15 Şubat 2015 Pazar
ZEYNEP SULTAN VE AZİZ VALENTİNE
Şubat ayının aşk ile ilişkisi antik çağlara dayanmaktadır.
Antik Roma’da 15 Şubat, bereket tanrısı Lupercus’un onuruna, Lupercalia günü olarak kutlanmaktaydı. Bu gün din adamları kurban ettikleri keçi derilerini kafalarına koyup Lupercus’u simgeleyerek, Roma sokaklarında koşturup, karşılaştıkları herkese dokunurlardı. Genç kızlar gönüllü olarak ileri atılır, bereket tanrısının dokunuşundan paylarını almaya çalışırlardı. İnanışa göre bu dokunuş sayesinde doğurganlıkları kolaylaşacaktı.
Lupercalia bayramı arifesinde yani 14 Şubat’ta genç erkek ve genç kızların isimlerinin yazıldığı kuralar çekilir, bayram boyunca “çift” olma sağlanırdı. Bayram süresince olan bu birliktelikler genellikle evlilikle noktalanıyordu. Zamanla bu gayri-Hristiyan bayramı Papa tarafından yasaklanarak sadece kura çekilişine izin verildi. Ancak artık kuralarda kızların değil azizelerin isimleri yazılıyordu. Çünkü Hristiyan Kilisesinin ilk kurulduğu yıllarda, evlenmemiş gençlerin putperestler ile birlikte anılmasından rahatsız olmuşlardı.
Gelelim romantik aşk ile Valentine arasında ki bağlantıya. Aslında tarihi dokümanlarda böyle bir bağlantı hiç geçmemektedir. Katolik Ansiklopedisi’ndeki eski kayıtlarda 14 Şubat günü inancı yüzünden öldürülmüş üç tane Aziz Valentine geçmektedir
Romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı 14. Yüzyıla ait kaynaklarda görülür. Fransa ve İngiltere’de 14 Şubat geleneksel olarak kuşların çiftleşme günü olarak bilinmekteydi ve bu günün özelliğinden dolayı sevgililer birbirlerine güzel sözler yazan notlar verirler bu notlarda da birbirlerine Valentine olarak hitap etmekteydiler.
Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde “hoşlanılan kişi” veya “sevgili” anlamlarında da kullanılır.
Dolayısı ile Hristiyan olduğu için öldürülmüş din adamı Valentine ile romantik aşk arasında ilişkiyi anlatan efsanelerin 14. Yüzyılda ortaya çıktığı düşünülmektedir.
Bu efsanelerden en ünlüsü, Roma’yı kendi katı kuralları ve zalimce yöneten II. Claudius zamanında yaşayan Papaz Valentine’dir. Cladius Romalı erkeklerin aşkları ve ailelerini bırakmak istememesi dolayısı ile savaşacak asker bulamamaktaydı. Bu yüzden Roma’da nişan ve evlilikleri yasaklıyor..
Aziz Valentine’de kendisi gibi papaz olan Aziz Marius ile birlikte çiftleri gizlice evlendirmeye devam eder. Bunu duyan İmparator Valentine’yi tutuklatıp öldürtür. Ve onun anısına . Papa Gelasius 14 Şubat 496’da ölümünden 226 yıl sonra14 Şubat’ı Azizi Valentine onuruna kutlama günü ilan etmiştir. 1969 yılında Kilise, takviminden Aziz Valentine gününü çıkarmıştır.
1800’lü yıllardan beride Amerika’da başlayan kutlamalar günümüze kadar gelerek ticari bir güne dönüşüyor. Artık aşklar, sevgiler en güzel hediyelerle ifade ediliyor.
Fakat Doğu’da 14 Şubat yas günüdür.
Filistin Kraliçesi Zenobia/Zeynep,(*) Roma’da 14 Şubat 270’de öldürülüyor. Onun öldürüldüğü günü Sevgililer Günü ilan ettiler.
14 Şubat 270’de Roma’da öldürüldüğü odada, genç gardiyan Valentin’in yazdığı kâğıt parçası bulundu, kâğıtta “Seni seviyorum Zeynep” yazıyordu. Ressam Herbert Şmals tarafından yapılan tabloda, sağ alt köşede, gardiyan Valentin kraliçe Zeynep’e hayran hayran bakarken resmedildi.
Sasani kraliçesi Zeynep (Zeyna Aba), kocası öldükten sonra 12 yıl Venedikli, Galatalı ve Cenevizli korsan yağmacılara karşı savaştı. Ayrı para bastırdı, Roma’ya vergi vermedi. Yenik düşeceğini anladığı zaman, Pülümür’e ata akrabalarından yardım almaya gitmek istedi, giderken yolda esir düştü. Başkenti Palmira’yı yakmamaları koşuluyla teslim oldu.
Leyla Zeynep bir Sasani Kraliçesidir. Sasani Uygarlığı (224 - 651) yağmacı İskender’e isyan ederek kurulmuş olan Selevkos (Selezya/Seleukia) Uygarlığının devamıdır. Sa-Sani; San Uşakları (Güneşin oğulları) açılımlıdır. Yakın tarihte Kuzistan- Şiraz-Bağdat çevresinde kurulmuş olan Safevi Luvi Devleti de benzer bir direniş devletiydi ve Yavuz Sultan Selim tarafından, Osmanlı sarayında etkin olan Venedik Yahudi elçisi Balyos ve Fransız Katolik elçisinin isteğine uyularak ortadan kaldırılmıştır.
Kraliçe Zeynep esir alınınca, Roma’ya götürülürken İstanbul boğazında oğlu Lalius’u (Leylaoğlu) öldürüp denize attılar. Oğlunun diğer adı; Sani-toros (Athenodarius), Darius hanedanından Cano idi!)
Roma sokaklarında onu zincire vurulmuş halde dolaştırdılar. Bu durum Anadolu’da duyulunca, bütün Anadolu, Filistin, Akdeniz ve Arnavutluk halkı isyan etti. Kraliçe Zeynep, halkı isyana teşvik ettiği bahane edilerek esir odasında öldürüldü. Roma senatosunda, isyan eden Anadolu şehirlerini yerle bir etme cezası verildi, örneğin Antakya bir çok defa yakılanlardandır. İmparator Claudius tüm Roma erkeklerine 2 yıl evlenme yasağı koydu, onları Anadolu’yu yakıp yıkmaya gönderdi.
Yasağa uymayan aşık Valentin önce öldürüldü, sonra aziz ilan edildi. Öldürdüğünü aziz ilan etmek, yağmacı batının töresidir, buna “ölüsünden yağ çıkartmak” denir!
İşte sizlere efsaneler ve tarihi gerçekler.
Zeynoba’nın yönettiği topraklar: Suriye, Mısır, Filistin, Lübnan, Ürdün, Mısır, Harran, Soli, Silifke, Tarsus ve Ereğli’yi de içine alan, İran Sasani Devletine bağlı Palmira Eyaleti.
