30 Ocak 2013 Çarşamba
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-30.01.2013
ERGENLİK VE SERBEST KIYAFET
Yazılarıma başlarken gündem hakkında yazmamayı hedef aldığımı belirtmiştim. Fakat gündem; yazdığım konularla ilgili ise tabi ki yazmadan olmuyor. Hoş , aslında çok değişken olan ülke gündeminden de kalktı yazacaklarım. Çünkü ben yaptım oldu bitti mantığının en güzel örneklerinden biri. Yönetenler uyguladı, aydınlar, siyasetçiler tartıştı ve kapandı, artık onlar için yeni gündemleri yaratma ve tartışma dönemi başladı.
Bu ülkenin geleceğini kuracak gençlerin, sağlıklı yetişmesi kime ne. Dünya dönüyor, yaşam devam ediyor, bizlerde o dönemleri yaşadık bize kim yardım etti. Benden sonra tufan, gelecek sağlıklı toplumu kurmak benim neyime, gündemi tartıştım ama halk anlamadı, ben ne yapayım söylemi.
Tartışmak istediğim okullardaki serbest kıyafet yönetmeliği. Öncesinde bu zorlu geçiş döneminde laf söz dinlemez, isyankar, öfkeli, sinirli, inatçı, ailesi, öğretmenleri, otorite ile sürekli çatışan ergenlik nedir ona bakalım.
Psikolog Nur Gezek şöyle tanımlamış. “Ergenlik; fiziksel ve ruhsal değişimin en hızlı olduğu, bu fiziksel ve hormonal değişimin bireyi etkilediğini, ruhsal karmaşanın da bu etkilenme sonucu en üst seviyede olduğu gelişimin önemli bir dönemidir. Bu dönemde ergen bedensel olarak değişimlere adapte olmaya çalışırken cinsel kimliğiyle ve sosyal rolüyle artık yetişkin olmaya ilk adımları atmıştır. Yetişkin olmak bir birey olarak kendisine özgü bir kimlik ve kişilik geliştirmek demektir. Artık ne çocuktur ne de gerçek bir yetişkin. “
Tam bir fiziksel ve ruhsal kaos ortamı.
Eğitimcilere, pedagoglara, sosyologlara kısacası konunun uzmanlarına danışılmadan uygulamaya sokulan serbest kıyafet uygulaması için dönemin Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer bakın neler söylemiş.
“Her gün sabahleyin kalktığınızda, standart bir şeyi giyip, otoriter olarak bizim ‘şunu giyeceksiniz’ diye söylediğimiz bir işi yapmaktansa, kendi başınıza hangi gün hangi elbiseyi giyeceğinize karar verirseniz, karar verme kabiliyetleriniz daha çok gelişir. Kendi başınıza ayakta kalma gücünüz artar. Söylenenlerin çoğu dedikodu hiç kafanızı yormayın.”
Evet hiç kafamızı yormayalım. Sn. Eski bakan ergenin karar verme kabiliyetini geliştireceğini söylüyor. Acaba öyle mi bu kararı ergen mi veriyor. İşte bir araştırma;
Erciyes Üniversitesi Develi Meslek Yüksek Okulu Çocuk Gelişimi Programı Öğretim Görevlisi Raziye Pekşen Akça, ergenlerin giyim tercihleri üzerinde etkili olan faktörleri belirlemek amacıyla alt ve üst sosyoekonomik gruplar arasında araştırma yaptıklarını söyledi.
Sn.Akça, şöyle devam ediyor:
“Araştırma kapsamında ergene ‘giysi seçerken önceliğin nedir’ diye sorduk. Dediler ki ‘kişisel zevklerim, arkadaşlarımın zevkleri, ailemin zevkleri ya da dini inanışlarım.’
Bu bilimsel araştırma uygulamayı devreye sokanların amaçlarının ne olduğunu çok güzel yansıtıyor.
Yine konu hakkında Euronews’a konuşan Çocuk-Genç ve Erişkin Psikiyatrı Prof.Dr. Bengi Semerci okul kıyafetinin gerekli olduğunu belirtiyor:
Semerci’ye göre okul kıyafetinin pek çok işlevi var. Öncelikle, “okul forması çocuğun okul çocuğu olduğunu ve okul tarafından sahiplenildiğini, aranabileceğini gösterir ki bu da çocuğu dış tehditlerden koruyucudur.Okul saatlerinde dışarda olduklarında dikkat çekerler, araştırılırlar.Kötü niyetli kişiler de çocuğun aranabileceğini,bir yere ait olduğunu fark eder.İkincisi okula ilişkin bir forma çocuğun okulla bağını güçlendiren, aidiyet duygusunu geliştiren bir simgedir.” Serbest kıyafet uygulamasında kimin öğrenci olduğu kimin olmadığı çok da anlaşılamayacağından bu durum öğrencilerin güvenliği açısından önemli bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Profesör Semerci “Çocukların kıyafetleri arasında oluşacak her türlü farklılık (marka, renk, biçim vs) onlar arasında gruplaşmalara ve ilişki sorunlarına yol açabilir.Bu sadece sosyoekonomik farklılığa bile bağlı değildir. Ailelerin düşünceleri, inançları, seçimleri, hırsları çocukların kıyafetlerine yansıyarak onlar arasında ayrımcılığı arttırır” derken, çocukların kendi aralarında şimdi bile dış giyime bakarak “tikiler ve ezikler” gibi ifadelerin kullanıldığını hatırlatıyor.
