4 Nisan 2015 Cumartesi

“SÖZ BİPOLARLAR VE YAKINLARINDA” - 2

30 Mart Dünya Bipolar Gününde, Bipolar Yaşam Derneği’nin düzenlediği “Söz bipolarlar ve yakınlarında” isimli forumda söz alan hasta ve yakınlarının anlatımları ile devam ediyorum. Kadın , 42 yaşında, Bekar, Öğretmen Ben hastalığımı öğrendiğimde çok mutlu oldum. Çünkü başıma gelenleri anlamlandıramıyordum. Üniversite 3'üncü sınıfta hiç durmadan uyumaya başlamıştım, annem final zamanı sınava girmem için yataktan iterek kaldırıyordu. Sonra hiç uyumadığım, çok enerjik olduğum bir döneme girdim. Birkaç defa bu aşırı uyku ile hiç uyumama durumum tekrar etti. Depresif olduğum dönemde sela okununca çok üzülüyordum ve kendi kendime "Bu sela neden benim için okunmuyor." diye düşünüyordum. Defalarca depresyona girdim bu şekilde. İlk doktora gitmem ise çok enteresan bir şekilde oldu. 20 yıl önce ayakkabıcıda alışveriş yapıyordum. Oradaki bir beyefendi ayakkabıcıya "Bu bayan daha önce geldi mi?" diye sormuş. Ayakkabıcı da beni tanımış ve "Evet geldi. Ama geçen sefer bir arkadaşıyla gelmişti ve sessiz, sakindi. Hiçbir şey almadan çıktı" demiş. Daha sonra bana dönüp belirtileri sordu. Yaşadıklarımı bana anlatıyordu. Sonra bana "Senin hastalığın var" dedi ve resmen zorla, cebren ve hile ile beni doktora götürdü. İyi ki de götürmüş. Depresyon dönemlerinde fiziksel bir acı çekmiyordum tabii ki ama ruhum acıyordu. Ruh acır mı? Evet, ruh acır. Sadece ölmek istiyordum bir neden olmaksızın. Param var, pulum var, ailem var, işim var ama bana sorsanız hiçbir şeyim yok. Elime milyarları verseniz, gidip şuradan bir pantolon al deseniz alamayacak durumdaydım. Okula gidip, eve geliyordum ve kimseyle sohbet etmiyordum. İnsanların birbirleriyle gülüşmeleri bile beni çileden çıkarıyordu. Halbuki ben saçma sapan esprilere bile gülen bir insanımdır. Bir de mani dönemi var. O dönemde ise dünyanın en mutlu insanı oluyorsun. En azından kendi adıma öyle. Habire para harcayayım, gezeyim, tozayım istiyorum. Mutlu, mesut, bahtiyar bir insan oluyorum. Ama sadece sinirlenmememiz gerekiyor. O anlarda gözümüz annemizi bile görmez olabiliyor. Geçmişte yaşadığımız ne varsa bunlar aklımıza geliyor. Ama çok para harcamak istiyoruz ve aileyle sorun çıkıyor haliyle. Kardeşimde de var aynı hastalık. Allahtan aynı anda hiç mani ve depresif olmadık. Aslında hastalığımı seviyorum. Depresyonu sevemem ama manilerimi seviyorum. Hafif bir mani olduğumda dünyanın en mutlu insanı oluyorum. Depresyonda dünyanın en mutsuz insanıyken, öldüm, bittim derken birden yeniden doğmuş gibi oluyorum. Kaç kişi banyo yaptım diye şükreder ama depresyondayken banyo yapmanın çok zor geldiği zamanlar olmuştu. O yüzden de o acıları çektik ki kıymetini biliyoruz. Nefes alırken ızdırap çekmiyorum mesela. Şimdi çok şükür diyorum. Bipolarla Yaşam Derneği ve Lityum Derneği'nden uzmanlar Avrupa'lı meslektaşlarıyla bir araya gelerek çok güzel bir kitapçık hazırladı, 'Bipolar bozuklukla yaşamayı öğrenmek' isimli yardımcı bir rehber. Ancak rehber bir ilaç firmasının sponsorluğu sayesinde Türkçe olarak bastırılabildi ve sınırlı sayıda mevcut. Doç. Dr. Sibel Çakır desteğin olması halinde böyle faydalı şeylerin daha fazla yapılabileceğini belirtiyor. Kitapçık içinde sadece hastalar değil yakınları için de bilgiler var. Mesela bir anne ve bipolar hastası kızının hastalığa bakışı şu şekilde; ANNENİN GÖRÜŞÜ: Bipolar bozukluğu olan birine bakım vermek adeta hız treni sürmek gibidir. Hayal edebileceğiniz tüm duyguları yaşadım. Öfke, inkar, keder ve panik. Aynı zamanda da umut, sevinç ve gurur. Pek çok şeyden vazgeçtim. İşim, sosyal hayatım, arkadaşlarım ve evliliğimde hayli gerginlikler oldu. Sonraları kızım, ailemiz bir arada