27 Şubat 2013 Çarşamba
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-27.02.2013
SÜT KARDEŞLİĞİ Mİ ? GEN KARDEŞLİĞİ Mİ?
Geçtiğimiz akşam, bültenlerde ki bir haberin, önümüzde ki günlerde gündeme oturacağı ve basında uzun süre tartışılacağını düşünüyorum.
Haber de;”8 Mart Dünya Kadınlar Gün”’ünde Sağlık Bakanlığının planlaması dahilinde ülkemizin ilk “anne sütü bankası” İzmir’de açılacak. İlk planda prematüre bebekler süt bankasından yararlanacak” deniyordu.
Tabi hemen ilahiyatçılar bu uygulamaya karşı çıkıyor. Çünkü dinimize göre süt kardeşlerin evlenmesi haram. Bankadan alınacak bu sütlerin ileride bilmeden süt kardeş evliliklerini gündeme getirebileceğini öne sürüyorlar. Bakanlık ise bu konuda sıkı bir kayıt sistemi ile bunun önüne geçebileceklerini açıklıyor.
Burada ilahiyatçıların tartışması beni ilgilendirmiyor. İlgilenmemiz gereken süt kardeşliğimi?, kan kardeşliğimi.?
Yıllar önce basında bir köşe yazısı okumuştum. Bir İlahiyatçımıza sorulan soru;
“Bir gencimiz amcasının kızına gönül vermiş. Nişanlanmışlar.Evliliğe az bir zaman kala aile bireylerinden biri, gencimizin amcası ile süt kardeş olduğunu, dolayısı ile amcasının kızı ile evlenemeyeceğini söylemiş. Bu durumdan çok etkilenen gencimiz intihara teşebbüs etmiş.”
Ve İlahiyatçımızdan yol göstermesi isteniyor. İlahiyatçımızın yanıtı kısaca şu.
“Süt kardeşiyle evlenemeyeceği gibi süt kardeşin çocuğuyla da evlenemez. Dindeki hüküm budur. Bu gencin üzülmesine gerek yok. Belki de böylesi kendisi hakkında daha hayırlıdır. “
Bu makaleyi okuduktan sonra sütün tıbbı olarak ne gibi etkileri olabileceğini araştırmıştım. Hiçbir sonuca ulaşamadım. Fakat kan bağı yani akraba evliliklerinin olumsuz etkileri artık tüm dünyada bilinmektedir.
Akraba evliliği genetik hastalıkların yaygınlığını arttıran önemli etkenlerdendir. Dünya’daki evliliklerin %20’sinden fazlası akraba evliliğidir. Ve toplumdan topluma değişmektedir. İslam dünyasında kuzen evlilikleri kabul görürken, Hristiyan aleminde ise birinci derece kuzen evlilikleri kabul edilmemekte ve Katolik kilisesinin özel iznine tabi tutulmaktadır. İslam alemindeki süt kardeş evliliğinin yasaklanması, hristiyan aleminde ki vaftiz baba ve onun vaftiz çocuğunun da evliliklerinin yasaklanmış olması bu yasakların biyolojik temellere dayanmadığını göstermektedir. Ve ciddi bir tıbbi sorun olup tartışılması gerekmektedir.
Genetik hatadan kaynaklanan yaklaşık 20 bin hastalık olduğu düşünülmektedir.
Yapılan araştırmalarda ülkemizde evliliklerin üçte biri’nin (%29) birbiri ile akraba olduğu görülmüştür. Akraba ile evli olanların % 80’i de kardeş çocuklarıdır. Bölgeler arası dağılımda en düşük oran %20 ile Batı Anadolu’da, en yüksek oran %37 ile Doğu Anadolu’dadır.
Tabi kesin kayıtlar olmadığı için yapılan kısıtlı araştırmalar sonucu elde edilen yaklaşık veriler bunlar.
Bu verilerle akraba evlilikleri sıralamasında Dünya 4.sü olmamız hiçte anormal değil sanırım.
Şu da unutulmamalıdır, kan bağı olmayan evliliklerde aynı tür hatalı geni taşıyan taşıyıcı eşlerin çocuklarında da bu tür rahatsızlıklar görülmektedir. Kan bağı bile bile lades demekten başka bir şey değildir.
Bu konuda MHP Eskişehir Milletvekili Sn.Ruhsar Demirel’in 28 Kasım 2012 tarihinde
‘Ülkemizdeki Akraba Evliliklerine Neden Olan Sosyolojik Etkenlerin İncelenebilmesi, Boşanmalara Bağlı Sosyal, Psikolojik ve Ekonomik Etkilerin En Aza İndirilebilmesi, Toplumsal Farkındalığın Arttırılabilmesi’’ için gerekli önlemlerin alınabilmesi amacıyla” Meclis Araştırma Komisyonu kurulması ile ilgili teklife verilecek yanıtı önümüzdeki süreçte hep birlikte göreceğiz.