Kraliçe Zeynep için bestelenmiş üç opera: 1-Anfosi; Zenobia in Palmira, 1789, 2-Rossini; “Aureliano in Palmira, 1813, 3-Mansur Rahbani; Kraliçe Zenobia/ Sani Opa, Zanapa, Zennube! (1990).
(*) Kraliçe Zeynep hakkında ki bilgiler Eğitimci-Yazar Sn. Mahiye Morgül’ün “Palmira Kraliçesi Zeynep Sultan” adlı çalışmasından derlenmiştir.
11 Şubat 2015 Çarşamba
“PERON FİLOZOFLARI”
Sanatın içine tükürülen bu ülkede İstanbul Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi tadilat gerekçesi ile kapatılıp hala açılmadı.
Fakat İzmir Karşıyaka Ragıp Haykır Tiyatrosu‘nun sonu daha hazin oluyor. İki yıl önce yıkılıyor. Tabi yerine yenisini beklemek hayalperestlikten öteye geçmiyor.
Güzel insan, sanat aşığı sevgili Seval, bu tiyatronun yıkılışı konusunda ki duygularını ve izlediği son oyunun (Peron) toplumsal mesajını akıcı bir dille yansıtmış.
Bunu paylaşmamak sanata ve sanatçıya haksızlık olurdu. O yüzden yazının iz bırakan duygularını alarak köşem yettiğince sizlerle de paylaşmak istedim.
“Sokakta son hız yürüyorum. Çılgın bir koşturmanın tam ortasındayım. Bir an zaman donuyor. Sokakta yürüyen insanlar, sesler, görüntüler siliniyor. Karşımda, Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi olması gereken bir boşluk. Çürük bir diş gibi bana sırıtan bir hayalet var. Ve binlerce anı. Bir an geçmişi anımsıyorum. Kaç oyun seyrettim burada. Üstelik aynı binada iki tiyatro salonu vardı. Karşıyaka Ragıp Haykır Tiyatrosu ve Oda Tiyatrosu. Tam iki yıl oldu yıkılalı. Şu an boşluğun olduğu yerde sayısız oyun, binlerce anı ve dinmeyecek alkışlar var. Oda Tiyatrosunda Behiç Ak’ın “Ayrılık” Oyunu, “Kadın ve Memur”. Sonra aşağıdaki sahnede unutulmazlar arasında yer alan “Barut Fıçısı”. Ve son oyunu anımsıyorum. Son gün suare matine izlediğim yıkımdan önceki son oyun. “Peron” oyunu.
Hayat bir yolculuk. Peronlar da bu yolculukta nefes aldığımız, diğer yolcularla karşılaştığımız duraklar. O gece İzmir Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi de bir “perondu”. Hayatının yolculuğunda son durağına gelmiş bir tiyatro binası. Son durakta, son nefesini görkemli bir oyunla “Peron” la veriyor. Bizler de bu “peronda” nefeslenen yolcular, oyuncular ya da seyircileriz. Koltukları son kez doldururken, bu peronda söylenecek son şarkılara, sahne üzerindeki oyuncuların söyledikleri son repliklere tanıklık ediyoruz. Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi yıkılmadan önceki son oyununda bir tarihe tanıklık ederken Vincent ve Kornel gündelik hayatta aklımızdan geçip de dillendiremediklerimizi bizim adımıza söylüyorlar.
“Affedersiniz…..” Vincent, banka yan gelip yatmış Kornel’in kulağına bağırıyor. Amacı onu uyandırıp banka oturmak. Kornel oralı olmayınca bu sefer sahneye getirdiği kocaman el arabasından bir megafon çıkarıp bağırıyor. “Affedersinizzzz… Saat kaç?” Uykulu Kornel’den homurtu bulutu içinde bir cevap “İğrenç bir zaman. Sanırım dün ile geçen hafta, geçen ay bu zamanlardaki aynı saat.” Vincent merakla sorar. “Siz filozof musunuz?” Kornel “Küfretme!” der. Neden Kornel felsefeyi “küfretmek” olarak algılar? Bu bile başlı başına bir tartışma konusudur. Vincent “itiraf etmeliyim ki çok azının gözünü açacak cesareti vardır. İtiraf edeyim bir zamanlar “gizlice” felsefe okumuştum” diye devam eder. Kornel’in alaycı yanıtını duyarız. “Beni korkutma peron filozofu.” Vincent espriyi ciddiye alır. “Peronun felsefi bir kategori olduğunu mu düşünüyorsun?” Ve anlamlı bir saptamada bulunur “Bilgiden asla korkma”.
Bilinmeyen bir istasyonda, “iğrenç bir zamandayız”. Vincent ve Kornel bir tren istasyonun unutulmuş peronunda yolları kesişen iki filozof. Aslında onlar “evsiz” dediğimiz, mülkiyet ve aidiyet duygusunu çoktan aşmış insanlar. Yani, hayatta kaybedecek hiçbir şeyleri yok. Kıssadan hisse “peron filozofları” olarak iştigal ediyorlar. Hayat, algıladığımız gerçeklik, birey, toplum, kamu, demokrasi, saygı, felsefe, bilgi, rüyalar, hayaller, kader, aşk, sevgi, umut, aile, farkındalıklar üzerine konuşurlar. Yolu perona düşen en az kendileri kadar garip insanlarla tartışırlar. Bu süre içinde biz de hayata ve görünen gerçekliğe bu iki peron filozofunun gözünden bakarız.
Oyun olaylara farklı bir gözle bakmayı hedefler. Toplumun sözde değer yargılarına ve gel geç ahlak anlayışına ironik göndermeler yaparlar. Mesela, oyunun bir yerinde Kornel isyan eder. “Zavallılar da insandır. Bu dünyada herkesin bir yeri vardır. Zavallıların bile bir yeri vardır. Bir tren istasyonunun bir peronu da bu zavallılar için uygun bir yer olabilir.” Çok basit bir soruyu tartışırlar “ben kimim?” Vincent “Ben, kamuyum” der. Kornel olayın üstüne gider. “Bir kişiden kamu mu olurmuş. Kamuyu tarif et o zaman.” Vincent hiç istifini bozmadan kocaman el arabasından çıkardığı ciltli bir kitaptan okumaya başlar. “Birbirinden çok farklı kültürel geçmişleri, zekaları ve yetenekleri olan bireyler kendi kimliklerini kaybetmeksizin kamuyu oluştururlar. Demokratik bir toplumda kamunun hakları vardır ve hakları gözetilir.” Vincent konuyu çözdüm diye düşünür ama başı şimdi çok daha ciddi bir belada. Çünkü baş etmesi gereken, toplum, kimlik, birey, hakların gözetilmesi ve demokrasi gibi kavramlar var.