Serbest kıyafetin aile içinde gerilime de yol açabileceği de ayrı bir konu. “ Kıyafet seçimi, ailelerle çocuklar arasında yeni bir çatışma alanı oluşturur. Maddi nedenlerle ya da kendi kuralları nedeni ile çocuğun kıyafetini belirleyen aile ile, diğer arkadaşlarına benzemek isteyen ya da farklı olmak isteyen çocuk ciddi çatışmalar yaşayabilir. Aile ve çocuk arasındaki tartışmalar artabilir. Özellikle ergenlik döneminde cinselliği vurgulayıcı kıyafetler, belli görüşleri, duyguları simgeleyen kıyafet seçimleri hem giyen gencin gelişimini, hem diğerlerini olumsuz etkileyebilir ve gençleri tehlikelere açık hale getirebilir. Bütün bunlar okul idaresini zorlayacak ve öğretmen, yönetici, öğretmen ilişkisini de olumsuz etkileyecektir” diye uyarıda bulunuyor Profesör Semerci.
28 Ocak 2013 Pazartesi
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-28.01.2013
ÇOCUKLARDA GECE TERÖRÜ
Bu günkü yazımda bilinçli bir baba olan okurum S.Ç.’nin mektubuna yer vermek istiyorum.
“O yıl, yılbaşı geçesi eşim işe son giren olduğu için nöbetçi olarak o kaldı çalıştığı iş yerinde. Akşam 3 yaşındaki kızımızla evde birlikte sofrayı hazırladık, yemeğimizi yedik ve uyku vakti gelince annesini arayarak, yeni yılını kutladı ve yattı.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum kızımın ağlaması ile irkilerek hemen odasına koştum. Yatağında çırpınıyor, ama ne çırpınmak. Kolları, bacakları, başı sağa sola çarpıyor. Her an bir yerini zedeleyecek, yaralayacak şekilde bir çırpınma. Hemen kucağıma alıyorum uyandırmak için, konuşmaya başlıyorum, mümkün değil kendine gelmesi. Gözleri açık, yanıt veriyor ama bu yanıtlar hırıltı şeklinde, ağlaması ve çırpınması kesilmiyor. Büyük bir şok ta imiş gibi uyanamıyor. Yanıt verdiği için bir an sinirleniyorum, naz yapıyor diye, ama bunu bilinçli yapmadığı her halinden belli. Kucağımda iken dahi çırpınmalar tüm şiddeti ile devam ediyor. Sakinleştirmek mümkün değil. Bende panikliyorum. On, on beş dakika sonra yavaş yavaş sakinleşmeye başlıyor, ağlaması kesiliyor ve kucağımda olmanın verdiği şaşkınlığıyla yüzüme bakmaya başlıyor. Ben neden buradayım dercesine. “Kabus mu gördün kızım” soruma boş gözlerle bakıyor, kendisi de anlam veremiyor, “babam bana bunu niye soruyor” diye. Açıkçası biraz önceki dakikaları hatırlamadığı her halinden belli. Yavaşça ve korkarak yatağına yatırıyorum, uyuyana kadarda yanında kalıyorum.
Hemen eşimi arayarak olayı anlattığımda, daha önce de birkaç kez bunu yaşadığını söylüyor. İlk şaşkınlıkla düşündüğüm, yuvaya yeni başlaması ile oluşan, yalnız kalacağı endişesinin verdiği sıkıntıların kabusa dönüşmesi mi?
Bu durumun yuvaya başlamasına denk gelmesi açıkçası bu şekilde düşünmeme neden oldu.
Sık sık odasına giderek yaptığım kontrollerde her şey çok sakin görünüyordu. Birazda sakin kafayla düşündüğümde yıllar önce şahit olduğum bir olay aklıma geldi.
Anadolu’nun bir dağ köyünde kısa bir süre yaptığım öğretmenlik sırasında, bir akşam köylülerin, heyecan ve panikle lojmanıma gelerek;
- Öğretmen bey, cinler yine geldi, hemen gelin
sözleri üzerine apar topar olayın geçtiği eve gittik. Dört beş yaşlarında bir erkek çocuğu, yara bere içinde yatağında oturmuş, şaşkın ve paniklemiş bir yüz ifadesi ile, odasına doluşan köylülere bakıyordu, anlamsız boş gözlerle. Ortalık biraz sakinleşince;
-Nasıl oldu
diye soruyorum babaya. Anlatmaya başlıyor;
-Öğretmen bey, birkaç yıl önce bir gece ansızın uyanarak çırpınmaya başladı. Sanki birisi dövüyor da ondan sakınıyormuş gibi çırpınıyordu. Beş on dakika sonra bu dayak faslı bitiyor ve gördüğün gibi yara bere içinde uyanıyor. Ve sorduğumuzda da hiçbir şey hatırlamıyor. Durumu köyün yaşlılarına danıştık. Geceler boyu başında bekledik. Ve durum belli aralıklarla devam ettiği için, köyün ileri gelenleri de şahit olunca, sonunda çocuğu cinlerin dövdüğüne karar verdik. Çevrede ki tüm hocalara götürdük fakat çare bulamadık. Ve bu durum olunca sadece izliyoruz, korkudan kucağımıza bile alamıyoruz çocuğu.
Bir hekime götürmeleri konusunda ikna çabalarımın sonuç verip vermediğini göremeden ayrıldım köyden.
Bu gece kızımda yaşadığım bu olay, yatakta kucağıma almayıp bıraksa idim aynen o çocuk gibi yara bere ile kendine gelecekti. Yinede eşime bu hikayeden bahsetmedim, çünkü bu tür batıl inanışlara o da inanıyordu. Dolayısı ile bir hekime başvurmak şarttı.