Tarihsel süreçte süt anneliğinin çok eskilere dayandığı bilinmektedir. Hatta MÖ 2250 yılında ki Hammurabi yazıtlarında, süt anneden bebeğe fiziksel, duygusal ve zihinsel özellikler geçebileceği, bu yüzden süt anne seçiminde titiz davranılması gerektiği belirtilmiştir.
Genetikle devam edeceğiz.
25 Şubat 2013 Pazartesi
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-25.02.2013
“CHP Yüklendi”
BİR HABERİN ANATOMİSİ – III
Bir haberden yola çıkarak başlayan bu neden-sonuç ilişkisini, sonuçları değerlendirerek sonlandırmak istiyorum.
CHP’nin Pazartesi toplantısının gündemine oturan ve iptal edilen “Ekoloji Kurultayı”nda ki söylemlerin çeşitliliği demokrasi açısından olumlu olsa da, özellikle Bölge halkını ilgilendiren Ergene konusunda ki yaklaşımlar, parti’nin çevre ve insan konusunda ki yaklaşımlarında sonuca gidecek bir bilimsel programları olmadığını göstermektedir.
Toplantının ana fikri Ekoloji Kurultayının amacının Trakya’nın Ekolojisini ve partiyi kullanarak hareketi Trakya’ya sokmak olduğu üzerine kurulmuştu.
Bilimsel olarak otorite ve siyasi boşlukların yeri her zaman doldurulmaya çalışılmıştır. Roma İmparatorluğunun yıkılmasının ardından Feodalizm o boşluğu doldurmuştur. Feodalizmi neden örnek gösterdim, çünkü Avrupa’da Sanayi Devriminden sonra Feodal yapı tamamen yok olduğu halde bizim gibi toplumlarda 21. yüzyılda bile hala gündemdedir. Otoritenin boşluğunu mafya doldurmaktadır. Duvarın yıkılmasından sonra Sovyet Mafyasının boşluğu doldurması gibi.
Bu olaydan ders çıkarmak yerine polemiğe girmek gereksizdir. Çünkü, terörü besleyen güçlerin Trakya’ya girmeye çalışmasında Hükümet’ten aldıkları siyasal gücü bir tarafa bırakırsak, Trakya’da hissedilen bu siyasal boşluğu doldurmak için fırsat kollamalarının göstergesidir. Bu boşluğu hissettiren nedenleri araştırmak yerine, Ergene konusunda maddi ve manevi emek harcanarak ortaya çıkarılan bir belgeseli suçlamak hiçte adil değil sanırım.
Siyasal boşluk konusunda en büyük yanlışlık “Nasıl olsa Trakya Halkı yine bizi seçer” düşüncesinin rehavetine kapılmaktır.
Bu kısa siyasal mesajdan sonra toplantıda söz alan TEMA Lüleburgaz Temsilcisi Sn. Hakan Dedeoğlu’nun “Kim olursa olsun doğru işler yapılıyorsa her yere girip çıkabilir. Biz de ADD olarak Diyarbakır’a gittik. Orası sana ait burası bana ait noktasına gelmemeliyiz. Bizler amaca uygun, doğru niyetlere oturan anlayış ile hareket etmeliyiz’’sözleri doğru işlere yönelmenin zamanının gelip de geçtiğinin göstergesidir sanırım.
* * *
- Bizler, Ergeneyi kurtarmak adına tartışırken, Istranca Dağlarının her metre karesi maden arama ruhsatları ile donatılmışken, Bulgaristan’da Biyosfer rezerv alanı olan bölge, bizde maden, taş ve mıcır rezervi olarak kullanıma açılmaktadır. Faaliyete geçen taş ocaklarının, yer altı su kaynaklarını kurutacağı bilimsel gerçeği ortada iken, acaba on yıl sonra kirli bile olsa bir Ergene bulacak mıyız? Bu konuda çalışmalarınız var mıdır?
-Trakya’nın en önemli Doğal Varlıklarından olan 2,720 metrelik Dupnisa Mağarasının sulu mağara önleri ve kuru mağara çıkışına kadar olan sadece 400 metrelik bir kısmının Doğal SİT alanı olması ve çok yakınında açılmak istenen Mermer Ocağının doğal yapıyı bozacağı bilimsel gerçeği karşısında ki çalışmalarınız var mıdır ?
-Dupnisa Mağarasının geri kalan bölümünde dereler, göller ve yarasalarla birlikte bir ekosistem mevcuttur.. Ekosisteme can veren Balaban Dere üzerinde yapılması planlanan (Hidroelektrik Santrali) HES ile bölgede ki endemik türler ve eko sistem telafisi mümkün olmayacak tahribatlara neden olacaktır. Istrancalar daki tüm dereler bentler ve barajlarla donatılarak kaybedilmişken, özgür akan son dere olan bu dere kurban mı edilecektir ?
-Daha 2009 yılında İstanbul’un kent içinde kalan sanayi tesislerinin taşınması sinyali yeniden gündeme gelmiş olup, Ulusal Basında ve Gazetemiz Görünüm’de çıkan haberlerde bu Sanayi Tesislerinin Ergene Havzasında kurulacak Organize Sanayi Bölgelerine taşınması gündeme gelmiştir. Bu konuda ne yapmayı düşünüyorsunuz ?
