dışarıdan göstermesi ve tarihsel bilgiler verilerek içine girmemesi..



70’li yılların sonlarında emekli olunmuştur. Artık konuşmalar kendi açısından dahada rahat, tartışmalar daha da özgürdür. Hatta meslek hayatında içinde ukte kalan mesleğe başladığı ilk yıllardaki gibi Türkçe ezan okumak fikrini gerçekleştirebilecektir artık. Çünkü meslekten men, sürgün sözkonusu değildir artık. Ne yazık ki mantıklı düşünülerek böyle bir eylemin kendisine meczup(!) damgasının vurulacağı düşüncesi ile vazgeçilmesi.. Ama dost ve aile toplantılarında türkçe ezan okunması..



Çocuklar meslek sahibi olmuş, kendi ayakları üzerinde durmaktadır. Hele torunlardan sonra zamanın çoğu onlarla geçirilmekte torunları, dertleri ile uğraşılmaktadır.



Bu tür düşünen bir insanın Siyasi düşünceside merak edilmektedir. Fakat emekli olana kadar hangi partiye oy verdiği bilinmediği halde emekli olduktan sonra artık bu konudaki fikirleri de aleni anlatılmaktadır. Hatta 1980 faşist darbesine kadar ki siyasi tahlilleri ise ilginçtir. Kendisine hangi partiye oy verdiği sorulduğunda şunlar anlatılmaktadır; “Istanbul,Ankara İzmir şehirlerini ele alalım. Bunlar ülkenin aynası bir yerde. Vekil ve Belediye başkanlığı seçimlerini sürekli sol parti (CHP) kazanmaktadır. Bu şehirlerde oturanlar kimler. Bürokratlar, bilim adamları kısacası okumuş, kültürlü insanlar. Bu insanlar sol’u seçtiklerine göre bir bildikleri vardır mutlaka. O halde ben niye gericilerden medet umayım.” Ne yazık ki 1980 sonrası yükselen değerlerle birlikte kendisininde aklı karışsa bile hiç bir zaman sağa oy verilmemesi.. Hele İnönü’nün oğlundan sonra Karaoğlan defterinin kapanması.. Çünkü artık o 1977 yılı Nisan ayında kasabaya gelen en ön sıralarda dinlenip alkışlanan, ezan okurken konuşmasını keserek saygı gösteren ama hemen camiye koşmayıp konuşmasına devam eden Karaoğlan artık o Karaoğlan değildir. Hele hele Karaoğlanın, Gülen yakınlaşmasının ardından belki de Emekli vaizin vaazlarını dinlemesinin etkisi ile de artık Karaoğlanın adı bile anılmamaktadır. Çünkü artık o da oy kaygısı ile dini siyasete alet etmiştir.



Hele hele konusu bilinen Zübük filmini kasabaya çekmeye gelen film ekibine hiç tereddütsüz dış mekan çekimleri için evinin açılması.. Çünkü titiz olan eşe saygıdan dolayı iç mekanlar için ekipten özür dilenmesi.. (Bilindiği gibi bu film tipik Türk siyasetçisini anlatmaktadır.) Meslek hayatında olsun emekli olduktan sonra sinemaya gitmekten çekinilmemesi.. Özellikle çocukluk dostu Kahya ile Türkan Şoray ve Fatma Girik filmleri kaçırılmaz. (Dostu Türkan Şoray Kendisi Fatma Girik hayranıdır.) Ve de Yılmaz Güney filmeleri hiç kaçırılmaz.



Yobazların öcü gibi kaçtıkları radyo, Tv gibi teknolojileri kasabada evine sokan ilk kişilerden olması , yadırgansa da, yadırgayanlara Avrupa’nın bilim ve teknoloji ile ilerlediğinin anlatılması ve hatta “Acaba Edison mu cennetlik, sabah akşam ibadet edipte insanlık için bir düşünce dahi üretmeyen yobaz mı cennetlik” sorusunun sorulması.