Bu arada bende araştırmalara hemen başladım. Öncelikle aile dostumuz ve kızımın doktoru olan, uzun yıllar çocuk hastanesinde çalışmış doktorumuzdan başladım işe. Böyle vakaların olabileceğini ama tıbbı bir açıklamasının olmadığını söyledi. Kitaplar karıştırmaya başladım. Ama açıkçası ne aradığımı bilmiyordum. Bir gün okuduğum gazetede ki haberin başlığı “Gece Terörü” idi. Olay kısaca anlatılmış, nedenleri konusunda ise bir yorum yoktu haberde. Haberi yazan gazeteciye ulaşarak, daha kapsamlı bilgi almayı amaçlıyordum. Ulaştım da, fakat Ajanstan haberin bu şekilde geldiğini söyledi. Yılmamıştım, en azından ismini biliyordum artık. Şimdi de neden ve tedavi yöntemlerine ulaşmaya gelmişti sıra. Çocuklarla ilgili tv programlarını takip etmeye başladım, ama ne yazık ki kesin bir sonuca ulaşamıyordum.
O günlerde yine bir gazete ilanında, bir yuvanın medyadan da tanıdığım, danışman psikologunun çocuk gelişimi ile ilgili ailelere yönelik seminer ilanını görünce ve ilanda ilgili tüm ailelerin katılabileceği söylenince hemen yuvayı arayarak kayıt oldum. Hafta sonu eşimle gittik. Seminer sonrası verilen kokteylde danışman psikologa durumu ilettik. Konu hakkında bilgisinin olmadığını, fakat yardımcısına ulaşabileceği telefonlarımı bırakırsam araştırıp dönüş yapacağını belirtti. Olumlu bir gelişme idi açıkçası. Bekleme sürecinde de araştırmalarıma devam ediyordum. Yardımcıyı birkaç kez aradım hala bir sonuç yoktu. Bir müddet sonra, danışman psikologumuzun haftalık yazısında “Gece Terörünü” irdelediğini görünce sevindim. Yazıda bildiklerim anlatılıyordu. Hemen telefona sarılıp alıntı yaptığı bu makalenin tamamına ulaşıp ulaşamayacağımı sorunca aldığım yanıt şok edici idi.
-Çok uzun bir Fransızca makale, zaten anlamazsınız. Fazlaca da bir şey yok makalede.
Evet artık sistemde devreye giriyordu. Ve insanların neden bu durumlarda hocalara gittikleri daha iyi anlaşılıyordu. Yazılarını ve kitaplarını severek okuduğum bir psikologun bu şekilde yanıt vermesi gerçekten çok şaşırtıcı gelmişti. Demek medyatik olmak, aydın olmak, insanları bilgiç, sıradan vatandaşı cahil yapıyordu. Ve bir yardım talebi bu şekilde geri çevriliyordu.
Yavaş yavaş daha çok kaynağa ulaşarak bu durumun korkulacak bir şey olmadığını, nedenlerinin hala bilinemediğini, çocuğun kendisini yaralamaması için önlem alınması gerektiğini, uyandırmak için zorlanmamasını, iki buçuk üç yaşlarında görülmeye başladığını ve beş altı yaşlarında kendiliğinden geçtiğini öğrenince o korku ve panik halimiz geçmişti. Kısacası “Bilgi korkuyu yenmişti”.”
Mektup burada bitiyordu. Daha da ilginci bu olayın yaşandığı tarihi sorunca 30 yıldan fazla olduğu yanıtını aldım. O günden bu güne gece terörü hakkında bilgilerimiz çok ilerledi. İlerlemeyenin ise aydınlarımızın yazılarımda da sürekli değindiğim halktan kopukluğunun devam etmesi günümüzde de.
Katkılarından dolayı okurum S.Ç.’ye çok teşekkür ediyorum.
http://ilhanvardar.blogspot.com
25 Ocak 2013 Cuma
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-25.01.2013
ORTAÇAĞ OSMANLISINDA RUH SAĞLIĞI VE GÜNÜMÜZ
“Burada hastalara deva, dertlilere şifa, divane ruhlara gıda ; hanende ve sazendeler tarafından musiki faslı şeklinde verilirmiş..”
Evliya Çelebi
Yolunuz Edirne’ye düşerse Tunca Nehri kenarında ki Trakya Üniversitesi Sultan II.Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesini görmeden şehri terk etmeyin.
Müze, Sultan II.Bayezid Külliyesi içindeki Darüşşifa bölümünde yer almaktadır.
Sofu Bayezid olarak ta tanınan 8. Osmanlı Padişahı II. Bayezid tarafından yaptırılan ve 1488 yılında hizmete açılan bu Külliyenin konumuzla ne ilgisi var diyebilirsiniz.
Fatih’in İstanbul’u Fethetmesi ile kapanan Ortaçağ bir yerde Rönesansın başlamasına neden olmuştur.Avrupa da 12. ve 13. Yüzyıllardan başlayarak Hristiyan kilisenin katı, acımasız, dogmatik tutumlarına karşı giderek artan tepkiler belirmiştir. Sanatta, kültürel yaşamın her kesiminde gücünü dinden alan otokratik ve feodal kuruluşların egemenliği giderek zayıflamaya başlamıştır. İşte bu sıralarda artık büyücü avı, akıl hastalarını şeytanın temsilcisi diye yakma uygulamaları sonlanmıştır.
Avrupada ki bu gelişmelerin başladığı yıllarda yaptırılan bu külliyede yüzyıllar boyunca tıp öğrencileri yetiştirilmiş, hastalara şifa dağıtılmış ve fakir fukara doyurulmuştur.