Kornel oyunun bir yerinde Vincent’a “gerçekliğin farklı yüzlerini birbirine karıştırmışsın sen. Bizim rüyalarımız acıklı, tuhaf gerçekliğin demode fragmanları. Bize hep kullanılmış ucuz kopyalar kalıyor. Zenginler rüyalarımızı çaldılar” der. Peron ortak kaygıları, umutları, korkuları ve beklentileri çok insani bir dille yansıtır. Mesela Vincent “aşk, sevgi bekliyorum, tüm hayatım boyunca yeterince sevgi görmedim. Daima hayatımda köklü bir değişiklik yapmak istedim” derken sessiz bir çoğunluğun da sesi olur. Bir an gelir. “Veda edelim bakalım, üzülecek miyiz?” diye sorar. “Elveda Pazartesi mesaisi / Elveda aptal, salak kurallar / Elveda post modernizm / Depresyon elveda / Elveda soğuk sıcak ara renkler / Elveda edebiyat eleştirisi / Elveda tiyatro / Elveda perde / Elveda Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi / Elveda...”
Veda ettiniz, çok üzüldük. Henüz hazmedemedik o vedaları. Aptal Pazartesiler ve salak kurallara eyvallah da. Yıkılan o güzelim tiyatromu çok özlüyorum ben. Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesini geri istiyorum. Tiyatro binamızdan çok memnunduk. Yenisini yapmadan, Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesini başka bir yere taşımadan hangi akla hizmet tiyatro binasını yıktınız? Yıkımın üzerinden kocaman iki yıl geçti. Karşıyaka iki yıldır tiyatrosuz ! Bunun hiçbir özrü yok ! Alternatif tiyatro sahnesini Karşıyaka’ya kazandırmadan bu yıkımdan sorumlu olanların tiyatro severlere bir özür borcu var !!! Bir zamanlar tiyatromun olması gereken yerdeki sefil boşluğa bakıp işte bunları düşünüyorum. Geçmişe uzanıp yıkımdan önceki son temsili ve “Peron” oyununu tekrar anımsıyorum. Hangi “Peron”’da bıraktık, Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesini? “
Seval Deniz Karahaliloğlu
Oyun eleştirisini ve daha fazlasını okumak için yazının tamamının linki ektedir.
http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=120287
7 Şubat 2015 Cumartesi
BİR KIYAMET SENARYOSU
Nedense kıyamet senaryoları, dünyamızın yok oluşunu uzaydan gelecek beklentilere göre kurar.
Aslında çocuklarımız ve torunlarımız için, umut vaat eden bir gelecek için, bize hayat veren dünya ile uyum içinde temiz bir geleceği düşünmüyor, kendi kültürümüzü kendi ellerimiz ile yok ederek kendi kıyametimize sürükleniyoruz.
Tabi karşımızda baş etmemiz gereken küresel sermaye ve kadercilik olmasa ne güzel olurdu.
İklim değişikliği konusunda kadercilik yalnızca anlamsız değil aynı zamanda beceriksizliktir.
Çok geç kalmış haldeyiz ama bu felaketi durdurmak hala kesinlikle bizim elimizde. Ve bu tüm dünyayı, yuvamız olan bu gezegeni korumak için daha önce hiç olmadığı biçimde güçlü bir bağlılık ve işbirliği gerektirmektedir.
20 yıldan fazla bir süre, Kuzey Rusya’nın Doğu Sibirya Artrik kayalıklarında, denizin kustuğu metan gazı bulutunu ölçmek için tekrar bölgeye gelen deniz dibi araştırma gemisinden Rus akademisyen Lavrentiev, gördükleri karşısında gözlerine inanamıyor.
Daha önceki gözlemler de buna benzer, iklimimize karbondioksitten 50 kat fazla zararlı bu duman bulutlarının çapı sadece on metre iken, Lavrentiev’in ilk karşılaştığı duman bulutu şelalesinin çapı bir kilometreydi. Atmosferimize dev bir gaz bulutu sızıyordu.
İlerlemeye devam etti ve bir kilometre genişliğinde bir tane daha gördü, ve bir tane daha ve bir tane daha.
10.000 mil kareden daha küçük bir alanda, yüzden fazla vardı. Yoğunluk ise normalden 100 kat daha fazla idi.
Uzmanların uyardıkları gibi, Dünya ısındıkça, ısınma hızını kontrolden çıkaran “kırılma noktaları” oluşturuyor. Isınma Kuzey Buz denizini eriterek, ısıyı uzaya yansıtan dev beyaz aynayı tahrip ederek okyanusu ciddi bir biçimde ısıtıyor. Daha fazla buz eriyip bu döngü kontrolden çıkıyor. Ve bunun sonuçlarını her şeyin normal değerlerin dışında olarak 2014 yılında yaşadık. Birleşmiş Milletlerin tahminlerine göre 2014; küresel düzeyde kayıtların tutulmaya başlamasından bu yana en sıcak yıl oldu.
BBC Bilim Editörü David Shukman’ın haberine göre;
2014 yılının ilk on ayındaki sıcaklık uzun vadeli sıcaklık ortalamalarının 0,57 derece üzerinde.
BM'ye bağlı Dünya Meteoroloji Kurumu'nun (WMO) tahminlerine göre 1998, 2005 ve 2010'da kaydedilen rekor sıcaklıklar az bir farkla geçilecek.
WMO Genel Sekreteri Michel Jarraud bu yıla dair ilk tahminlerinin "iklim değişikliğinden beklenenle tutarlı olduğunu" vurguluyor.
Jarraud, yeni tahminlerle birlikte yayımlanan açıklamasında "2014'e dair ilk veriler, kayıtların tutulmasından bu yana ki en sıcak 15 yılın 14'ünün 21. yüzyılda yaşandığını gösteriyor." şeklinde belirtiyor.
Michel Jarraud "Rekor sıcaklıklar yoğun yağış ve sel felaketleriyle birleşince birçok yaşamı mahvetti. En çok kaygı veren de kuzey yarımküre de dahil okyanus yüzeyinin geniş alanlarındaki sıcaklıkların artması." diyor.
Jirraud ayrıca yeni verilerin iklim değişikliğinin sürekli yaşandığını doğruladığını söyleyerek "Küresel ısınmanın duru durağı” olmadığını açıklıyor.
WMO'nun raporunda bir dizi rekor kıran hava olayından da bahsediliyor;
İngiltere'de geçen kış 12 büyük Okyanus kaynaklı fırtına ülkeye düşen yağmuru neredeyse ikiye katladı
Eylül ayında Balkanlar'a aylık ortalamanın iki katından fazla yağış düştü ve Türkiye'nin bazı kesimleri ortalamanın dört katı yağış aldı.
Fas'ın Guelmin şehri normalde bir yılda düşen yağışı dört gün içinde aldı.
Japonya'nın batısına Ağustos ayında kayıtların tutulmaya başlanmasından bu yana ki en büyük yağış düştü.
Batı ABD'nin bazı kesimleriyle, Çin, Orta ve Güney Amerika'nın bazı bölgelerinde kuraklıklar görüldü.
2014'teki sıcaklık artışı bir önceki rekor yıl olan 2010'a kıyasla bir derecenin yüzde biri düzeyinde. Uzun vadeli ortalama sıcaklıkların da 0,56 derece üzerinde.
Büyük Okyanus'un doğusundaki sular da büyük ölçüde ısındı. Bu ısınmanın normalde El Nino adı verilen ve küresel ısınmayı arttıran koşulları yaratması gerekiyor. Ancak uzmanlar bunun henüz gerçekleşmemiş olmasına şaşırıyor.