kaldığı için çok mutlu olduğunu söyledi. Bu çok dokunaklıydı. Hastalığı öğrendikçe, daha kolay gelmeye başladı. Şimdi, kızım dengede, bağımsız ve kendi yaşamını kendisi sürdürebiliyor. Ulusal ve uluslaraası pek çok bakım veren organizasyonlarına katıldım. Bu çok zorlu bir iş ama çok tatmin edici. Bu hayal ettiğim bir yaşam değildi ama güzel bir yaşam ve daha fazlasını isteyemezsiniz. HASTANIN GÖRÜŞÜ Uzun süre kendimi çok yalnız hissettim. Ne yaşadığımı kimse anlamıyordu, hatta ben bile anlamıyordum. Sorun benden mi yoksa dış dünyadan mı kaynaklanıyor bilmiyordum. Bazı zamanlar çok iyi hissediyordum ve bu nedenle ailem ve arkadaşlarım bir anda yataktan çıkamaz hale gelişime bir anlam veremiyordu. Benim tembellik ettiğimi, kibirli davrandığımı ya da bir süreçten geçtiğimi düşünüyorlardı. Bu da benim kendimi çökkün olduğu kadar suçlu ve değersiz hissetmeme de yol açıyordu. Daha sonra tanı aldığımda ve tedavim başladığında, artık kendim hakkında kötü hissetmemem gerektiğini fark ettim. Şimdi hayatımı kontrol edebiliyor ve ailemle aramdaki kırık köprüleri onarabiliyorum. Asla geri kazanamayacağım bazı arkadaşlarım var. Ama sorun değil. Her zaman yenilerini bulabilirim. Erkek, 29 yaşında, Evli ve 1 çocuk sahibi, Oto yıkamacısı Hastalığımı askerde öğrendim. Öğrendiğimde 20 yaşındaydım ve ağır depresyondaydım. İlk duyduğumda bir şey hissetmedim çünkü o an çok kendimde değildim. O zaman hastanedeyken, hiç alakam olmadığı halde bir yasadışı örgütün üyesi olduğumu söylemişim ama hiç hatırlamıyorum bile. Hastalığı kabullenmek zordu, ben iyiyim diyordum ama değildim. Bazen çok sinirleniyorum ama bir şey yapmıyorum, çıkıp evden gidiyorum. Mani dönemindeyken aşırı derecede para harcamak istiyorum, çıkıp kilometrelerce yürüyorum kafam nereye eserse, çok az uyuyorum ve enerjik oluyorum. Eşim bana çok destek oldu. Onun yerinde başka birisi olsa belki evlenmeden söylemediğim için terk edip giderdi. Evlenmeden önce 3 yıl hiç atak geçirmemiştim, tekrarlamaz diye düşünmüştüm, o yüzden hastalığımı ciddiye almadım ve söylemedim. Hastalığın kötü bir tarafı da iş hayatında karşılaştıklarımız. Hasta olduğumuz evrede farklılaşıyorsun, sinirlenebiliyorsun ve hemen işine son veriliyor. Genellikle yakınlarım dışındakilere söylememeyi tercih ediyorum. İlacımı soranlara "Sinir var ondan kullanıyorum" diyorum. Hastalık beni çok karamsar yaptı, "Bana ne olacak" diye düşünüyordum ama doktorum bu endişelerimi giderdi. İlaç kullanarak 20 yıl rahatsızlanmayanlar olduğunu söyledi. Bu hastalığı yaşayanlar özellikle uykularına dikkat etsin. Uykuları bozulmamalı, iyi olduklarını düşünerek kendi kafalarına göre ilaçlarını bırakmamalı ve doktorunu ihmal etmemeli. Erkek, 41 yaşında, Evli ve 2 çocuk sahibi, Torna tesviye asıl mesleği ama hastalığından dolayı belediyede otopark görevlisi olarak çalışıyor. Hastalığımı askerde öğrendim. 90'larda Şırnak'ta askerlik yapıyordum, kardeşim evlendi, düğününe gelemedim ve her şey üst üste geldi. Diyarbakır'a sevk ettiler beni, depresyon teşhisi koyuldu. 20 yıldır da Çapa Tıp Fakültesi'nde bipolar tedavisi görüyorum. Hastalığımı bana söylediler ama anlamadım. Doktorum bana şöyle açıkladı, 'Düz yolda giderken çukura da düşebilirsin bir anda, bir dağın tepesine de çıkabilirsin.' Hastalığımla ilgili endişe duymuyorum ama kendimi iyi hissettiğim için tedaviyi bıraktığım zamanlar oldu. Özellikle mani döneminde bırakıyordum. Şu anda değil ama bir önceki işimde, tedavi olmak için izin aldığımda sıkıntılar yaşıyordum. Öğrendiğimde evli değildim, eşime söylediğimde ters karşılamadı, hep yanımda oldu, destek oldu aslında. Ama kahvedeki arkadaşlar bana "Arıza" diye isim takmışlar. Pek hoş değil ama zamanla alıştım.