Darrüşifa kısmı ise dönemin en önemli sağlık merkezlerinden biridir. Kuruluşunda her türlü hastalara hizmet vermiştir, öyle ki kuruluş vakfiyesinde hastanenin personeli sayılırken 2 cerrah ve 2 göz doktorundan da söz edilir. Demek ki 1500’lü yıllarda bu mekanlarda göz hastalıklarına dahi bakılmaktaydı.
Daha sonraki yıllarda şifahane, ruh hastalarına yönelik hizmet vermeye başlamış ve hastalar, dönemin tıp bilgi ve ilaçlarının yanı sıra, su sesi, musiki, güzel kokular ve çeşitli meşguliyetlerle tedavi edilmişlerdir.
Hatta hastane akustiği ve planlaması açısından müzikle tedaviye uygun bir şekilde inşa ettirilmiştir. Ve 1912 yılına kadar akıl hastalarının yatırıldığı bölümleri kullanılmıştır.
Evliya Çelebi, merkezi binada haftanın üç günü müzisyenlerin hastalara konser verdiklerini söylemektedir. Darüşşifada ilaç ve müzik tedavisinin yanında güzel kokularla rehabilitasyon yapıldığı da bilinmektedir.
Ortaçağın kapanması ruh hastalarını katı, dogmatik, yarı dinsel inançlarla açıklayan görüşlerin ve uygulamaların son bulması ile Avrupa da hızla gelişen bilimsel çalışmalar döneminde psikiyatri alanında da gerçek bilimsel çalışmalar başlamıştır. İlk olarak 17. Yüzyılda, ruh hastalıkları hakkında bir kararın din adamlarınca değil, hekimlerce verilmesi gerektiği kabul edilmiştir.
Avrupa’da bu gelişmeler olurken uzun yıllar boyunca hastalara şifa dağıtan bu şifahane, 1850’li yıllardan sonra, sadece ruh hastalarının tecrit edildiği bakımsız bir kurum haline gelmiştir. Bina bir yandan bakımsızlıktan, diğer yandan yatağı dolan Tunca Nehri’nin taşkınları sonucu büyük zararlar görmüş ve günümüzde Trakya Üniversitesine devredilerek Sağlık Müzesine dönüştürülmüştür.
19. Yüzyılda Breuer, Freud, Adler ve Jung ruhsal bozuklukların anlaşılmasında, dinamik psikiyatrinin gelişmesine öncü oldular. Fakat bu konuda asıl çığırı açan hekim Freud’dur.
1900’lü yılların başından itibaren çağdaş psikiyatri Avrupa’da gelişirken bizler 21. yüzyılda Şamanizm ve Avrupa ortaçağın karanlıklarına gömülmekteyiz.
Bu gerilemenin nedeni din olamaz. Çünkü II: Bayezid zamanında da bu din aynı idi şimdide aynı. Fark; dini kullanan zihniyetin değişerek eğitimin geriletilmesi diye düşünüyorum.
23 Ocak 2013 Çarşamba
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-23.01.2013
BİLİM DIŞI ZİHNİYET
“Başkalarına da kulak ver. Karşındakiler aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları. Çünkü dünyada herkesin bir öyküsü vardır.”
Xsentius antik kentinde ki 2000 yıllık kitabe’den
Öyle öyküler var ki insanlık tarihi kadar eski bir o kadarda kötüye gitmekte. Özellikle toplumsal öykülerse bunlar daha da önem kazanmakta.
Aydın; bilimin ışığında bu öyküleri eleştirel aklın süzgecinden geçirerek çözümlemeli, gündem yaratmalı, siyasetçiler ise bu gündemleri çözme yolları aramalı diye düşünüyorum.
Demokrasiler geliştikçe siyasetçileri denetleyen sivil toplum örgütlenmelerinin önemi de yadsınamaz. Konumuz olan beyinsel rahatsızlıklar konusunda meslek odalarına da görev düşmektedir.
Bilim, görevini yerine getirerek beyinsel rahatsızlıkların kontrol altına alınabileceğini deneylerle ispatlamış, çözüm yollarını göstermiştir. Bunların uygulanması, zorluklarının aşılması, halkın bilinçlendirilmesi görevleri yerine getirilmediği gibi durumun vehameti de gittikçe artmaktadır. Bilimsel veriler bunun en güzel ispatıdır.
Sürekli eleştirel yazdığımı düşünebilirsiniz lakin eleştiri yaparken de çözüm yolları konusunda fikirler üretmek ve bu fikirlere kulak vermesi gerekenlerin kulak tıkaması ve sonradan eleştiriler den şikayetçi olması açıkçası anlaşılır gibi değil.
Yine örneklemek gerekirse; insanlık tarihinden beri beyinsel rahatsızlıklarının insan ruhuna şeytan kaçması olarak algılanması ve şeytan çıkarma, cin çıkarma seansları düzenleyen sözde din görevlilerinin haberlerini son dönemlerde medyada görmüyoruz. Özellikle son on yıl. Bir zamanlar medyanın en gözde haberleri olan ve polis baskınları düzenlenen bu mekanizma birden bire kesildi. Bu seanslar sırasında kadınlarımızı taciz eden , tecavüz eden, hatta öldürmeye varan olayların birden bire kesilmesi doğal mı? Yoksa sansür veya bilinçli bir kollama, gizleme mi ?