Önümüzde ki Haziran ülkemizde seçimler var. 2015 Aralık başında ise Birleşmiş Milletler iklim değişikliği konferansı Paris zirvesi.
Seçimlere hazırlanan aday adayları ya da kesinleşecek adaylar, vatandaş ziyaretlerine gittiğinizde selfie çektirip onları sosyal medya’da yayınlamak ötesinde ne gibi projeleriniz var.
Küresel sermaye ve petrol şirketleri Paris zirvesine hazırlanırken, ulusal politikalarda somut sonuçlar almak adına elinizde ne var,
Ahlaki olarak durumun aciliyetini hissetmeniz, hissettirmeniz ve insanları bilinçlendirmek için ilham vermek adına somut düşünceleriniz nelerdir?
Petrol şirketleri, insanların aklını karıştırmak için sahte bilimi fonlayıp, halkı yanıltıcı kampanyalara milyonlar akıtırken ve politikacıları topluca satın alırken, bilimi ve bilim insanlarının kullanıldığı yöntemlerle onların bu korkunç ve sorumsuz faaliyetlerini ortaya dökmek için medyayı hangi oranda kullanacaksınız?
Yoksa medya sadece sizler için görüntü demek mi?
Dünyanın felaketin eşiğinde olması halinde bile, Paris zirvesinde aynı odada oturan 195 hükümet yetersiz olabilir. Sizler, karmaşık politik konuşmalar sırasında, zirvenin olmazsa olmazlarını belirleyip, basın ve siyaseti bunlar etrafında örgütleyebilecek projeleriniz hazır mı?
Elinizde, kurulacak hükümetin o toplantıya gitmesini sağlamak, ve onları sorumlu tutmak için bu on aylık sürede ellerine iyi bir plan verebilecek misiniz ?
Ben neler yazıyorum, kendi ülkelerinin geleceğini göremeyen siyasettekiler ve yeni adım atacaklardan dünyayı kurtarmayı beklemek hoş bir hayal sanırım.
4 Şubat 2015 Çarşamba
İNSANLIK GİDER UZAYA : 2024, BİZ GİDERİZ ORTAÇAĞ’A : 2023
1923 Aydınlanma Devrimi ile çağdaş, muaasır medeniyetler seviyesine ulaşma yolu açılan ülkemin, 2023’te Ortaçağa dönüş planları yapılırken, yaklaşan seçimlerle piyasaya çıkan ve tehlikenin farkında olmayan aday veya aday adayları, köy köy, kahve kahve dolaşarak oy avcılığına çıktıkları bu günlerde, insanımız adına hiçbir projeleri olmadığını görmek, ülkemin 2023 Ortaçağına koşar adım gittiğinin bir ifadesi sanırım.
Hayır hayır bu gün siyasetten değil, aklın ve bilimin geleceğe doğru planladıkları dev adımından bahsetmek istiyorum.
Aslında bu ilk adım 20 Temmuz 1969’da Ay’a inen ilk insan olan ve “İnsan için küçük, insanlık için dev bir adım” diyen Neil Armstrong ile atılmıştı.
Artık uzayda koloniler kurma planları yapılıyor. Bunun ilk hedefi de 2024.
Fizikist.com sitesinden Sn.Betül Cansu’nun konu ile ilgili makalesinden aktarmak istiyorum.
“Yeni insanlık tarihinin ilk adımı : Mars One Projesi”
Mars One şirketinin kurucusu Landskop tarafından ortaya atılan bu proje, başta tüm dünya tarafından şaşkınlıkla karşılansa da Mars'ta kalıcı insan kolonisi kurma hayali artık gerçeğe dönüşüyor.
Aralarında 4’ü kadın 6 Türk’ün de bulunduğu projenin Yol Haritası şöyle :
2015 - Seçilen adaylar tam zamanlı eğitime alınıyor : Grupların uzak bir yerde uzun süreli olarak kalma ile başa çıkma yeteneği onların eğitiminin en önemli parçası durumda. Bu eğitimde yaşam alanının bileşenlerini onarmayı, tıbbi prosedürleri ve habitat içinde kendi yiyeceklerini yetiştirmeyi öğrenecekler. Her bir grubun Mars'taki görevlerine hazırlık için, her yılın birkaç ayı analog kamp alanında bu eğitime tabi tutulması planlanıyor .İlk kamp simülasyonu, nispeten ulaşması kolay bir Mars benzeri arazide, ikinci eğitim kampı ise kuzey çölleri gibi daha uzak bir yerde konumlandırılacak.
2018 – İnsansız uzay aracı, iletişim uydusu ile beraber Mars’a gönderiliyor : Gönderilecek uzay aracı, mevcut teknolojileri test etme niteliği taşıyor. Bu görev, 2024’te yapılacak olan mürettebatlı Mars yolculuğunun gerçekleşebileceğinin de kanıtı olacak. Test mekiği ile beraber bir de iletişim uydusu gönderilip Mars etrafında bir yörüngeye sabitlenecek. Bu sayede iki gezegen arasında 7 gün 24 saat iletişim sağlanmakla beraber, Mars yüzeyinde elde edilen fotoğraf, video ve diğer verilerin aktarımı da gerçekleşebilecek.
2020 – Rover ( Mars yüzeyinde gezebilen çok işlevli robot) ve bir iletişim uydusu fırlatılıyor: Rover, Mars yaşam alanının kurulma aşamasında birçok görevi yerine getirecek bir robot niteliğinde. Bu çok işlevli robot, römorku uzay aracı ve Mars yerleşim alanı arasında taşıma yapmak için kullanabilecek. Aynı zamanda Mars yüzeyinde, yerleşim için en iyi alanı bulmak amacıyla etrafı dolaşacak. Yerleşim için ideal alanın, yeterli su içeren topraklar için yeterince kuzeyde, maksimum güneş gücü için yeterince ekvatoral bölgede ve yerleşim inşasını kolaylaştırmak için yeterince düz olması gerekiyor. Yerleşim yeri belirlendiğinde Rover, yüzeyi kargo araçlarının gelişi için hazırlayacak. Rover aynı zamanda güneş panellerinin konumlandırılacağı alanın da temizlenmesinden sorumlu. Rover ile beraber ikinci iletişim uydusunun da, Güneş etrafında yörüngeye fırlatılması planlanıyor. Bu uydu sayesinde güneş iki gezegenin arasına girse bile iletişim 7 gün 24 saat sağlanabilecek.
2022 – Altı kargo aracı fırlatılıyor: İkinci Rover, iki yaşam ünitesi, iki hayat destek sistemi ve bir tedarik ünitesi 2022’de Mars için yola çıkıyor. 2023’te ise tüm üniteler Rover sinyali izlenerek Mars yüzeyine iniş yapmış olacak.