1 Nisan 2015 Çarşamba

“SÖZ BİPOLARLAR VE YAKINLARINDA” - 1

Ülkemizde bu yıl ilk kez Dünya Bipolar Gününde; Türkiye Psikiyatri Derneği, Bipolar Yaşam Derneği, Bipolar Bozukluklar Derneği ve Lityum Derneği tarafından 30 Mart’ta bir etkinlik düzenlenmiştir. Basın açıklamasında etkinliği düzenleyen dernekler şu görüşlere yer vermiştir. “30 Mart Dünya Bipolar Günü, tüm dünyada kendisinin de muhtemel bipolar bozukluğu olan ünlü ressam Vincent Van Gogh’un doğum gününde kutlanmaktadır. Bu özel günün kutlanması ile birlikte dünya çapında farkındalık yaratmak, toplumsal damgalamayı yok etmek gibi hedeflerin yanında, uluslararası işbirliği ile hastalık konusunda duyarlılığı ve eğitimi arttıracak faaliyetleri dünyadaki tüm halklara sunmak amaçlanmaktadır. Bipolar bozukluk (eski ismiyle manik depresif hastalık) taşkınlık (mani) ya da çökkünlük (depresyon) dönemlerinin olduğu, duygusal iniş çıkışlarla giden, ara dönemlerde hastaların olağan ruh hallerine döndükleri fakat dalgalanmaların yaşam boyu görülebildiği bir ruhsal bozukluktur. Bipolar bozukluğun dünya üzerindeki yaygınlığının %2 ila 5 arasında değiştiği tahmin edilmektedir ve Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, yeti yitimine neden olan altıncı hastalık olarak sıralanmaktadır. Günümüz şartlarında bipolar bozukluk başarılı bir şekilde tanınmakta ve etkili biçimde tedavi edilebilmektedir. Ancak hastalığın yineleyici doğası hasta, hasta yakını ve sağlık çalışanları arasında sürekli bir işbirliğini gerektirmektedir. Tıpkı diyabet hastalığı ya da kalp hastalıkları gibi bipolar bozukluğun da bir tıbbi rahatsızlık olduğu bilinse de, ülkemizde hastalığa yönelik damgalama maalesef hastaların sağlık hizmetlerine ulaşmasını engellemekte, erken tanı ve etkili tedavi almalarını aksatmaktadır. Dünya genelinde bipolar bozukluğa bakışla ilgili farklılıklara değinmek amacıyla, Asya Bipolar Bozukluk Ağı, Uluslararası Bipolar Vakfı ve Uluslararası Bipolar Bozukluklar Topluluğu bir araya gelerek Dünya Bipolar Günü kavramı üzerinde çalışmaktadırlar. Bipolar bozukluğu olan hastaların ve yakınlarının yaşamlarına katkı sağlama ve damgalamayı engellemek temel hedeftir. Dünya Bipolar Gününün kutlanmasına ön ayak olan Uluslararası Bipolar Vakfının (International Bipolar Foundation) Kurucusu ve Başkanı Muffy Walker duygularını şöyle dile getirmiştir: “ Yaşamının büyük bölümünü bipolar bozuklukla geçiren oğlumun bir gün hastalığı nedeniyle yargılanmayacağı, kişilik özellikleri ve nitelikleriyle değerlendirileceğini hayal ediyorum. Dünya Bipolar Gününün bu hayalimi gerçekleştirmeme yardımı olacağına inanıyorum”. Hastalığın biyolojik nedenlerinin, tedavi hedeflerinin, daha iyi tanı yöntemlerinin ve tedavilerin, hastalığın genetik yönünün ve bipolar bozuklukla daha iyi bir yaşam sürdürmenin yöntemleri bu alandaki araştırmaların odaklandığı konulardır. Henüz istenen sonuçlara ulaşmasa da söz konusu araştırmalar ile destekleyen gruplar arasındaki işbirliği giderek büyümektedir ve Dünya Bipolar Günü bu işbirlikleri için de önemlidir. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için Bipolar Bozukluklar Derneği (http://www.bipolarturkiye.org) ve Bipolar Yaşam Derneği’ne (http://www.bipolaryasam.org, https://www.facebook.com/BipolarYasamDernegi , 0 212 414 23 54 no.lu telefondan), Lityum Derneği’ne ( http://www.lityumdernegi.org/ ) başvurabilirsiniz. Tabi geçtiği için etkinlik programını vermem yersiz sanırım. Bipolar Yaşam Derneği’nin düzenlediği “Söz bipolarlar ve yakınlarında” isimli forum saat 13.30 da Taksim Point Hotel’de gerçekleşiyor. Bipolar