Bunun yanında geçtiğimiz hafta televizyonlarda ki bir haber bilmem dikkatinizi çekti mi? Özellikle onkoloji hastanelerinde görevlendirilecek maneviyat timleri Ankara Ünv. İlahiyat Fakültesinin açtığı kursları bitirerek pilot bölge seçilen Ankara’da görevlerine başladılar. Evet olumlu düşüncenin insan psikolojisi üzerinde ki olumlu etkilerini yadsımak düşünülemez. Ama bu hareketin burada kalmayacağını düşünüyorum. Önümüzde ki dönemlerde psikologların ve hatta psikiyatrların İlahiyat Fakültelerinden yetişmeyeceği ne malum. İşte meslek odalarının işlevlerine eklenmesi gereken bir durum; aydınları, siyasetçileri harekete geçirmesi için çaba sarf etmeliler.
Çünkü; zihniyet ortaçağdan beri değişmedi.
“Akıl hastalıkları, her türlü ruhsal kaosa bağlı nörolojik şikâyetler, bireyin dinî yönelişten uzaklaşması nispetinde ortaya çıkabilmektedir. Manevi şuurda meydana gelen sapmalar, manevi yaşamdaki bozulmalar, mani, melankoli, şizofreni gibi akıl hastalıklarına kadar her türlü ruhsal hastalığın sebebi olabilmektedirler.” (1)
Ve bu zihniyet beyinsel rahatsızlıkların dua ile tedavi edilebileceğini iddia ediyor.
Ülkemiz durumuna baktığımızda ; bilim; ülkemiz akıl sağlığın son yıllarda gittikçe bozulduğunu rakamlarla söylüyor. Bu zihniyete göre ise akıl sağlığı bozulmasının artışı inançsızlığa kaymayı göstermiyor mu ?
Eğer inançsızlık, iman zayıflaması varsa dinci partilerin oy oranlarının son dönemlerde artmasını sanırım bilimde açıklayamayacaktır. !
İnsan adına olan öykülere kulak tıkayan aydınlarımız ve türbanla, başörtüsü ile dinsel açılım yapmaya çalışan ve sonradanda “kimsenin eleştirmeye hakkı yoktur” diye fetva veren kendilerini sosyal, halkın partisi diye ifade eden parti vekilleri ve başkanı bunu sanırım açıklamak adına bilimsel çalışmalarınız vardır.?
(1)Tevfik, Mehmed, (1985), Rûhî Bunalımlar ve İslâm Ruhiyatı, Ankara: Güven Matbaası, s. 117-119.
21 Ocak 2013 Pazartesi
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-21.01.2013
BİLİMSEL VE SİYASAL DÜŞÜNCE (*)
“Konuya, anti/emperyalist, laik ve demokratik Cumhuriyet’in tarihi perspektifi içinde yaklaşan hiç kimse, bu “zarurete” itiraz edemez; ediyorsa, edebiliyorsa, ya yurt, millet ve tarih bilincini kaybetmiştir; bencil egosunu önde tutan birisidir; yada onun gelecek projeksiyonu, ülkesi için de kendisi içinde “makro” düzeyde değil, “mikro” düzeydedir.” (1)
Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan herkesin fikirlerini söyleme özgürlüğüne saygım sonsuz. Bir kimse bu ülke için yapılacak olan her yatırım hakkında olumlu veya olumsuz yorum yapması gayet doğal. Ama nereye kadar.? Bu özgürlük yukarıdaki satırla özgürlük olmaktan çıkıp dayatmaya girene kadar. Bu durumda karşı çıkmakta en doğal hakkım zannedersem.
Konumuz Nükleer Reaktör. Yazarımız bu konuda taraftar olabilir itirazım yok, gerekçelerini açıklayabilir, yandaş bilim adamlarının yazılarından örnekler vererek fikirlerini doğrulama gayreti gösterebilir. Her şey doğal. Bir başkası çıkar –mesela ben- karşı olduğumu yine karşı olan bilim adamlarından örnekler vererek gerekçelerimi açıklayabilirim. Sonuç kısır bir döngü. İsterseniz konuya biraz daha yazarımızdan alıntılar yaparak açmaya çalışalım.
“İtirazlar önemsiz; -bilim hiçbir itirazı önemsiz diye reddetmez (İ.V.)- şundan ki Batılı ‘Yeşil’ ve ‘Amerikancı’ tatlı su ‘solculuğu’nun, artık herkesin kanıksadığı ‘mikro’ gerekçeleri tekrarlıyorlar: kaza ihtimali, radyasyon korkusu, deprem kuşağı, uranyum yokluğu v.s. Türkiye Cumhuriyeti gibi, ‘büyük’ ve ‘gelişmek’ iddiasındaki bir devletin geleçeği ve ‘büyümesi’ tartışılırken; sorunun ‘makro’ bir ‘projeksiyon’ çerçevesinde ele alınması zorunluluğuna, işaret etmiştim. Mektubunu o doğrultuda yazmış bir uzmanın, -Mustafa Yıldırım- söylediklerinden, bazı önemli paragrafları aktarıyorum. Belki bir ‘intibah’ hasıl olur?” (2)
Ve Sn.Mustafa Yıldırım uzun mektubunda olayın siyasal boyutlarını irdeleyip şu sonuca varıyor. “Ancak eminim ki ABD, Türkiye’ye bu santrali kurdurma şansı vermeyecek……”(3)
Yazarımız karşı olanları suçlarken “makro” düşünmedikleri ithamında bulunuyor. Ne yazık ki atladığı konu, Nükleer Enerji projesi “Mikro” bir olaydır. Yani bilimin mikro fiziğine girmektedir.