2023 – İnsanların varışından önce Rover, yaşam kampını kuruyor : Gönderilen altı kargonun, yaşam kampından 10km öteye indirilmesi planlanıyor. Rover, birinci hayat destek ünitesini römork ile alıp doğru yere yerleştirdikten sonra, yaşam destek ünitesinin ince film solar panelini açacak. Sonrasında yaşam destek ünitesi ile bataryalarını şarj etmek için bağlantı kurabilecek ve böylece yaşam destek ünitesi, sadece kendi panellerini kullanmadan daha hızlı şekilde şarj olabilecek. Rover’ın diğer tüm kargo ünitelerini alıp sonrasında diğer yaşam destek ünitesinin ince film solar panelini ve yaşam ünitelerinin şişme bölmelerini de açması gerekiyor. Hayat destek ünitesi yaşam ünitelerine su, elektrik ve hava ileten bir hortum ile bağlı olacak. Sonrasında ise hayat destek ünitesi aktif edilebilecek. Rover, yaşam destek sistemine doğru Mars toprağını beslemeye başlamasının akabinde su bir fırın içinde yüzey altındaki buz parçacıklarının buharlaştırılması yoluyla Mars toprağından elde edilecek. Buharlaşan su yoğunlaştırılarak yeniden sıvı hale dönüştürülüp depolanır ve bu yolla elde edilen suyun bir kısmı ise oksijen üretmek için kullanılırken, Nitrojen ve Argon ise yaşam alanı içindeki solunabilen havanın diğer bileşenlerini oluşturan Mars atmosferinden elde edilecek. İlk mürettebat yolculuklarına başlamadan önce, hayat destek sistemi 0,7 bar basınç seviyesinde solunabilen atmosferi, 3000 litre suyu ve 120kg oksijeni üretmiş ve depolamış olacak. Rover aynı zamanda radyasyondan korunma için, Mars toprağını yaşam alanının şişme bölmelerinin üstüne yerleştirmekte görevlendirilecek.
2024 – Mars’a ayak basacak ilk insanların Dünya’dan yolculukları başlıyor : İlk olarak, transit yaşam alanı ve Mars mekiği, montaj ekibi ile beraber Dünya etrafındaki bir yörüngeye fırlatılacak. Montaj ekibi, Mars mekiğini transit yaşam alanına bağladıktan bir ay sonra da birbirine bağlı iki yakıt ünitesi yörüngeye fırlatılacak. Artık tam eğitimli olan ilk mürettebat aynı Dünya yörüngesine fırlatılır ve sonrasında yörüngede Mars One ekibi ile Dünya’ya geri iniş yapacak montaj ekibi yer değiştirir. Marstaki sistemlerin ve transit aracın son kontrolünden sonra, yakıt ünitesinin motorları ateşlenip transit araç Mars transit yörüngesi üzerine fırlatılır. İşte bu Mars mürettebatı için geri dönüşü olmayan noktadır. İkinci ekip için kargo ise, ilk mars yerleşimcileri ile aynı ayda fırlatılacak.
2025 – İlk insanlar Mars’a ayak basıyor :İnişten yaklaşık 24 saat önce mürettebat, transit yaşam alanından iniş modülüne yaşam alanından getirdikleri gereçlerle taşınacak. İniş Modülü Mars yüzeyine indirilemeyecek kadar büyük olduğundan transit yaşam alanından ayrılıp Güneş etrafında bir yörüngede kalacak. İniş modülü bir önceki insansız Mars görevleri için kullanılanların aynısıdır. Bu mürettebata sekiz kez test edilmiş bir sisteme iniş yapmalarını sağlar. İniş esnasında, mürettebatın, uzayda uzun bir zaman geçirdikten sonra yeniden yerçekimi deneyimi yaşamak için 48 saatleri olacak. İnişten sonra, Mars giysileri içinde iniş aracından ayrılıp ve Rover tarafından karşılanacaklar. Yaşam ünitelerinin birinde hava kilidi boyunca yerleşim alanına giriş yapıp sonraki birkaç günlerini yeni ortama yerleşmek ve alışmak için harcayacaklar. İklimlendirme periyotlarından sonra yerleşimciler geri kalan güneş panellerini de açarlar ve iniş araçları arasındaki koridorları yerleştirip gıda üretim ünitelerini kurarlar. İkinci mürettebat için kargo ise, ilk mürettebattan sonra 5 hafta içinde Mars yüzeyine iniş yapacak. Bu kargo toplanıp, yüklenip ve yerleşim alanına ihtiyaç fazlası olarak eklenecek. İhtiyaç fazlalığı oldukça önemlidir çünkü, Uluslararası Uzay İstasyonu ekibinin aksine Mars One ekibi acil bir durumda görevlerini terk edemez. İlk mürettebat indiğinde, her biri dört kişilik ekibin barınabileceği kadar büyük iki yaşam ünitesi ve her biri tüm ekip için yeterince su, güç ve solunabilen hava sağlama kapasitesine sahip iki yaşam destek ünitesine sahip iyi seviyede ihtiyaç fazlası olan bir yerleşim alanı bulacaklar. İkinci mürettebat için donanım, yerleşim bünyesine eklendiğinde; dört yaşam ünitesine, dört hayat destek ünitesine ve 16 astronotluk bir ekibi yaşatmak için yeterli olacak.
2026 – İkinci mürettebat Mars için yola çıkıyor : İkinci Mars ekibinin Dünya’dan 2026 yılında yolculuğa çıkması planlanıyor. İkinci ekiple beraber üçüncü mürettebat için gerekli kargo aracıda fırlatılır. İkinci Mürettebat Mars yüzeyine 2027’de inişini gerçekleştirir. İkinci mürettebat inişten sonra, onlar için yerleşkelerini çoktan hazırlamış olan ilk ekip tarafından karşılanacak. Üçüncü ekip için donanım ise birkaç hafta içinde iniş yapıp yerleşim alanına eklenecek.
Kaynaklar
http://www.mars-one.com/mission/roadmap
http://www.mars-one.com/about-mars-one
“
Ekteki siteden projenin anlatıldığı makaleyi fotoğrafları ile incelemenizi öneriyorum.
http://www.fizikist.com/kategori.php?islem=Oku&id=1618
31 Ocak 2015 Cumartesi
AKIL SAĞLIĞI ve “TIPTA MALPRAKTİS”(*)
Zaman zaman basında tıbbi hatalar yaparak hastanın ölümüne ya da yanlış tedavi sonucu sakat kalmasına sebebiyet verdi diye haberler duyar, okursunuz.
Tıpta yanlış uygulama (Malpraktis)(*), özellikle hekimler başta olmak üzere tüm sağlık çalışanlarını da hastalar ve hasta yakınlarıyla karşı karşıya getirebilen önemli bir sorundur.
Bir hasta ya da bir hasta yakını sözü edilen durumdan yakınıyorsa; hem disiplin soruşturması açmak bakımından tabip odalarının onur kurulları işlev görmektedir, hem de hukuki yolun mahkemeler kanalıyla işletilmesi açısından gerekli temel yasal düzenlemeler bulunmaktadır.
Fiziksel rahatsızlıklarda eğer yanlış uygulama varsa bu mantıksal olarak konunun uzmanları tarafından incelenir ve bir sonuca varılır.
Fakat psikiyatride durum acaba bu kadar basit mi?