Yaşam Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Psikiyatr Doç. Dr. Sibel Çakır; “Bipolar bozukluk yani halk arasında bilinen ismiyle manik depresif hastalığından söz ediyoruz. Yurtdışında bir sürü sanatçı bipolar hastası olduğunu açıkladı. Ancak ülkemizde hala hastaların en büyük sorunu 'damgalanma'dır. Aileler hastalığı gizlemek amacıyla hastaneye yatan yakınları için çoğu zaman etrafına "Tatile çıktı, köye gitti, iş gezisinde" gibi yalanlar söylüyor. Bu nedenlerle hem tedavileri gecikiyor ya da aksıyor hem de etraflarından gördükleri tepkiler yüzünden atakları tetiklenebiliyor. Ancak ilaçların düzenli kullanımıyla, düzenli terapiler ve doktor kontrolleriyle 15-20 yıl gibi çok uzun yıllar hiç depresif ya da manik döneme girmeden yaşayan hastalar da var." diyor. Esra Kazancıbaşı’nın moderatörlüğünde bipolar ve yakınlarının hikayelerinden örneklerle devam ediyor etkinlik. - Kadın , 29 yaşında , Evli ve 1 çocuk sahibi , Hemşire “19 yaşında yardıma ihtiyaç duyacak kadar şiddetli bir depresyon yaşadım. Hastalığımı ise 20 yaşımda, evlendiğimde öğrendim. Geçmişimde de depresyon vardı aslında. Ne zaman hayatım değişse böyle şeyler ortaya çıkıyor. Defalarca depresyon atlatmış olduğumu hastalığıma teşhis koyulunca fark ettim. Ailem o dönemlerde destekçimdi. Onlar olmadığı anda kötüye gittim. Evliliğin ilk yılları zaten hep zordur. Biz de bir takım sorunlar yaşıyorduk. Depresyon ilaçları kullanırken, hemşire olduğum için mani yaşadığımı kendim anladım. Acile geldik ve "Ben manideyim, bana yardım edin." dedim. Daha sonra ilk bipolar olduğumu öğrendiğimde ne yapacağımı bilemedim, dünyam başıma yıkıldı. 'Bundan sonra iflah olmam, hayatım boyunca ilaç kullanacağım, hiç mutlu olamayacağım.' diye düşündüm. Eşimle beraberdik. İlk duyduğunda o da şaşırdı, ne yapacağını bilemedi. Uykularımın düzenli olması çok önemliydi o bu konuda bana destek oldu. Daha sonra hamileliğe kadar düzenli yaşadım ve çok sorun yaşamadık. Hamile kalınca ilacı bırakacağım ve bu hastalığı yeneceğim diye düşünüyordum. …..’de hamile kaldım. Hamile kalınca atak geldi. Ramazan ayıydı oruç tutmak istedim. Uyku düzenim de bozulunca atak geçirdim ve kendimi hastanede buldum. İlaç kullanmak zorunda da kaldım. Ancak sonra araştırdık ki bebeğe zararı olmayacağını öğrendik. Hamileliğin 2'inci ayında ikili taramada bebeğimde down sendromu olabileceği söylendi, bebeğimi almayı teklif ettiler. Ağlayarak eve gittim, eşimden destek beklerken bir de ondan darbe yedim. Elini uzatsa, omzuma koysa yetecekti ama farklı bir yol denedi. Yine de şu anda sağlıklı bir oğlum var, ona kavuştum ve çok mutluyum. İlk teşhis koyulduğunda yoğun bakımda çalışıyordum. Bipolar tanısı koyulunca doktor olan şefim beni istemedi. Sonra başka bir bölüme beni yönlendirdiler, oradaki şefim bir kere "Eşin hastalığını bilse seninle evlenmezdi" dedi. Yine iş yerinde bir arkadaşım "O deli, raporu var" dediğini duydum hamileyken ve bu beni çok üzdü. Eğer devlet memuru olmasaydım işsiz kalmıştım diye düşündüm. Tıp doktoru bile beni istemedi. Kanser hastasına insanlar nasıl yardım etmek istiyor, elini uzatıp şefkat göstermek istiyor ama benim de ruhum bazı dönemlerde kanser oluyor. Biz buraya gelmek için 1 günümüzü harcıyoruz çoğu zaman ama özel sektörde çalışan insan bunu her zaman yapamaz. Her zaman insanlara söylemiyorum ama psikiyatrik sorun yaşayan insanlara özellikle destek olmak için söylüyorum. Ama ne kadar anladıklarını bilemiyorum. Annem bile hala benim hastalığımın kendi kendime uydurduğum bir şey olduğunu zannediyor.”

28 Mart 2015 Cumartesi

UYUMUYORUZ!... UYARIYORUZ!...