Artık emeklilikten sonra anlatılan hikayeler –çünkü dinleyicinin dikkatini çekmek için konuşma dini hikayelerle süslenmektedir sürekli- daha da çeşitlenmektedir. Mesela “Çölde seyahat eden bir yobaz susayınca bir kuyu başında mola verir. Bir köpek ise kuyunun etrafında dört dönmektedir. Kuyu biraz aşagıda kaldığı için suya ulaşamamaktadır. Yobaz köpeğe tekme atıp suyunu içerek yoluna devam eder. Ardından bir hayat kadını aynı kuyuya varır. Köpeğin halini görünce ayakkabısı ile suyu alarak önce köpeğe içirir ardından kendi içerek yola koyulur.” Burada doğa, hayvan ve insan sevgisi olmayanların Allah katında makbul olmadıkları ifade edilmektedir. Bunun yanında 1950’lerde kendisine Diyanet Işleri Başkanlığı teklif edilen bir din bilginin bunu kabul etmeyişinin nedeninin açıklanması.. Çünkü bu bilgin adam “Ben başkan olursam ilk yapacağım işlerden biri Hac’cı yasaklamak olacaktır. Bizim ülkemizin petrol zengini araplardan daha çok paraya ihtiyacı var. Bu da bulunduğum makamla çelişir” Burada bazı ibadetlerin insanlık yararına revize edilebilinileceğinin ima edilmesi.. Kısacası dinimizin reforma ihtiyacı olduğunun açıklanmaya çalışılması..



Yaş ilerledikçe hala dinç kalmasının nedenleri sorulduğunda “Insanlar emekli olduktan sonra ne yazık ki büyük bir boşluğa düşmektedir. Ama ben emekli bile olsam, hiçbir sorumluluğum bile olmasa ibadetimi yapıyorum , dini veya dünyevi merasimlere çağırılıyorum, kısacası halen çalışıyorum. Hatta şu an daha büyük bir zevkle çalışyorum.” denilerek çalışmanın erdemlerinin anlatılması..



Doğa tutkusundan dolayı her mevsim sürekli mevsim çiçeklerinden bir demet çiçekle eve gelinmesi belkide dünyanın hiçbir kadınının ulaşamadığı bir mutluluk vermiştir eşine. Çiçek bulunamazsa bir ağaç dalı bile yetmiştir ona. Hepsi doğadan ama çiçek dalında güzeldir misali ile kurumaya yüztutmuş çiçekler koparılmıştır ki diğer goncalar daha güzel açsın diye. Son yıllarda kardelen tutkusu başlaması ve tüm bahçenin kardelenlerle donatılması..



Hiçbir zaman kadınların din öğretisinde olduğu gibi 2. Sınıf olduğunun düşünülmemesi.. Her zaman kadınıyla el ele yaşam mücadelesi verilmesi gerektiği inancı ile hiçbir zaman kadınınını arkada yürütmemesi. Yinede babanın bir özdeyişinin hatırlatılması “Kadınlar çok zalımdır ama çokta lazımdır” Tüm yaşamı boyunca kullandığı bir söz vardır ki hayalle yaşayan aptallara ithaf etmiştir bunu: “Levlakel hülya levlakel budala”



Hayatı boyunca belkide tüm dostlarını, kardeşlerini, sevdiklerini toprağa vermenin etkisi ile ölümden korkulması.. Ve bunun şairin dediği gibi “ne ölümden korkmak ayıp nede ölümü düşünmek” misali özgürçe açıklanması.. Hatta son günlerinde o sıkıntılı günlerinde sıkıntısı sorulduğunda “nasıl olurda ayakta bir insan ölebilir” diyebilmesi.. Veya “bu güzel insanlar nasıl bırakılabilir” diyerek yaşama bağlılığın belirtilmesi..



Evet 21 Şubat 1999 tarihinde bu güzel yaşam sona erdi. Bu ülkede hala, dini bu güzel insanlar uğruna 5+5’lerle kullanan, imam hatip açma rekortmeni, devletin rutin işler dışına çıkabileceğini belirten, kanunsuz tesisleri açan hukuksuz Cumhurbaşkanlarına ve buna çanak tutan 12 Eylül faşist darbesinin mimarlarından bir olarak tarihe geçecek olan Başbakanlarına rağmen laiklik devam ediyorsa, bunu birazda bu güzel isimsiz yaşamlara borçluyuz. Ruhun şad olsun güzel insan ‘Gominist imam’.





İhan VARDAR
Mayıs 1999