Keskin çizgilerle ayrılamayan akıl (beyin) rahatsızlıklarında acaba odalar da yazılı etik kurallar işliyor mu?
Anlatacağım vaka bu konuda çok güzel bir örnek teşkil ediyor diye düşünüyorum.
Manic Depresif bir hasta yakını, tabip odasından yardım talep ediyor ama hiçbir yanıt alamıyor.
Yardım talebine yanıt alamayınca şansını aynı odaya şikayet talebi ile deniyor.
Hasta yakını, dilekçesinde; yıllarca süren hekim(psikiyatr) hekim dolaşmalarının sonucunda birçok hekimin sorunu evlilik sorunu olarak görmesi, evlilik danışma merkezlerine gitme önerileri ile yılların geçtiğini, dört beş yıllık bir süreç sonunda bir hekimin eşe, Manic Depresif teşhisi koyması, fakat hasta yakınının bu teşhisi birkaç hekime daha teyid ettirmesi sonucu tedaviye başlandığını anlatıyor.
Fakat hasta eşin tedavisini düzenleyerek sürdüren hekim hastanın bir türlü güvenini kazanamıyor.
Hasta bu güvensizlik duyguları ile yeni hekim arayışlarına giriyor. Hastanın gittiği yeni hekim, “konulan teşhise kesinlikle inanmadığını, hastanın duygusal bir insan olduğunu, mantıklı bir eş olarak hastayı düzene sokabileceğini söylüyor.”
Hatta daha da ileri giderek eşe neden boşanmıyorsun sorusunu gündeme getiriyor.
Bu köşede de sık sık dile getirdiğim alkol ün mani üzerindeki tetikleyici etkisi konusunda bu hekimin yorumu da çok ilginç. Alkolün var olan şeyleri ortaya çıkardığını dolayısı ile alkol almanın hastalık üzerinde çok etkili olmayacağını ifade ediyor.
Tabi bu durum da hastanın yeni hekime karşı güvenini sağlıyor. Bu güven duygusu aslında çok önemli ama doğru bir tedavi ile birlikte. Tedavi anti depresanlar ve terapi şeklinde sürerken, hasta yakını eş, iki hekim arasında sıkışıp kalıyor.
Hasta yakınının güvendiği hekim kesinlikle klinik tedavi öneriyor fakat bu konuda kliniğe yatırmak için bir otoriteye ihtiyaç duyuyor. Hasta ve aile zaten kabullenmemiş bu durumu çaresizlik hat safhada hasta yakını eş için.
Hasta bu süreçte uygun ilaç tedavisi görmediği için manik atak çok daha şiddetli oluyor.
Bunu gören hastanın güvendiği hekim, hypo mani tedavisine başlıyor, hasta yakını eş biraz rahatlıyor fakat bir türlü koruyucu tedaviye geçmeyerek hastanın duygusallığından bahsederek bu durumun eş tarafından kontrol altına alınabileceğini iddia ediyor.
Ve hasta yakını yukarıda kısaca anlattığım olayları örnekleyerek dilekçe ile Tabip Odasına iki hekim hakkında şikayette bulunuyor.
Bu süreçte hasta yakını Psikiyatri Derneği şube başkanı başta olmak üzere onlarca hekimden destek istiyor.
Çünkü süreç artık hastanın tedavisini aşmış tüm aile psikiyatrik bir desteğe ihtiyaç hisseder duruma gelmiştir.
Ve hasta yakını, dilekçesini en azından bu hekimlerin kınanması, etik açıdan başka hasta ve hasta yakınlarının bu süreci yaşamaması ve aile vicdanını rahatlatacağı gerekçesi ile bitiriyor.
Ve tabip odası yönetim kurulu “iddiayı ispatlayacak yeterli delile ulaşılamadığından dosyanın işlemden kaldırılmasına” karar veriyor.
Uzman olmayan biri dahi en azından dört beş hekimin koyduğu teşhisi bir hekimin kabullenmemesi ve yanlış tedavi uygulayarak hem hastalığın tedavisini geciktirdiğini, hem de yıllarca süren çabaların boşa gittiğini söyleyebilir sanırım.
Ama bu köşe her zaman uzman görüşlerine önem vermiş ve bir zamanlar Tabip Odası Onur Kurulu üyeliği yapan bir psikiyatrın bu vaka ile ilgili görüşü;
“Dilekçeyi okudum. Sanırım orada sorun olan şey nedfen yakınılan net olarak anlaşılamıyor olması. Doktorlar bilgisizlikle mi, ilgilenmemekle mi yoksa yanlış tedavi ile mi suçlanıyor çok iyi anlaşılmıyor.
Ben bir dönem Tabip Odası Onur Kurulu üyeliği yaptığım için biliyorum: bu tür şikayetler orada gerçekten ciddiye alınır. Belki çok net anlayamadılar.
Yine de hasta yakınını arayıp yakınmayı daha anlaşılır biçimde (ya da onların işlem yapabileceği biçimde demeliyim) dile getirmesini istemeleri gerekirdi.”
Artık bir başka yoruma gerek yok sanırım.
İşte birkaç yazıdır sürdürdüğüm akıl sağlığı ihlalleri ile ilgili olarak tüm bunların olmaması için “Ruh Sağlığı Yasası- Çok Geç Olmadan” diyorum.
https://www.change.org/p/ruh-sa%C4%9Fl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-yasas%C4%B1-%C3%A7ok-ge%C3%A7-olmadan
(*) “Tıpta Malpraktis” konusunda ki bilgi Türk Tabipler Birliği, Etik Kurulu Görüşleri sayfasından alınmıştır.
28 Ocak 2015 Çarşamba
RUH SAĞLIĞI ve HUKUK İHLALLERİ
Sağlık Bakanlığı 2011 yılında yayınladığı “Ulusal Ruh Sağlığı Eylem Planı (2011-2023)”’nın da “Çoğu mümeyyiz olmayan hastaların düzenli tıbbi ve hukuki kayıtlarının olmaması ve ilgili yerlerin haberdar olmaması nedeniyle yanlış hukuki işlemler yapılabilmekte ve hasta ve/veya ikinci kişilerin hak ihlali söz konusu olabilmektedir” diyor.
Kısacası ülkeyi yönetenler “ben bunları biliyorum ama düzeltmek işime gelmiyor” demek istiyor.
Bunu başka türlü açıklamak mümkün değil.
İşte yönetenlerin kabul ettiği bu hak ihlallerinden somut örnekler.
* * *
Eşlerden biri manic depresif, evlilik birliğinin yürümesi mümkün değil.
Sağlıklı eş boşanma davası açmak istiyor. Bir hukukçuya danışıyor. Karşılaşacağı sorunları hukukçu gözü ile görelim.