Saygıdeğer Basın ve Medya Temsilcileri, Türkiye’de 9 milyon engelliyi ve bir o kadar da yakınını doğrudan ilgilendiren bir haksız uygulamaya dikkatinizi çekmek istiyoruz. Engelli yurttaşlarımızın yanı sıra, yeni mağduriyetlere itilen 65 yaş üstü vatandaşlarımız ile evde bakım ücretleri kesilmeyle karşı karşıya kalmış tüm bakıma muhtaç yurttaşlarımızı bekleyen yeni haksızlıklara karşı, sesimize bir ses katmanızı ve bu sorunun çözümünde bizlere yardımcı olmanızı istiyoruz. Engelli aylığı ve evde bakım ücretlerini düzenleyen 2022 ve 2828 sayılı yasalarda yapılan değişikliklere göre, artık ihtiyaç sahibi bireylere, kendi gelirlerine bakılarak değil, aile ve akrabalarının toplam gelirleri ölçü alınarak yardım yapılıyor. Bu durumda, yardım alan ihtiyaç sahiplerinin büyük bir bölümü zaten yetersiz miktarda maddi yardım imkânını da kaybedecek, birçoğu ‘’açlıkla ’’ yüz yüze kalıyor. Bu durumun değişmesi aslında mümkün... Bizler, 164 Engelli Sivil Toplum Kuruluşu olarak, engellilerin hak kayıplarını ilgilendiren yasaların değişmesi için, yeni bir yasa tasarısı hazırladık. Kanun tasarısını Ak Parti, CHP, MHP ve HDP Grup başkan vekillerine ve farklı siyasi partilerden çok sayıda milletvekiline anlattık. Tüm siyasi temsilciler, bizimle hemfikir olduklarını belirterek, hazırladığımız değişiklik teklifini haklı ve yerinde buldular. Önerdiğimiz yasa değişikliği teklifimizi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakan Yardımcısı ile Yaşlı ve Engelli Genel Müdürü’ne de anlattık. Bakan yardımcısı ve Genel Müdür, bu değişikliğin haklı ve gerekli olduğunu ifade ederek, bu yönde çalışacaklarının sözünü verdiler. Görüşmelerden ve bize verilen sözlerin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, beklenen yasa değişikliği Meclis’in gündeminde yer bulamadı ve kanun değişikliği gerçekleşmedi. Meclis’e sunduğumuz kanun değişikliğinin gerçekleşmesini sağlamak için, Türkiye’nin eylem yapılabilecek tüm illerinde, ‘’Uyumuyoruz!.. Uyarıyoruz!..’’ sloganıyla, 28 Mart saat 13.00’ten 29 Mart saat 13.00’e kadar oturma eylemi gerçekleştireceğiz. Bu oturma eylemlerimizin belirtilen gün ve saatte İstanbul’daki adresinin, Beyoğlu Galatasaray Lisesi önü olduğunu bilgilerinize arz ederiz. Battaniyelerimizi kuşanıp 24 saat oturacağımız bu eylemlerde engelli, yaşlı ve muhtaçların sorunları ve haklarını tartışacağız. Yanı sıra çeşitli etkinlikler gerçekleştireceğiz. Değerli basın camiamızın eylemlerimize ve yürüttüğümüz hazırlık çalışmalarına gereken ilgiyi göstererek sorunlarımızı kamuoyuyla paylaşmasının, bizi ziyadesiyle mutlu edeceğini ve sesimizin daha geniş kesimlere ulaşmasına aracılık edeceğinin bilinmesini isteriz. 2022 ve Evde Bakım Grubu *Yasa değişikliğine imza koyan STK listesi ektedir. Saygılarımızla. TÜRKİYE KAS HASTALIKLARI DERNEĞİ 2022 ve 2828 Sayılı Yasa Değişikliği İçin İmza Atan Ulusal ve Yerel STK'lar DESTEK VEREN ULUSAL STK/KURUM/KURULUŞLAR Engelli Hakları Federasyonu Engelli Hakları Forumu Türkiye Engelliler Konfederasyonu Türkiye Kas Hastalıkları Derneği Türkiye Ortopedik Engelliler Federasyonu Türkiye Sakatlar Derneği Genel Merkezi Yoruma gerek var mı bilmiyorum… Ülkemin aydın, okuma oranı en yüksek, sosyal demokrat Trakyam’dan destek veren Yerel Sivil Toplum Kuruluşları; Çanakkale; Kırklareli, Tekirdağ, Çerkezköy, Çorlu Türkiye Sakatlar Derneği Şubeleri. Edirne’mden hiçbir STK yok. Doğu illerinden de çok az olduğu gibi. Tabi Trakyamın Belediyelerine baktığımızda Engelliler için alınan önlemler! Gözler önünde. Yarın ilinizde meclise göndereceğiniz vekillerinizin seçimini yapacaksınız. Daha sonra bu adayları meclise göndermek için çabalayacaksınız. Lütfen insan öğesini, doğayı, projeleri düşünerek, sonrasında bu konularda uyarılar yaparak seçimlerimizi yapalım. UYUMAYALIM…. UYARALIM….. * * * LÜTFEN DİKKAT !! Alarmınızı 28 Mart Cumartesi akşamı 20:30’a kurun ve o gece ışıklarınızı bir saatliğine kapatmayı unutmayın! Dünyada 2 milyar insanın katıldığı ortak mücadelenin bir parçası olun. Dünya Saati Nedir? Dünya Saati etkinliği 2007 yılında Avustralya'da başladı. Ülkedeki tarihi ve anıtsal yapılar, binlerce kurum ve milyonlarca insan ışıklarını bir saatliğine kapatarak, iklim değişikliğiyle mücadele için tüm dünyaya çok önemli bir mesaj verdi. Hepimiz tek evimiz, gezegenimizin karşı karşıya olduğu, başta iklim değişikliği olmak üzere çevre sorunlarıyla mücadele etmek için acilen adım atmalıyız! Dünyanın anıtsal ve tarihi yapılarından Sidney Liman Köprüsü, Toronto'daki CN Kulesi, San Francisco'daki Golden Gate Köprüsü, Roma'daki Kolezyum, Çin Seddi ve Boğaziçi Köprüsü gibi küresel öneme sahip birçok anıt yapı ve tarihsel bina, hızla büyüyen kampanyanın umudunu ışıklarını kapatarak tüm dünyaya iletiyor. İklim değişikliğinin etkisi sıcaklıklardaki artışla sınırlı değil. Kuraklık, sel baskınları ve şiddetli kasırgalar gibi aşırı hava olaylarının sıklığı ve etkisinde artış, okyanus ve deniz suyu seviyelerinde yükselme gibi etkenler sonucunda insanlar, bitkiler ve hayvanlar ciddi risk altında. Dünya Saati kampanyası bu yıl İklim değişikliği sorununa dikkat çekmeyi amaçlıyor. İklim değişikliğine dikkat çekmek için 28 Mart 20.30'da (Bu akşam) ışıklarımızı bir saatliğine kapatıyoruz !