- Çevre konusunda ve direkt halkı, insanı ilgilendiren sorunlarda tarafınıza ulaştırılan öneri ve destek taleplerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Trakya’yı -İstanbul’un arka bahçesi olmaktan kurtarmak - için Avrupa’nın en büyük Longozu olan İğneada gibi, Ramsar Sözleşmesi çerçevesinde – yine tartışılacak farklı bir konu olan - uluslararası düzeyde koruma altına alınmasını mı bekleyeceksiniz ?
Unutulmamalıdır bunları önlemek Hükümet olmayı gerektirmektedir. Hükümet olmak için de sadece Trakya da değil Ülkemizin her karış toprağında yapılan çevre ve insan tahribatlarına karşı duyarlı olmak, halkın yanında olmak, halkı bilgilendirmek, akademisyenler , bilim camiası ve Sivil Toplum Örgütleri ile iç içe ortak çalışmalarla torunlarımızdan miras kalan bu ülkeyi devraldığımız gibi çocuklarımıza bırakmak için güçlü, duyarlı ve rehavet içinde olmamanız gerekmektedir.
Heyhat geçtiğimiz günlerde yaptığınız “ilke odaklı toplantıda” alınan kararı okuyunca ülkemin geleceği açısından sol mememin altında ki cevherin son umut kırıntıları da gittikçe sönmeye başladı.
Nasıl sönmesin ki; toplantıda alınan trajikomik karara bakarak, yorumları sizlere bırakıyorum.
“Önümüzdeki seçimlerde adayların hangi yöntemle belirleneceğine Ankara değil biz karar verelim.”
Parti içi demokrasinin önemine inanan biri olarak bu kararın ne kadar demokratik olduğu bile tartışmalı.
Gerçek demokrasi delege sultasını yok edip tüm parti üyelerinin oyları ile adayların seçilmesidir.
23 Şubat 2013 Cumartesi
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-23.02.2013
DÜŞÜMDEKİ UÇURTMA
Sosyal Sorumluluk çerçevesinde, bugün yazı günüm olmadığı halde elime ulaşan duyuruyu, duyarlı kamuoyu için köşemde paylaşıyorum.
“Hayaller, serbest bırakıldıkları ölçüde özgürdürler…”
Duchenne Muscular Dystrophy (DMD)…
Tedavisi mümkün olmayan bir hastalık tarafından bedenleri kuşatılmış, köylerin, kentlerin ve kasabaların ücra köşelerine hapsolarak unutulan insanlar... Sadece erkek çocuklarda ortaya çıkan bir hastalık. Distrofin üretemeyen kaslarının mücadelede yenik düştüğü; yaşamları, kendi iradeleri dışında, doğanın haksız adaletinin bir tecellisi olarak kısaltılan, hayatın dokunmayı unuttuğu çocuklar... Ve onların “hastalık taşıyıcısı” olarak suçlanan; bunu kader bilerek sineye çekmiş, yüreği burkuk, boynu bükük anneleri. Birer hastalık taşıyıcısı adayı olan genç kızların aşka ve sevdaya dair hayalleri…
İşte bu hayallerin izini sürerken, adına “hasta” denilerek yok sayılmış, varlıkları unutulmuş insanların, zaman zaman dramdan trajediye dönüşen yaşamlarına dokunmaya çalışmak… Bu dokunuşla birlikte, içinde yaşadıklarını unuttukları kentlerin tarihine onlarla birlikte yolculuklar yapmak... Ve sonuçta düşlerimizdeki uçurtmayı gerçeğe dönüştürmek…
Çekimleri Diyarbakır, Batman ve Van illerinde yapılan ve DMD hastalığıyla ilgili dünyada bir ilk olan Düşümdeki Uçurtma filmi bize, hayallerimizi serbest bırakabildiğimiz ölçüde özgür olabileceğimizi hatırlatan bir umut filmi.
Saygıdeğer basın mensupları ve duyarlı kamuoyunun dikkatine;
Yönetmenliğini Gülsün Sarıoğlu’nun yaptığı ve Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’nin destekleyici olduğu Düşümdeki Uçurtma belgesel filminin galası 25 Şubat 2013 Pazartesi günü Cemal Reşit Rey Salonu’nda yapılacaktır.
Filmin tanıtımı ve içerdiği hassas mesajların topumla iletilmesinde önemli işlevi olacağına inandığımız değerli katılımlarınız bizlere onur ve güç verecektir.