Yazarımız yazılarında özellikle Nükleer reaktöre sahip olursak Atom Bombasına sahip olabileceğimiz, dolayısı ile daha hızla büyüyeceğimiz düşüncesini ve bunun ülkemize getirileri konusunda yorum yapmaktadır. Yine atladığı bilimsel bir gerçek var ki onu da yine konunun uzmanlarına bırakalım isterseniz.
“Nükleer bombalarda kullanılabilecek fisil maddelerden günümüzde en çok tercih edileni, plütonyumdur. (Daha doğru kullanımı ile Pu239) Nükleer silaha sahip olan bütün ülkelerin bombaları plütonyumdan yapılmıştır. Pu239 kararsız olduğu için doğada bulunmaz. Doğal uranyumun bir izotopu olan U238’in nükleer reaktörlerede nötronlarla ışınlanması ile elde edilebilir.(4)” Şımdi gelelim işin püf noktasına, belki bir “intibah” hasıl olur?
“Bir nükleer reaktörde bulunan U238 çekirdeklerinin tümünün, nötron yutar yutmaz reaktörden çıkartılmasına olanak yoktur. Bunun sonucu reaktörde uzun süre bekleyen plütonyum nötron bombardımanı altında kalarak Pu240’ı oluşturur. Elektrik üretiminde kullanılan nükleer santrallerde, yakıtlar uzun süre reaktörde kaldığı için, bu santrallerden elde edilecek plütonyum, nükleer silah yapımına uygun değildir. Askeri amaçlı plütonyum, özel olarak tasarlanmış reaktörlerde, U238’in ışınlanması ile üretilir.”(4)
Plütonyumu ürettik. Acaba buna sahip olmak nükleer bomba yapmaya yeterli mi?.Yanıtını yine bilimden alalım;
“Nükleer bomba yapmak için plütonyum elde eden tarafın, çok geniş teknolojik olanakların yanı sıra deneyime de sahip olması gerekmektedir.” (4)
Şimdi amaç nedir. Elektrik üretmek mi? Nükleer bomba yapmak mı? Amaç üzüm yemek mi? bağcı dövmek mi?
Ne yazık ki çelişkiler ülkesiyiz. Sosyalist bir aydın Hiroşima ve Nagazaki’nin etkilerinin halen devam ettiği bir dünyada nükleer silahları savunabiliyor –çok normaldir - ve de karşıtlarını suçlayabiliyor.-işte sosyalistliğe yakışmayan bu- Bunun yanında kurucularından birisinin nükleer santral ihalesine girdiği ,adı Çevre Vakfı olan amacını çevreyi korumak olduğu bilincinde olaması gerekirken her şey yok olduktan sonra onu eski haline getirmeye çalışmak için seminerler ve çalışmalar yapan bir Vakıf Nükleer santral konusunda bakın ne diyor. (Benim takip ettiğim kadarı ile bu Vakfımız tarihinde ilk kez proje aşamasında açık açık fikir beyan ediyor.)
“Böyle bir santralın ihale aşamasına gelmesini Türkiye için talihsiz bir gelişme olarak görüyoruz. TEMA vakfı Türkiye’de nükleer santralların yapımına karşıdır. Çevreye, telafisi zor risk taşımaya devam ettiği için kalkınmış ülkelerin terk etmeye başladıkları bir teknolojinin ülkemize taşınmasına karar vermeden önce konunun tekrar ve ciddiyetle irdelenmesinde yarar görmektedir. Ülkemiz nükleer enerji çöplüğü olmaya layık değildir.” (5)
Yazarımız atık konusuna pek girmemiş. Fakat yarı ömrünün 24 000 yıl olduğu bilinen Plütonyumun etkileri için geçmişi 50 yıl olan nükleer santrallerle ilgili olarak yorum yapmak bence ancak siyasal düşünce ile mümkündür. Ama bilimsel düşünce kesin bir sonuç almadan yargıya varmaz. 50 yılda bile özellikle atık konusunda kesin çözümleri olmayan bir teknolojinin bizim gibi geri kalmış ülkelerde ne sonuçlar verebileceği konusunda bence bilim bile aciz kalır.
Bu yazıyı yazarken eşim gelerek TV’de depremle ilgili tartışma olduğu haberini verdi. Bundan niye bahsettim. Medya karşıt fikirleri biraraya getirerek sözde tartışma ortamı yarattığı gerekçesi ile rayting peşinde. Devlet siyasal güç peşinde. Nerede ise bir yıla yaklaşan ve hiç bir ciddi önlemin alınmadığı, her an İstanbul için büyük bir risk taşıyan olabilecek deprem felaketini kaale almayan bu siyasal düşünce ile bir nükleer santral kurmanın bedelini herhalde bizler olmasa bile çocuklarımız çekecektir.
Aslında bu tür olaylar her boyutta tartışılmalı ama kesin yargıya varabilmek ve “hiç kimse, bu “zarurete” itiraz edemez “ diyebilmek görevi ancak bilim ve bilim adamlarının olmalıdır diyorum.
Riskleri en aza indirmekte bence bilim ile gerçekleşebilir. Ama ne yazık ki yaşadıklarımızdan sonra bunun gerçekleşmesi bence çok zor bir olgu, bizim gibi dışa bağımlı ülkelerde. Devletin bilimsel düşüncesi ve bilim karşısındaki tutumunu örneklemek mümkün. Medyanın tavrı konusunuda örneklemek mümkün. Ama bu yazı konusu olmadığı için bir başka yazıda irdelemek üzere bilim adamları ve aydınlarımızın halkla bütünleşmesi dileğiyle yazımı noktalıyorum.