25 Mart 2015 Çarşamba

“ENGELSİZ BİR DÜNYA İÇİN BENİM FİKRİM”

YA DA DEMOKRATİK BİR ÜLKE İÇİN BENİM FİKRİM Tırnak işareti içinde ki başlık yapacağım bir duyuru ile ilgili. Alt başlık ise hafta sonu CHP, MV adaylığı için yapılacak seçimlerle ilgili olarak benim başlığım. Ne yazık ki iki başlık ta paralellik teşkil ediyor. Yok yok bu paralellik paralel yapı ile ilgili değil. Özellikle son dönemler de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, muhalefeti eleştirirken; "Seçimlere kalmış şurada 2,5 ay. Ortada ne bir projeleri var ne bir gayretleri var ne bir çabaları var. Varsa yoksa, 'Cumhurbaşkanı şunu dedi, hükümet bunu yaptı'. Tamam da siz ne diyorsunuz? Siz ne yapacaksınız? Hele onu bir söyleyin. Siz benim ne dediğimle uğraşacağınıza, siz millete ne diyeceksiniz, onu söyleyin bir hele. Nasıl bir çözüm bulacaksınız onu söyleyin. Muhalefete bunlar sorulduğunda, verdikleri cevap enteresan. Ne diyorlar biliyor musunuz? 'Hele bir bunlar gitsin, gerisi kolay.' Hep bu. Proje bu, gerisi yok zaten." İnsan bunları okuyunca ve gerçeklere bakınca gerçekten üzülüyor. İlimiz de adaylığın ön seçimle belirleneceği belli olduktan sonra konu ile ilgili yazdığım yazı da, aday adaylarını üyeler tanımıyor kendilerini projeleri ile tanıtmaları gerekiyor, ve seçerken de insan için, doğa için, ülke için olan projelerinin çok önemli olduğunu belirtmiştim. Gerek, Sn.Hakan Dedeoğlu ile yaptığım geziler de, gerek üyelerle yüzyüze görüşmeler de , gerek tüm aday adaylarının takip ettiğim kadarı ile yaptıkları ziyaret ve söylemler de edindiğim izlenim ne yazık ki yukarıda ki RTE’nin söyleminden farklı değil. Vatandaş daha köyünün, beldesinin sorunu haricinde sorun bilmiyor. Trakyamızın en önemli çevre sorunlarına karşı duyarsız. Bir köy komşu köyden bi haber. Sn.Dedeoğlu’nun dediği gibi “DOĞA-İNSAN-EKONOMİ üçgenine oturan bir vizyonla verdiğim mücadelede, yaşadığımız sorunlar karşısında, "çevreci" bir vizyona sahip olmak, artık herkes için zorunluluktur. Bu çerçevede, Kömürköy’de üyelerimizle görüşürken Muhtar Yücel Güt’ün “köyümüzde kanalizasyon var ancak arıtması yok” ifadesine kulak vermemiz gerektiğini düşünüyorum.Kazandere’ye bırakılan evsel atıkların buradan bölgeye ve hatta İstanbul'a Terkos Gölü’ne yayıldığını unutmamalıyız.Bu sorunların aciliyetini artık hiçbir merci görmezden gelemez. Çakıllı’daki önemli sorun ise yeni verilen taş ocağı ruhsatlarıdır. Bu konuda Vize ve çevresindeki talanın Çakıllı’yada sıçramasının önüne ancak birlikte hareket edildiği takdirde geçilebilir. Ergene’nin doğduğu bölgenin; suyuyla, toprağıyla, havasıyla, kesinlikle korunması gerekmektedir. Sisteme yön verenlerin insaflı olmaları beklenmektedir.Diğer bir konu da evsel atıkların "ana dereye" bırakılması sorununun çözümlenmesidir. Bu da tabiiki arıtma sisteminin yapılmasıyla mümkün olacaktır. Bizler, dostlarımla birlikte, Trakya’nın daha fazla talan edilmemesi noktasında mücadele vermekteyiz.” Ve daha da üzücü olan yukarıda ki örnekte olduğu gibi bu güne kadar bölge siyasetçilerine sorunlarını anlatamamışlar ki sorunlar hala devam ediyor. Siyasetçilere ulaşamama sadece bölgemizin değil ülkemizin sorunu. CHP’nin merkez yoklaması yaptığı illerde mevcut vekillerin listeye girememesi veya çok zor girmesi sanırım en güzel örneği teşkil ediyor. Lütfen yanlış anlaşılmasın, siyasetçilere ulaşamama genel bir sorun ülkemizde, parti gözetmeksizin. Ama konu CHP’nin ön seçimi olduğu için örnek özelmiş gibi gelmesin. Bir de dikkat çeken, il, belde, ilçe parti yöneticilerinin tüm aday adaylarına eşit uzaklıkta durması demokrasinin gereğidir diye düşünüyorum. Böyle olunca, zaten bir işaret bekleyen üye seçmende eski delege geleneğini sürdürmek isteyen çevrelerin insafına terkedilmekte, özgür iradeyi etkilemekte, demokratikleşmemeye neden olmaktadır. Yine delege sisteminden arta