Gala programı (25 Şubat 2013, Pazartesi)
Cemal Reşit Rey Salonu, Harbiye, İstanbul
19.30 : Kokteyl
20.00 : Açılış konuşması
20.30 : Müzik - Şiraz müzik grubu
21.00 : Düşümdeki Uçurtma
21.35 : Ekiple Söyleşi
22.00 : Kapanış konuşması, Prof.Dr.Coşkun Özdemir/Kasder
Filmin künyesi
Yönetmen : Gülsün Sarıoğlu
Genel Koordinatör : Yusuf Nazım
Yardımcı yönetmen : Serdar Aydoğdi
Görüntü Yönetmen : Emre Karadaş
Kurgu : Adil Yanık & Buğra Dedeoğlu
Yapımcı : Eray İlkinönü & Gülsün Sarıoğlu
Seslendirme : Bahtiyar Engin
Müzik : Aynur Doğan, İbrahim Maalouf, Yasin Kayırtar
Sponsorlar
- Şişli Belediyesi
- Dıyarbakır Belediyesi
- Batman Belediyesi
- Van Belediyesi
- Flare Işık
Destekleyenler
- Türkiye Kas Hastalıkları Derneği
- Kasder-Hasta Gönüllü Ağı (Hasgap)
- Sunay Akın
Danışmanlar
- Prof.Dr.Coşkun Özdemir
- Prof.Dr.Piraye Oflazer
- Prof.Dr.Nebahat Taşdemir
- Psikolog Yunus Emre Ayna
22 Şubat 2013 Cuma
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-22.02.2013
“CHP YÜKLENDİ”
BİR HABERİN ANATOMİSİ - II
Necla Demirci’nin kaleminden Gündöndü Belgeselinin Hikayesi ;
“Ergene’yi seçme nedenim tesadüf değil. 20 yılımı Trakya’da geçirdim. Aslen Ağrılıyım. İstanbul’a 2001’de yerleştim ailem de buraya geldi. 2011’de Taksim’de bir çevre eylemi vardı. O zaman Uzunköprü ile bağlantı kurduk. Belediye başkanı da eski arkadaşımdır ve Ergeneyi’de anlatalım dedim. Bunun sonucunda 100 kişilik bir eylemci grubu geldi Taksim’e. Ve İstanbul’daki arkadaşlarımızla alanda 400 kişi olduk.Sonrasında da Ergene medyanın gündemine oturdu ve o zaman birçok kişi Ergene’yi sormaya başladı. Üstelik soranlar ekolojist insanlardı. Ergene nerede, ne durumda, denmeye başlandı. Birkaç arkadaşımla konuşup bir platform oluşturma ihtiyacı hissettik ve toplantılar sonucu Ergene İnsiyatifi olarak bir birlik oluşturduk. Ergene inisiyatifi şöyle bir çağrı yaptı;herkes kendi siyasi dükkanından çıksın,ortak bir platformda ortak sorunumuz olan Ergene için enerjilerimizi ve mücadelemizi birleştirip,sorunun çözümüne yönelik ortak çalışmalar yapalım...Trakya ile daha ileriden ilişki geliştirmeye başladık ve ağırlığı İstanbul üzerinden değil Trakya’ya daha çok giderek çalışmalar yürüttük.
Uzunköprü’de yapılan bu eylem sonrasında arkadaşlarım “Görmesek hayal bile edemezdik” demişlerdi. O gün nehrin halini görünce bir belgesel yapmaya karar verdim.
Bölge 8000 yıllık tarımsal kültüre sahip. Ayçiçeği cenneti, Gündöndü ismi de buradan geliyor. Türkiye’nin ayçiçeği ihtiyacının yüzde 70’i, çeltiğin yüzde 50’i, buğdayın yüzde 10’u buradan karşılanıyor. 5000 adet sanayi kuruluşu var. 1.5 milyon insan yaşıyor. Sanayi kuruluşlarının 5 milyon metreküp su kullandığı söyleniyor. Bu havzadaki kirliliğinin yüzde 75’ini sanayi kuruluşlarının yarattığını devlet söylüyor ve aynı devlet, bu kuruluşların yüzde 80’nin de kaçak olduğunu söylüyor. Bölge gıda zinciri içersinde çok fazla kanser riski taşıyor. Bu ürünleri bütün Türkiye tüketiyor. Önce havza halkı sonra tüm Türkiye zehirleniyor.
3 yıl sürdü çekimler.İki kişilik ekiptik temelde, bazen yerel halktan günlük destek verenler oldu. Başlangıçta bir iki yere destek için başvurdum sonra sanayi kuruluşlarından destek vermek isteyen olunca kendim yaptım. Sonuçta sistemin mahvettiği bir şey için yapıyorsunuz ve sistemden destek alırsanız ne kadar samimi olabilirsiniz. Ama belediyelerin her aşamada destek vermesini isterdim ama bu mümkün olmadı. Halk inanılmaz sahiplendi. En çok istediğim şey deşarj noktalarını çekmekti ve beni oralara asla yalnız göndermediler. Çünkü buralar gözden uzak noktalardı. Her şeyi çok gerçek tariflediler. Zaten belgesel onların dilinden anlatılıyor. Tabii köstek olanlar da oldu ne de olsa 5000 sanayi kuruluşu var. Çekim esnasında müdahaleler oldu, takipler oldu. Hatta Çorlu da çok erken bir saatte bir köprü üstünde çekim yaparken polis geldi yanımıza ve sizi bekleyeceğiz dediler. Çünkü her şey olabilir bir kamyon gelip sizi ezebilir dediler. Kirlilik nedeniyle onlar bile bir an önce görev süresini doldurup oradan gitmek istiyorlar. Bir gazeteci arkadaşımın çok yakın bir arkadaşı ile tanıştım sadece orada fotoğraf çekip gazetede yayınladığı için bir tarlaya götürüp dövülmüş. Darp edilmiş fotoğraflarını göstermişti bana.