“İşler oldukça karışıcak, şimdi yapılması gerekenler şöyle ;
1. ..................... Sulh Hukuk mahkemesine başvurarak, eşin akıl hastalığı nedeniyle , kısıtlanması ve kendisine kayyum tayin edilmesi ile , tedbir talep edilecek. Bu davada, yattığı klinikteki dosyası getirtilecek, Kendi isteği ile en yakın ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yatarak müşahede altına alınamazsa, Polis veya jandarma zoruyla bulunup zorla götürtülecek. Oradan gelecek rapora göre de kendisine kayyum atanacak veya temyiz kudretinin yerinde olduğuna kanaat getirilirse atanmayacak. Bu davayı açarken, elde ne kadar rapor, epikriz , doktor görüşü vs. varsa koyulacak ayrıca, borç dökümü ve bu borçların belgeleri konulacak ( hesap ekstreleri vs.)
2. .......................... aile mahkemesine dava açılarak akıl hastalığı sebebiyle boşanmaya karar verilmesi istenecek. Bu dava doğal olarak sulh hukuk mahkemesinde ki kayyum atama davasının sonucunu bekleyecek o dava bittikten sonra Bu davaya devam edilecek. eğer kayyum tayin edilirse , kayyuma karşı dava yürütülecek. Burada boşanmaya karar verilebilmesi için hem akıl hastası olması, hem de bu hastalığının tedavi ile geçememesi ve bu hastalık nedeniyle evliliğin çekilmez hale geldiğinin ispatlanması gerekiyor.
3. ................... 3. asliye hukuk mahkemesindeki ayrılık davasına girilecek bu davada eşinin akıl hastası olduğu ve kendisine kayyum tayin edilmesi için sulh hukuk mahkemesine dava açıldığı bu davanın sonucunun beklenmesi istenecek. Kayyum davası sonuçlanınca diğer aile mahkemesindeki dosya ile birleştirilmesi talep edilecek.
4. Bu işlemler için ilk adımı attıktan sonra artık kamu düzenini ilgilendirdiği için karşı tarafla anlaşma mümkün değil, anlaşıp davaları geri çekmek mümkün değil, sonuna kadar gitmek gerek, istense bile en başa dönülemez. Çünkü akıl hastalığı kamuyu ilgilendiren bir olay. Ondan sonra muhatab kayyum olacak.
5. Tabi bu arada karşı tarafta aleyhte gerek boşanma davasında karşı dava olarak gerek bağımsız tazminat davaları açabilir. Bunlar kuvvetle muhtemel şeyler, ayrıca karşı taraf saldırganlaşacaktır. Buna da hazırlıklı olunmalı.
6. Tabi karşı tarafla anlaşma imkanı kalmayacağı için anlaşıp ortak malların satışını istesek bile satılamayacak.
7. Söz konusu maraton çok uzun bir maraton, gerek yapılacak suçlamalar ve polis, jandarma olayları, gerek davanın çok uzun süreceği göz önüne alındığında çok zor bir süreç.
8. Bu işin maddi boyutuna gelince ki yapılacak işler çok uzun ve yorucu olacak. Aşağı yukarı en az 3 dava var. Söz konusu davaların bir avukat için baronun en az ücret tarifesine göre ederi.: ...........................,dur.”
Empati yapalım, siz olsa idiniz bu durumda ne yapardınız ? Ve bu ülkede bu durumda olan on binlerce insan var.
Ya kaderine küsüp sineye çekecek, - ki kültürel olarak bu mümkün değil - ya da hasta eşe şiddet uygulayarak ya da öldürerek sorunu kendi kurallarına göre çözecek.
* * *
Şimdi daha da trajikomik bir somut örneğe geçelim.
Yukarıda anlatılan süreçleri yaşamamak için manic depresif bir eşle anlaşmalı boşanma yaşanıyor. Küçük çocuğun velayeti hasta eşe veriliyor.
Fakat çocuğun yaşadıklarının ve büyüklerin davranışlarının olumsuz etkilerinden dolayı sağlıklı eş velayet davası açıyor.
Dava dosyasına daha önce tedavi gördüğü hastanenin “Bipolar Affektif Bozukluk Manic Epizod” teşhisli raporu ekleniyor,
Bilirkişi olarak sunulan Psikiyatrın “Manic döneminde alkol kullanımının arttığı, evden kaçıp otellerde kaldığı, çocuğuna şiddet uyguladığı, tedavi ve kontrol altında bu durumların yaşanmadığı fakat tedavi almadığı için velayetin bu şekilde kullanılması zordur” şeklinde ki raporu,
Sosyal uzmanın diğer eşe karşı olumsuz davranışlar konusunda ailenin uyarıldığı şeklindeki uyarılarına rağmen velayet hasta eşte bırakılmıştır.
* * *
Neyse ki bu ülkede karara bağlanmış davalar hakkında yayın yasağı olmadığı için bunları rahatça yazabiliyorum.
Tabi o çocuğun geleceğini, bu gününü bilmiyorum ama tahmin etmek dahi istemiyorum.
Bu ortamda büyüyecek, ileride potansiyel suçlu mu, bağımlı mı olacak meçhul. Ya da hasta yakınının hastalığını kabul etmeyerek ona yabancılaşıp isyankar mı olacak?
Burada hakim kişisel tercihini nasıl kullanabilir bilemiyorum. Vicdanları ne kadar rahat o da meçhul.
Ama bir “Ruh Sağlığı Yasası” olsa bunların yaşanmayacağını düşünüyorum.
İşte bu yüzden “Ruh Sağlığı Yasası- Çok Geç Olmadan” diyorum
https://www.change.org/p/ruh-sa%C4%9Fl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-yasas%C4%B1-%C3%A7ok-ge%C3%A7-olmadan
24 Ocak 2015 Cumartesi
RUH SAĞLIĞI VE HUKUK SORULARI
Bipolar Yaşam Derneğinin derlediği Bipolar Bozukluk Hakkında Sıkça Sorulan Hukuk Soruları :
S1: Doktorların tedavi ile ilgili tuttuğu kayıtları ve belgeleri hastaların görme hakkı var mıdır? Tedavi gören kişi çocuk ise ailesi çocuğa ait bilgileri görebilir mi?
C1: Dosyaları hekimler ve kurum veri kaynağı olarak kullanır. Hastaya, yakınlarına veya üçüncü şahıslara verilmez. İstendiğinde dosya özeti epikriz (hastayla ilgili teşhis, uygulanan tedavi ve sonuçları gibi detaylı bilgilerden oluşan rapor) gereği şeklinde verilir.
——————————————————————————–
S2: Bipolar bozukluk tedavisi gören çocuk sahibi bir kişi boşanma sürecine girerse çocuğun velayetini alma konusunda hastalığın olumsuz etkisi olur mu? Eğer hastalık döneminde işsiz olması nedeniyle boşanmada velayeti karşı taraf aldıysa hastanın sonrasında velayeti geri alması mümkün müdür?
C2: Evet, hastalık velayeti almasına engel olabilir. Tekrar velayeti almak için bir bilirkişi raporu gerekecektir.
——————————————————————————–
S3: Atak döneminde hastanın aldığı yanlış kararlar ve bunların sebep olduğu maddi zararların yasal olarak telafisi mümkün müdür? (Örneğin, aşırı kredi kartı borcu nedeniyle haczedilen mallar, imzalanan kontratlar, aracını değeri altında satması, dairesini bağışlama).