kalan yemekli toplantılar, maddi güçle arkaya alınan görsel medya desteği çok az olmakla birlikte, bir şans olan ön seçimi gölgeliyor diye düşünüyorum. Genel söylemde ise Trakyamızın en önemli sorunlarının, - Ergene, Istrancaların suyu veya yok olma tehlikesi, tarımın ölmesi, taş ocakları gibi - sloganvari bir şekilde dile getirilmesi. Çözüm için öneri, plan yok gibi. O yüzden en azından bu konularda geçmişte yapılanlara bakmak, bir önfikir verebilir diye düşünüyorum. “Geçmişte yaptıklarımız geleceğimizin garantisidir” mantığı kısacası. Tabi insan yine yok genelde. Engelliler, akıl sağlığı ve sağlık sorunları, şiddet, kadına bakış açısı. CHP MV’liği adaylık seçimleri öncesinde, tüm üye seçmenlerimizin özgür iradeleri ile demokratik bir ülke için fikirlerinin olduğunu ve bu yönde oy kullanılarak adayların belirlenmesini gerçekleştireceklerine inanıyorum. Ekte ki basın bildirisi ise adaylarımıza yönelik ülke insanımız için ele alınması gereken bir konuda fikir verecek diye düşünüyorum. Ve özellikle İstanbul’ da oturan yakınlarınız için duyuruyu paylaşırsanız çocuklarımızın konu ile ilgili olarak farkındalıklarını arttırmış oluruz. BASIN DUYURUSU Türkiye Kas Hastalıkları Derneği, 08.06.1992 tarih ve 92/3137 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Kamu Yararına Çalışan Dernekler statüsünü almış, 16.07.2004 tarih ve 2860 sayılı Yardım Toplama Kanunu’nun 6. maddesi gereği de ülkemizdeki İzinsiz Yardım Toplama hakkı tanınan dernekler arasına katılmıştır. Çoğu ilerleyici bir özelliğe sahip ve kalıtımsal olan kas hastalıklarında, hastalarımızın bir kısmı çok erken yaşta kaybedilmekte, bir çoğu ise yaşamlarını tekerlekli sandalyede sürdürmek zorunda kalmaktadırlar. Büyük çoğunluğunun şimdilik tedavisi yoktur. Ülkemizdeki sayısı 100.000 olarak tahmin edilen kas hastası için derneğimiz, hastaların toplumla karşılıklı entegrasyonunu en üst düzeye çıkartmak, kaliteli bir yaşam sürmelerinin koşullarını yaratarak bu konuda hastalara rehber olmak, hastaları doğru yönlendirmek gibi işlevlere sahiptir. Yazık ki hasta kitlemiz çoğunluk ile tekerlekli sandalye bağımlısı olduğundan sosyal yaşamın içinde yer alamadığı gibi ulaşım, altyapı, mimari engeller ve bazen de eğitim kurumlarındaki eksik bilgilerin yol açtığı bir çok sıkıntıdan dolayı eğitim hayatını tamamlayamamaktadır. Türkiye Kas Hastalıkları Derneği olarak bu anlamda farkındalık yaratmak için Gönül dostlarımızın desteği ile Engelsiz Bir dünya İçin Benim Fikrim başlıklı bir resim yarışması başlatmış bunmaktayız. İstanbul İlinde İlk, Orta ve Lise Öğrencileri arasında yapılacak söz konusu yarışmanın toplumsal bir farkındalık yaratacağına inanmaktayız. Böylesi bir çalışmaya siz değerli basın mensuplarının da sorunumuzu duyurmamıza, farkındalık yaratmak için verdiğimiz mücadelemize duyarsız kalmayacağınızı umut etmekteyiz. İletişim: info@kasder.org.tr Tel:02126638686 Saygılarımızla. TÜRKİYE KAS HASTALIKLARI DERNEĞİ

21 Mart 2015 Cumartesi

EMPATİ ve EMPAT

Ülke insanı olarak sanırım en büyük sorunumuz empati yeteneğini kaybetmemizden kaynaklanıyor. Çünkü ; Bebekler üzerinde yapılan araştırmalara göre, doğuştan empati yeteneğimiz yüksek olmakla birlikte, bu yetenek, ailevi ve toplumsal koşulların sağlıksız olması durumunda, hızla kaybedilebilir. Empati, gelişmiş duygusal zekânın ürünüdür !! ... IQ .. DEĞİL ! ... EQ .. gerekli .... Bazı insanlar, karşısındaki insanın duygu ve düşüncelerini doğru anlar ve hisseder. Kendisini adeta onun yerine koyar, olaylara onun gözüyle bakabilir. Nasıl tepki vereceğini bilir ve bu gerçeği dikkate alarak davranır. Empati, yani duygudaşlık adı verilen bu durum, insanlar arası ilişkilerin gelişmesine, kavgaların azalmasına yardımcı olur. Empati sıklıkla, kendi gerçeğini inkâr etme ve karşısındakinin taleplerine boyun eğmeyle karıştırılır ki, bu yanlış bir