Çekimler esnasında işçilerle karşılaştığımda şoka uğradım. Elleri kolları kopmuş işçiler, tırnakları düşmüş, astım, bronşit olmuş işçilerle karşılaştım. Çarşıda oturun, karşıdan gelen kişilere bakın kimlerin deri sanayin de çalıştığını anlardınız. Bir kere sarhoş gibi yürüyorlar, ten renkleri çok farklı, gözlerinin altı mosmor. Çok sağlıksızlar, oturup konuştuğunuz da cümle düşüklükleri cümle kuramama halleri dikkat çekiyor. Bir nehrin kirliliği ile yola çıkmıştım, sanayi kuruluşlarının doğayı kirletmesiyle çiftçinin elindeki toprağın el değiştirmesiyle, nehirde yaşayan 12 çeşit balığın yok olmasıyla, yediğimiz gıdaların zehirli olmasıyla yola çıkmıştım. Bambaşka bir şeyle karşılaştım. Büyük bir işçi sömürüsüyle karşılaştım. Sonra bu insanların bu bölgede fabrikalarla iç içe yaşadığını gördüm. Yani önce zehri soluyan kesim işçi kesimi ve aileleri ile birlikte yavaş yavaş ölüyorlar. Ergene geçtiği her yerde cinayet kokusuyla geçiyor. Ve kapitalizmin pisliği her yerde buram buram kokuyor. İşçilerde o kimyasallarla bir arada yaşıyor. Yılın altı ayı çalışıp altı ayı iş bekliyorlar. Sendikasızlar, örgütsüzler. Aileleri var ve korktukları için kamera ile çekim yapmamı istemiyorlardı. İstihdam adı altında asgari ücret ve daha da altında işçi çalıştırıyorlar. Burada 262 milyon dolarlık bir kürk sektörü dönüyor. Yani hayvanları da kürkleri ve derileri için vahşice katlediyorlar.
Belgesel için pirinç, ayçiçeği ve buğday tahlilleri ile ilgili sonuçları çok istiyordum ama saklanıyordu, su tahlili yaptıramadık. Kimse yapmak istemiyordu. Trakya’da belli kurumlardan bunu istedim ama alamadım ve bizim ürünlerde ağır metal yok ithal ürünlerde var denildi. Sonrasında belgeselin danışmanı da olan Sn.Dr.Yavuz Dizdar aracılığıyla bu tahlilleri yaptırdım. Ağır metaller Pirinç, buğday ve ayçiçeğinde, gıda tüzüğünde toksisite yaratan değerlerden 8 kat fazla bulundu. Ayçiçeğinde Kadmiyum 2 kat fazla bulundu. Resmi kaynaklar, kanser özellikle akciğer kanserinin Türkiye ortalamasının üzerinde olduğunu söylüyor ama gıda ürünlerindeki sonuçlara rağmen hükümet bunu alkol ve sigaranın yoğun tüketilmesine bağlıyor.
Belgeseli ilk önce Çorlu Velimeşe köyünde gösterim yaptık. Çiftçilerin organizasyonuyla oldu.
Ardından 5 Haziran 2012 günü Kırklareli Belediyesi’nin katkılarıyla TMMOB,KESK,TEMA ve TABİP ODASI tarafından ortaklaşa hazırlanan “Çevre ve Sağlık” konulu Panel’de izlendi.
Ayrıca çekim aşaması henüz bitmişti ki Marsilya 6. Alternatif Su Forumu’na davet edildik. Çiftçi Sendikaları Başkanı Abdullah Aysu aracılığıyla biliyorlardı belgesel çektiğimizi ve 30 dakikalık bir versiyonunu gösterdik. İnanılmaz ilgi gördü. 30 dk’lık versiyon sonrası 70 dk’lık bir versiyon daha hazırladık. Çeşitli festivallere bu iki versiyonu da gönderdim. İstanbul Film Festivali’nde de 22 Şubatta gösterilecek ve ilk Türkiye gösterimi olacak. Mümkün olduğunca çok kişinin gelmesini, izlemesini isterim. Kamuoyunda gündem de tutmak ve duyarlılığı artırmak için önemli.
17-24 Mart 2013 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 24. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde yarışacak kısa ve belgesel filmler arasına da girdi.”
20 Şubat 2013 Çarşamba
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-20.02.2013
“CHP Yüklendi”
BİR HABERİN ANOTOMİSİ-I
Son haftalarda siyasal anlamda Lüleburgaz çalkantılı bir süreç yaşadı.
Bu süreç kısaca şöyle.
Halkların Demokratik Kongresi Trakya Meclisi organizasyonu ‘’Ekoloji 2013’’ kurultayına CHP TBMM çevre komisyonu üyesi de olan Tekirdağ Milletvekili Emre Köprülü, İstanbul Milletvekili Melda Onur ve BDP Milletvekili Sebahat Tuncel konuk konuşmacı olarak davet ediliyorlar.