(1) Attila ILHAN, Söyleşi, CUMHURIYET, 6 Mart 2000
(2) Attila ILHAN, Söyleşi, CUMHURIYRT, 8 Mart 2000
(3) Attila ILHAN, Söyleşi, CUMHURIYRT, 8 Mart 2000
(4) Prof.Dr.Osman K.KADIROĞLU; Yrd. Doç.Dr.Erol ÇUBUKÇU, Bilim ve Teknik Dergisi Ekim-1994 Sayı: 323
(5) CUMHURIYET, 22 Aralık 1999, Sa: 6
(*) İlhan VARDAR, Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 1 Nisan 2000
18 Ocak 2013 Cuma
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-18.01.2013
GÜNDEM ve AYDINLARIMIZ-II
“Her on yıl yeni bir dünyadır. Ne Güzel!
Her on yıl bir aydın mezarlığıdır. Ne yazık!” (*)
Bugünde yazımı aydınlarımız ile ilgili bir örnek vermek adına yine bir aydınımızın yakındığı konuyu hatırlatmak için yazılan ama yanıtlanmayan bir mektup ve sürekli tartışılan gündemi çok iyi açıkladığını düşündüğüm bir fıkra ile bitirmek istiyorum.
Tartışmaya ve fikir üretmeye devam edeceğiz.
“Sn…………;
Daha öncede bazı konularda size fikirlerimi yazmıştım.
Fakat ne yazık ki yaşamımda bu ülkede bir aydın sorunsalı yaşadığımızı ve aydınlarımızın sırça köşklerden ahkam kesmekten, başkalarının belirledikleri gündemi tartışmaktan başka çaba göstermediklerini görmek çok üzücü. Aydın demek gündem belirleyendir benim tanımıma göre....
Bu günkü yazınızda açıkçası bu düşüncemi pekiştirmesi açısından çok ama çok üzücü......
Kitap konusuna girişteki ve özellikle Fettulah’ında bu piyasayı ele geçirmesinden dem vurmuşsunuz.
Peki bunun için sizler ne yapıyorsunuz ?
Lütfen bu yazılanları daha öncede bir eleştiri karşısında "sinirli bir vatandaşın hezeyanları" diyen yazar gibi, ya da düşünceler karşısında yanıt verme zahmetine bile katlanamayan diğer yazarlar ve Genel Yayın Yönetmeni gibi.... düşünecekseniz okumayı bırakabilirsiniz....
Çok enteresan bir rastlantı ki bugünkü yazınızın yanındaki haberlerde cuk oturmuş.....
"Akıl Hastahaneleri tarih olacak" "Oynatmaya az kaldı doktorum nerede"
Özellikle bu haberler ülke gerçekleri karşısında ve son dönemlerdeki kadın cinayetleri konusunun önemini de gündeme getirmektedir. Konu derinlemesine irdelendiğinde bir çok olayda akıl sağlığı problemi olduğu gerçeği ile karşılaşacağımızı, hem madur hemde katiller arasında bu sorunun önemli yer tutuğunu düşünüyorum.
Genç yazarların görmezlikten gelinmesi yayın kurulunda olduğunuz yayınevi de yapmıyor mu ?
Sadece yazarlarının kitaplarını basması hangi anlamda doğru ? (Hayır, doğru değil diyebilirsiniz ama yine yayın kurulunda ki ve çeşitli yazarlarınızın ağzından söylenen bu....)
Şimdide sevilen, saygı duyulan bir aydınımız bu konudan yakınırsa gerçekten haberinde yazdığı gibi sağlam olanların oynatmaması bile işten değil...
Açıkçası tabulara ve dini olgulara değinildiği için mi çekiniliyor onu da anlamak güç....
Yorum ve değerlendirmeniz dileklerimle.....
Saygılarımla;
Not: Ülkemiz akıl sağlığı ve dini açılımların yanlışlığı konusunda siyasetçilere de yazmış olduğum yazılar yanıtsız kalmıştır. Çünkü Aydınlar gibi siyasilerde ben bilirim mantığı gütmektedir bu ülkede.”
Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:
- Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz?
Doktor:
- Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey veriyoruz. Bir kaşık, bir fincan, ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz. Siz ne yapardınız?
Adam:
- Ooo ! Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova kaşık ve fincandan büyük.
- Hayır, der doktor. Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.
"Gerçek Akıl, Sadece Bize Sunulan Çözümleri Seçmek Değil, En Uygun Çözümü Bulabilmektir."
(*) Yalçın Küçük-Aydın Üzerine Tezler.3-Tekin Yayınevi-Temmuz 1985
16 Ocak 2013 Çarşamba
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-16.01.2013
GÜNDEM ve AYDINLARIMIZ-I
“Türk aydını tercüme odasında doğdu. Doğumunun izlerini taşıdı. Hala taşıyor.” (*)
Bu günkü köşemi bir mektuba ayırmak istiyorum. 2009 yılında bir aydınımıza yazılmış isimler saklı kalmak kaydı ve kısa bir özet halinde.