C3: Hasta, manik dönem sırasında yaptığı harcamaların getirdiği sorumluluklardan kurtulamaz. Ancak, hastalığının farkına varıp bunu kullanarak hastayı zarara uğratanlar varsa hasta dava açıp kayıplarının telafisini isteyebilir. Örneğin, hastanın aracını hastalığı kullanarak değerinin altında satın alan kişiye karşı hasta ‘satış işlemi iptal davası’ açabilir.
——————————————————————————–
S4: Türk Ceza Kanununa göre bipolar bozukluk hastası cezai ehliyete sahip midir? Atak döneminde bir suç işlerse yasal bir istisnai durum var mıdır?
C4: Her hastanın, geçirdiği her bir dönemin ve işlenen suçun üç etken olarak birlikte değerlendirilmesiyle ceza sorumluluğu kararına varılır. Her durum kendisine özgü olacağından genelleme yapılamaz.
——————————————————————————–
S5: Bipolar bozukluk tedavisi gören kişi askere alınır mı? Alınıyorsa, askerlik hizmeti müddetince tedaviyi rahatça devam ettirme açısından sahip olduğu yasal haklar nelerdir, bu yönde özel bir düzenleme var mıdır?
C5: Hastalar, askerlik öncesinde hastalığı ilgili şubeye bildirmelidir. Şube hastayı asker hastanesine sevk eder ve muayene sonucuna göre ilgili karar, ‘askerliğe elverişli’, ‘erteleme’ veya ‘elverişli değil’ şeklinde çıkabilir.
——————————————————————————–
S6: Öğrenci olan bipolar bozukluk hastaları ilaçlar ve ataklar nedeniyle sorumluluklarını yerine getiremediklerinde hastalığın zorlukları nedeniyle madur olmalarını önlemek ile ilgili yasa ve yönetmelikler var mıdır? (örneğin ödevini daha geç teslim edebilmesi, sınavları tekrar alması…)
C6: Öğrencilere hastalık dönemini kolaylaştırıcı esneklik tanıyan bir yasa söz konusu değildir. Ancak hastalığın şiddetli olduğu dönemlerde kayıt dondurma hakkı vardır.
——————————————————————————–
S7: Hastaya uzun bir süre boyunca yanlış teşhis konulmuş (ör: şizofreni), yanlış tedavi uygulanmışsa; ve bir dönem sonra aynı hasta başka bir sağlık kuruluşunda doğru teşhis sonucu daha iyi olduğunu ve yaşam kalitesinin yükseldiğini görürse önceki tıp uzmanlarına karşı yasal hakları nelerdir?
C7: Bipolar hastalara şizofreni, şizofren hastalara bipolar tanısı konulması sık rastlanan durumlardır. Özellikle ilk dönemlerde “yanlış tanının günahı olmaz”. Doğru tanıyı koyan ekip aradan geçen süredeki gidişatı anlayarak öğrenme avantajını kullanmıştır. Eğer ilk tanıyı koyan(lar)ın vijdan muhasebesi yapması isteniyorsa durumu kendilerine aktarmak önerilir.
——————————————————————————–
S8: Hukuki metinlerde pisikolojik rahatsızlıklar için kullanılan “akıl hastalığı” daha uygun bir terimle değiştirilebilir mi?
C8: Akıl hastalığı, psikotik bozuklukları kapsayan bir terimdir. Bu terim, bipolar hastaların psikotik mani ve psikotik depresyon evrelerini de kapsar. Yaşanan deneyimler göstermiştir ki terimleri suçlamak durumu iyileştirmez. Hastaları etiketleyen unsurlar kelimeler değil kişilerdir. Türkiye’de bir dönem “deli değil, akıl hastası” kampanyaları yürütülmüştür. Bugün bu ifade “akıl hastası değil psikiyatrik hasta” şeklinde değiştirilse de bir süre sonra bu terimin de zihinlerde kirlenmesi mümkündür.
——————————————————————————–
S9: Bipolar bozukluk tedavisi gören kişiler istediği her mesleği seçebilir mi, devlet memuru olabilir mi?
C9: Bipolar hastalar mevzuat gereği polis, subay, pilot, kaptan vs. mesleklerini yapamazlar. Memurluk için genel bir yasak söz konusu değildir, çalışacağı işe bağlıdır.
——————————————————————————–
S10: Kişi işe girerken bipolar bozukluk tedavisi gördüğünü söylemek zorunda mıdır, söylemezse ve işveren durumu öğrenip bu nedenle işten çıkarırsa ne gibi haklara sahiptir?
C10: Eğer başvurulan meslekte ‘ruh sağlığının tam olması’ koşulu yoksa söylemek zorunluluğu yoktur. Hasta işe girerken ruhsal hastalığı olmadığını beyan ederse ve ileride işten çıkarılırsa bu çıkarma hasta olduğu için değil, yalan beyanda bulunduğunuz için olacaktır.
——————————————————————————–
S11: Tedavi gören kişi ilaçların yan etkileri nedeniyle görevini tam olarak yapamaz duruma gelirse malulen emekli olması mümkün müdür, bunun koşulları nelerdir? (örneğin on yıllık bir memur öğretmenin el titremesi ve kekeleme gibi yan etkiler nedeniyle ders vermekte zorlanması, vb.)
C11: Öğretmenlik gibi mesleklerde durum hastanın kendisi veya amirinin başvurusu üzerine incelenir. Karar; ‘öğretmenlik yapar’, ‘büro görevi yapar’ veya ‘malülen emeklilik’ olarak çıkabilir. Hastalığın şiddeti ve tedaviye yanıta göre karar değişebilir.
——————————————————————————–
S12: Bipolar bozukluğu olan bir hasta 2022 sayılı kanuna göre maaş alabilir mi, sağlık hizmetlerinden yararlanabilir mi?
C12: Bir kişinin 2022 sayılı kanuna göre maaşa bağlanması için sakat veya malül olması, ayrıca gelirinin olmaması gerekir. Bipolar hastaları eğer geliri yoksa mal müdürlüklerine müracaat edebilirler. Yetkili kurumlara yönlendirilirler. Bipolar hastalar; tedaviyle tam düzelmede %0, kısmi düzelmede %30, tedaviye direnç varsa %70 iş gücü kaybına uğrarlar. Yasa % 40 – 69 arası işgücü kaybını sakatlık, %70 ve üzerini malüllük olarak tanımlar. Bu nedenle bipolar hastanın değerlendirme sonucu iş gücü kaybı %0 ile 70 arasında olabileceğinden maaş alması da hastalığının şiddeti ve tedaviye yanıt derecesine bağlı olacaktır. Diğer bir husus bu hastalık nedeniyle maaş bağlandığında, yılda bir kez kontrole tabi olmalarıdır.
Sosyal, ekonomik ve hukuksal sorunlardan dolayı Ruh Sağlığı Yasası-Çok Geç Olmadan
https://www.change.org/p/ruh-sa%C4%9Fl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-yasas%C4%B1-%C3%A7ok-ge%C3%A7-olmadan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