Tabi olay siyasal da olunca kulisler yapılmaya başlanıyor, karşılıklı suçlamalar filan derken kurultay iptal ediliyor.
Bu haberi köşeme taşımamın nedeni siyasal boyutunu irdelemek değil. 12.02.2013 tarihinde CHP İlçe örgütünün yaptığı basın açıklamasındaki çevreci(!) yaklaşımları masaya yatırmak. Ve emeğe saygının yok sayıldığı zihniyeti irdelemek. Basın açıklamasında fikir sahibi olmadan bilgi sahibi olmanın yansıtıldığı çok güzel bir akıl tutulması örneği sergileniyor. Ve de etik olmayan , bir bayanın diğer bir bayana yaklaşımı ki hem üzücü hem de düşündürücüdür.
Yazdığım ilk yazı -“Istranca Su Projesi” ile ilgilidir ki- Bilim ve Ütopya Dergisinin Ocak 1996 sayısında yayınlandı. Daha sonraki yıllarda yazılarımı 2000 yıllarına kadar gazeteniz “Görünüm”’e taşıdım ki direkt Trakya’mızı ilgilendirdiği için bir yerde destek aramaktı amaç.
17 yıl önceki ilk yazımda Istranca Su Projesinin mimarı siyasetçinin telefondaki sinirli bir şekilde ifade ettiği sözler – ki daha sonraları birkaç yazımda da aynen yazdığım gibi - “Kardeşim bir İstanbul için bin Trakya Feda olsun” zihniyetinin hala değişmediğini görmek Ergene’nin kurtarılması konusundaki siyasal çabalarla nereden nereye gelindiğini göstermektedir ! Genellikle tek bir konuya yoğunlaşmadan geneli irdelemeye özen gösteriyorum.
Sadece Ergene değil “Trakya’yı Kurtaralım (mı) ? olmalı çabamız.
Bunu da tartışacağız ama şimdi gelelim konumuza…..
Basın açıklamasında Karamusul CHP delegesi Sn. Gürcan Kırım söz alarak şunları söyledi; ’’Bu konu ile alakalı bize sürekli telefon ettiler. Bizim kesinlikle Ergene İnisiyatifi ile alakalımız yoktur. Biz Ergene platformu tamamen STK’lardan oluşan bir yapıyız. Ergene İnisiyatifi kurulmadan önce Necla Demirci diye bir bayan ortaya çıktı. Ergene ile alakalı bir belgesel yapmak istediğini söyleyerek bizimle irtibata geçti. Bizde kendisine Ergene’nin sorunlarını anlattık. Ancak daha sonra Necla Demirci adlı bayan Ergene İnisiyatifi diye bir oluşum ile ortaya çıktı. Bu kişiler Trakya’nın ekolojik hareketini kullanarak Kürt meselesini Trakya’ya taşımak istiyorlar. Bizim CHP olarak buradaki duruşumuzu ulusalcı ve devrimci bir duruştur. Faşistlikle kesinlikle alakası yoktur’’ diyor.
“Ergene İnsiyatifi ile alakamız yoktur Biz Ergene Platformu tamamen STK’lardan oluşan bir yapıyız” deniyor ama Ergene Platformu’nun internet sitesinde Destekleyenler kısmında Çorlu Ergene İnsiyatifi’nin bulunması acaba bir rastlantımıdır ?
“Necla Demirci diye bir bayan ortaya çıktı” !
Ortaya çıkan Necla Demirci diye bir bayanla! 2010 yılı sonlarında tanıştım. Çevre ile ilgili olduğu içinde söz konusu belgesel konusunda birkaç dostla uzun uzun oturup konuştuk. Ve o dönemde tüm Trakya’daki çevre örgütleri, siyasal örgütlerden destek arayışları içinde idi. 293 Km’lik uzun bir yolu vardı. Belgesel çekimlerine başlandığında Ergene’nin kaynaklarına ulaşım konusunda rehberlik ederek az da olsa belgesele katkımdan dolayı onur duyuyorum.
Ve 2012’nin sonlarına doğru “GÜNDOĞDU-Bir Nehrin Hikayesi” adlı belgeselin bittiği ve gösterim için salon bulmak konusunda yepyeni bir çabanın içine girildiğini öğrendim.
Bu basın açıklamasını okuduktan sonra Necla Demirci adlı bayanla ! telefonda görüştüm. Ve onun yazılı açıklamalarını da bir daha ki yazıma bırakıyorum.
Konu uzun, bunları polemik yaratmak için yazmıyorum. Önerilerde sunacağım ya da sunduğum sonuçsuz önerileri paylaşacağım çevre ile ilgili olarak.