“Özellikle geçtiğimiz hafta ki yazınızda ki anılarınız da beni alıp götürdü bazı anılara. Yazınızdan alıntı yapmak istemiyorum lakin beni alıp götüren konu Sn………….'le olan anılarınız ve kendisine minnet duyduğunuzu belirten cümleleriniz. Ardından 10 yıl önce sizden aldığım mektup ve bu günkü (…. ….. 200. tarihli) yazınız. Hepsi birbirine o kadar bağlı ki bir süredir Türk Aydın kesimi ile kestiğim diyalogu sizinle yine bozmak istediğim ve yıllar önce yazdığım bir yazı hakkında görüş sorduğum bir aydınımızın benimle yaptığı röportaj sırasında söylediği "bunlar bir vatandaşın sinirli halde yazdığı hezeyanlardır, gündemi etkilemez" şeklindeki açıklaması (bu yazım bir ulusal bilim dergisinde yayınlandı sonradan) ve kendisinin yazılarında bu tür hezeyanları sürekli gündeme getirmesi ve sonrada saf değiştirmesine tanık olmuş biri olarak yazacaklarımı bir hezeyan olarak değerlendirmeyeceğiniz inancı ile eğer ki sürç-i lisan edersem şimdiden özür diliyorum.
10.03.1999 tarihli şahsıma verdiğiniz yanıtınızda "Dosyamı elden geçirirken mektubunuzu buldum, bir kez daha okudum... Ülkemizin gündemi öyle hızlı değişiyor ki (bazı temel çözümler aynen kalsa da) aylar önceki bu mektubu belki siz de unuttunuz...) Hayır Sn. ………………. o mektubu unutmam imkansız ki 2-3 ay önce yazdığım mektubu unutmak kesinlikle imkansız şu an bile gün gibi hatırlıyorum dostunuz Sn……….. hakkında yazdığınız övgü dolu bir yazı üzerine size yazmıştım. Lakin bir aydın olarak bana bunu unuttuğumu yazarak dostunuz hakkındaki yorumlarımı "mektubunuzdan söz etmek, ya da gazetede yayınlatmak ne yazık ki mümkün olmamıştı" diyebiliyorsunuz. Çünkü gündemi medya yada daha doğru deyişle başkaları tayin ediyordu. Halk olarak bu eleştiriler bir aydın için önemli değildi çünkü dostunuz o zamanlar önemli bir medya mensubu idi. Boş ver çocukları önemli olan biz aydınların görüşü daha önemli mantığı vardı. Ki hala da geçerli...
Ve ne garip ki …./…/….. tarihli yazınızdan bir kaç cümle ( on yıl önceki ile tıpa tıp aynı gibi geldi bana) "Toplumsal gündem hızla değişiyor" ve altında toplumsal gündemden bahsediyorsunuz (işsizlik, yoksulluk, PKK, ergenekon, kuran kursları, gerici eğitim politikası, türban, taksime cami) ve sıraladığınız toplumsal gündemlerden sadece mayın olayı yeni diğerleri 10 yıl önce de vardı. Evet mayın ın yeni bir gündem olduğunu sizde söylemişsiniz ama diğer maddeler konusunda hala kaybeden biz değil miyiz bu ülke değil mi? Ellilerden beri bu gündem maddeleri ile uğraşmıyor muyuz? 60 küsur yıldır yazarak bir kaplumbağa boyu yol mu ilerledik.
Ve özellikle beni size yazmaya iten nedenlerden en önemlisi de son yazınızın giriş cümlesi "Günümüz Türkiye'sinde akıl sağlığımızı, mantık tutarlılığımızı koruyarak yaşayabilmek çok güç" cümlesi. Acaba akıl sağlığımız yerinde mi hepimizin veya bunun nedenleri konusunda düşündük mü...Kusura bakmayın çok enteresandır …………… tarihinde size bir mail daha attım. O mailde de gerekçelerini belirttim çünkü bu güne kadar medya,aydın kesimi ile olan yazışmalarımda yanıt verenlerden biri siz ve bilim konusunda yoğrulmuş kişilerdi. Ona güvenerek bu akıl sağlığımızın nedenlerinden bahsederek akıl sağlığı konusundaki yaşananlardan örnekler vererek öneminden bahsedip fikirlerinizi almak istedim. Bu yardım talebinde önemli olan bir aydın olarak görüşleriniz idi. Yazarken kesinlikle edebi kısmını düşünmedim çünkü ondan önemlisi bu ülkenin en büyük sorunlarından birini gündeme getirmekti... Ama ne yazık ki geçmişte ki aydın kesim bu konuda daha duyarlı imiş ki siz dahil okuduğum şu an medyada olsun basında olsun etkili aydınların elinden hep o eski aydınlar tutmuş. Ama yine görüyorum ki en azından 10 yıldır o eskilerin ellerinden tutan yeni aydınlarımız hep dış güçlerin belirlediği gündem maddeleri ile zaman geçirmiş.
Evet Sn…………. bu yazılanlar sadece sizle ilgili birkaç anekdot. Ne yazık ki bu konudaki anekdotlar halktan biri tarafından yazıldığında tüm aydınlar eleştiri diye ayağa kalkacaktır çünkü eleştiriye hiçbirinin tahammülü yoktur. Onların gündemini emperyalizm zaten belirlemiştir. Unutmadan bu ülkenin ve dünyanın en büyük sorunlarından biride küresel krizin yanında küresel çevresel krizdir. Bu gündem maddesini atlamışsınız. Çünkü torunlarımıza hatta çocuklarımıza bırakacağımız bir dünya dahi kalmayacak.
Tekrar çok özür diliyorum çözümleri hepimiz teorik olarak bildiğimiz halde pratikte ne yazık ki hala gerçek gündemlerden uzak havanda su dövmekteyiz. Birbirimize destek olacağımıza git gide halkımızdan kopmaktayız. Siyaset derseniz o apayrı bir konu.
Fazla zamanınızı almamak adına kesiyorum.”
(*) Yalçın Küçük-Aydın Üzerine Tezler.2-Tekin Yayınevi-Aralık 1984
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