Trakya’da salon bulamayan ve destek alamayan “GÜNDOĞDU” belgeselini izlemek isteyen Trakya Halkımız için Duyuru :
“Trakya’ da uzun yıllardan beri süregelen ve bölgenin sosyal, ekonomik ve ekolojik sistemini alt üst eden bir soruna dikkat çeken ve !F İstanbul 12.Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nde gösterilecek olan “GÜNDÖNDÜ : Bir Nehrin Hikayesi” belgeselini birlikte seyredelim...
Nejla Demirci
Yönetmen
Yer : Fitaş Sineması 4.Salon
Tarih : 22 Şubat 2013
Saat : 17:30”
18 Şubat 2013 Pazartesi
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-18.02.2013
SAĞLIKTA MERKEZİ SİSTEM - II
“ Kendine, Devrimin ve devrimciliğin çeşitli ve yaşamsal görevler verdiği
Türk vatandaşının sağlığı ve sağlamlığı,
her zaman üzerinde dikkatle durulacak ulusal sorunumuzdur.”
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
15.02.2013 tarihli yazımın yayınlandığı gün yazımda bahsettiğim 663 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi (AYM) ,CHP’nin açtığı dava üzerine 700 bine yakın sağlık çalışanını yakından ilgilendiren 663 sayılı “Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşların teşkilat ve görevleri hakkında KHK’nın” iptal istemini karara bağladı. AYM, yedi madde ve fıkralarıyla ilgili önemli iptal kararları verdi.
İptal edilen 7 maddeden biri olan “BAKANLIĞIN VERİ TOPLAMA İŞLEME VE PAYLAŞMA YETKİSİNE İPTAL” ininde bulunması sevindirici.
Yüksek Mahkeme, bu maddenin iptal kararını anayasanın özel hayat ve kişisel verilerin gizliliği maddelerine dayandırarak vermiş.
Tabi ki Hükümetin daha önceden de yaptığı gibi, suni gündemler yaratıp bu tür önemli kararları geçirmeye çalışması, Yüksek Mahkemenin iptali ya da ilgili kuruluşların tepkisi ile karşılaşınca geri adım atması ardından bir iki cümle değişikliği ile aynı kararnamenin geçmesi yaşamadığımız durumlar değil. Dolayısı ile bu kararnamenin iptali ile rehavete kapılmak bence yersiz. Dolayısı ile biz yazmaya devam edelim.
* * *
İnternetin ortaya çıkış yıllarında Almanya’da hekim olan bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim. Hekim arkadaş akşamları eve geldiğinde bilgisayarının başına oturup birkaç saat çalışmasına devam ediyordu. Nedenini sorduğumda aldığım yanıt şu idi;
- Kendi branşımda ki hekimler karşılaştığımız yeni tanı ve tedavileri burada paylaşıyoruz, tartışıyoruz. Bu hasta ülkenin bir başka yerine gittiğinde orada ki hekim bu bilgiler ışığında tedaviye devam edebilmektedir.
Tabi burada bir başka konuda gündeme gelmektedir. Sivil Toplum Örgütlenmesi ve önemi.
İnternet teknolojisinin yeni yeni gelişmeye başladığı bu dönemde bu işlevsel birliktelik tamamen o branşta ki hekimlerin bir organizasyonu.
Yine 13.02.2013 tarihli “Sağlıkta Süreklilik” başlıklı makaleme bir katkıda Psikiyatr Doç.Dr. Ece Orhon’dan geldi.
“Hasta takibinde ki süreklilik ileri teknoloji kullanan özel hastanelerde başarıldı. Örneğin Acıbadem Grubunda gelen hasta ilk başvurusundan itibaren kendi bilgilerine ulaşabilir hekimi süreci görebilir. Hasta bilgilerine süreklilik kaydı yapılarak hekim değişse de ulaşılabilmeli bu konu çok çok önemlidir. Özellikle de ruhsal hastalıklarda.”
Bu iki anekdot ışığında çok önemli olan sağlıkta süreklilik ve bilgiye ulaşım konusunda acaba meslek odaları, dernekleri, konu ile ilgili sivil toplum kuruluşları hükümetlerden önce bu konuları ele alarak, akademik incelemeler sonucunda raporlar yayınlayamazlar mı ?
Tabi ki bu tür raporların yayınlanması da yetmiyor.
Okuma oranlarının düşüklüğü, eğitimin yetersizliği, siyasilerin duyarsızlığı sonucunda sağlıktaki bu yaptım-oldu modelinin aksaklıklarının halka ulaştırılması konusunda meslek odalarına belki de daha büyük görevler düşmektedir. Bu bilimsel çalışmaların halka ulaştırılmasında teknolojik olarak değil de paneller, toplantılarla bilgilendirme yapılması daha etkili olacak kanısındayım.
15 Şubat 2013 Cuma
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-15.02.2013
SAĞLIKTA MERKEZİ SİSTEM-I
Sağlıkta sürekliliğin önemine geçen yazımda değinmiştim. Özellikle beyinsel rahatsızlıklarda konu daha da önem arz etmektedir.
Bunun için kişisel sağlık bilgilerinin belli bir merkezde toplanması çok önemlidir. Tabi bunu yaparken Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 8. maddesinde belirtilen özel hayatın gizliliğinin korunmasını ihlal etmemek gerekmektedir.
Özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) AİHS’nin 8.maddesinin esas amacının “kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı bireyi korumak” olduğunu belirtir.
Ayrıca Anayasanın 20. maddesinde belirtilen ve koruma altına alınan hakların ve güvencelerin işlemez hale getirilmemesi gerekmektedir.
Yine tıbbı verilerin korunmasına dair 97/5 sayılı Avrupa Konseyi Tavsiye Kararının 5.6. maddesinde de sağlık verilerinin korunmasına istisna getirebilecek haller Kanunla yapılmak ve demokratik bir toplumda zorunlu olmak ön koşulu getirmektedir.
Hükümetlerin işin kolayına kaçarak Kanunlarla düzenlenmesi gereken konuları Kanun Hükmünde Kararnamelerle kotarmaya çalışması yukarıda değinilen Anayasal hak ve özgürlüklerin kısıtlanması hastaya yararından çok özel hayata bütünüyle müdahele etmesi sonucunu doğurmaktadır.
Bunun en son örneği 2 Kasım 2011 tarihinde yürürlüğe konulan 663 sayılı Sağlık Bakanlığı Ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin “Bilgi toplama, işleme ve paylaşma yetkisi” başlıklı 47. Maddesi’dir.
Bu maddeye göre “Bakanlık ve bağlı kuruluşların, mevzuatla kendilerine verilen görevleri, e-devlet uygulamalarına uygun olarak daha etkin ve hızlı biçimde yerine getirebilmek için, bütün kamu ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarından; sağlık hizmeti alanların, aldıkları sağlık hizmetinin gereği olarak ilgili sağlık kurum ve kuruluşuna vermek zorunda oldukları kişisel bilgileri ve bu kimselere verilen hizmete ilişkin bilgileri her türlü vasıtayla toplamaya, işlemeye ve paylaşmaya yetkili” kılınmıştır.
Kamu ve özel bütün sağlık kuruluşlarının toplayıp merkezi sisteme elektronik ortama göndermekle yükümlü tutulduğu bilgiler yalnızca bildirimi zorunlu hastalıklara ilişkin bilgileri içermemektedir. Bunların yanı sıra istenen bilgiler içinde; bütün kimlik, adres, iletişim bilgileri, hamilelik testleri, sağlık geçmişi, özürlülük durumu, medeni hal, alkol-madde-sigara kullanımı, iş, meslek, öğrenim durumu, gelir durumu, hastalık şikayetleri, hastanın öyküsü (anemnezi), bütün tetkik sonuçları, tetkik istenen kurumlar,15-49 Yaş arası kadınların, doğum, düşük türü ve sayıları, kadın sağlığı İşlemleri, kullanılan aile planlaması yöntemi, gebelik tespiti sonuçları, son adet tarihi, babanın kan grubu, gebe olduğu tespit edilmiş olsun ya da olmasın, doğum ya da düşükle sonuçlanan tüm gebelikler, ağız ve diş sağlığı ile ilgili tüm koruyucu hekimlik, teşhis ve tedavi işlemleri ve daha pek çok bilgi yer almaktadır.
Bu KHK’nin Anayasaya ve insan hakları sözleşmelerine aykırılığı tüm gerekçeleri ile birlikte Türk Tabipler Birliği (TTB) ve Türk Psikiyatri Derneği (TPD) internet sayfalarında teferruatlı olarak anlatılmaktadır.
Paran Kadar Sağlık zihniyeti ile hareket eden ve giderek genel sağlık sigortasının kapsamının daraltılarak, insanların özel sağlık poliçeleri almaya zorlandığı günümüzde, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından 11.07.2012 tarih ve 28350 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe konulan 'Genel Sağlık Sigortası Verilerinin Güvenliği Ve Paylaşımına İlişkinYönetmelik'te bulunan kimi hükümler bu bilgilerin özel kişi ve kuruluşlarla sözleşme karşılığı paylaşılabileceği düzenlenmiştir.
Bunun sonucunda özel sigortalar Bakanlıktan alacakları bu bilgiler ışığında kişiye poliçe satmayacak yada daha yüksek fiyatlarla poliçenin maliyetini arttırabilecek uygulamalarla karşı karşıya kalınabilecektir.
Sağlık Bakanlığı tarafından toplanacak bu verilerin gizliliğinin nasıl sağlanacağı da belirtilmemiştir.
Bu durumun toplumsal olarak daha hassas olan ve bu satırların yazarının hassasiyetle üzerinde durduğu Psikiyatri alanında daha vahim sonuçlar doğurması ve kişilerin sağlık hakkına erişimden çeşitli endişelerle kaçınmaları sonucunu da doğuracaktır.
Bu kararname Tıbbi Deontoloji Tüzüğü’nün 4. Maddesinde düzenlenen sır saklama yükümlülüğü kapsamında “hastalarına ilişkin sırları açıklamayacaktır”, maddesine aykırı olarak hekimleri de özel hayata yönelik bu müdahele de aracı olmaya zorlamaktadır..
Konuya örneklerle devam edeceğiz ….
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