tespittir. Empati için, erkek ve dişi özelliklerin ikisini birden bünyesinde barındıran, çift cinsiyetli, bir beyne sahip olabilmek gerekir. Anlayabilen, hissedebilen, problemleri çözebilen bir beyin!.... Empati yeteneği zamanla da kazanılabilir, geliştirilebilir. Nasıl mı? Öncelikle kendi duygu ve düşünce dünyamızı tanıyarak, sağlıklı yapılandırarak, Karşımızdakini dikkatle dinleyerek, Yorum yapma ve yargıya varma konusunda acele etmeyerek, Yaşadıklarımızdan dersler çıkararak, İnsanları ve olayları sürekli kontrol etme eğilimimizle yüzleşip, bu davranışı terk ederek, Karşımızdakilerin yıkıcı ve sömürücü davranışları ile aramıza belli sınırlar çizerek... Peki empati, kadınlarda mı, erkeklerde mi daha güçlüdür? Kişiden kişiye değişmekle birlikte, araştırma bulguları ağırlıklı olarak kadınları işaret ediyor. Kadınların, konuşarak kendisini ifade edemeyen bebek ve küçük çocukları anlamaya olan ihtiyaçları, genetik olarak empati kurma becerisine yatkınlıklarının nedeni olmalı. Kadınlar, sıkıntıda olan bir insandan kolayca etkileniyorlar. Hem kadınlar hem de erkekler, daha anlayışlı bir kulak aradıklarında, kadınlarla konuşmayı, dertlerini paylaşmayı tercih ediyorlar. Kadınlar daha güçlü empatiye sahipken, erkekler, sorunları kavrama ve teknik çözüm sistematiği kurmada daha başarılılar. Erkeklerin bu yeteneği sergileyebilmeleri, problemlere sağlıklı bir mesafede durabilmeleri halinde mümkün. Empati, karşısındakini bir cisim değil, duygu ve düşünceleri olan bir insan gibi algılayarak yoğun bağ kurma demekken, sistem yeteneği, karşısındakinden biraz daha ayrı durma ve süreci objektif biçimde değerlendirebilme anlamına geliyor. Yaşamda sorunlarla başa çıkmada, her iki niteliğe de ihtiyaç duyuyoruz. Bazı durumlarda empatinin getirdiği duygusal destek, bazense, sorunlara teknik çözümler gerekiyor. Peki bir Empat’ın özellikleri nelerdir.? Şiddet, zalimlik veya trajedi içeren şeyleri izlemek dayanılmazdır: Empat ne kadar uyumlanmışsa bu durum daha da şiddetlenir. Bu yüzden çoğu Empat eninde sonunda televizyon izlemeyi ve gazete okumayı bırakmak durumunda kalır. Acı çeken, duygusal yara almış veya korkutulmuş olan insanlar bir Empat’ın dikkatini ve şefkatini daima çeker. İnsanlar hep ona içini döker, hiç tanımadığı insanlar bile: Bir Empat, insanların sorunlarına, problemlerine çöplük olabilir, ki dikkatli olmazsa hepsi onun üzerinde kalabilir/o sorunlar kendininmiş gibi olur. Empatların enerjileri çoğunlukla sömürülür. Alkol, uyuşturucu, seks gibi Empat’ın bulaşmadığı çok az şey vardır. Bunun sebebi dışardan gelen duyguları kapatmaya çalışmalarıdır (Ki bunu bilinçli olarak farketmezler). Kendini korumanın başka bir şeklidir ve bu bir kişi veya şeye karşı olabilir. Şarkı söylemek olsun, dans etmek olsun, rol yapmak olsun, yazmak ve çizmek olsun, bir Empat oldukça güçlü bir yaratıcılık damarına, geniş bir hayal gücüne sahiptir. Doğanın içinde olmak Empatlar için bir gerekliliktir ve evcil hayvanlar yaşamlarında olmazsa olmazdır. Bir Empatın eğer kendiyle başbaşa kaldığı bir zamanı olmazsa kafayı yemesi işten değildir. Bu özellikle çocukluklarında bariz olarak gözlemlenir. Teşvik edilmezse kolayca sıkılır ve/veya dikkati dağılır: İş, okul ve ev hayatının Keyif almadıkları bir şeyi yapmak onlar için imkansızdır: Denildiği gibi. Bu şekilde sahte bir hayat sürdüklerini hissederler. Bir Empatı hoşlanmadığı bir şeyi suçluluk duygusu aşılayarak veya başıboş olarak etiketleyerek yaptırmaya zorlamak onu sadece mutsuz eder. Hakikat için müdadele eder: Bu özellikle bir Empat yeteneklerini ve doğuştan hakkı olan şeyi keşfettiği zaman daha yaygınlık gösterir. Yalan/uydurma olan herhangi bir şey fazlasıyla rahatsız hissettirir. Daima cevapların ve bilginin arayışındadır: Cevapsız sorular bir Empat için moral bozucu olabilir ve bir açıklama bulmak için yanıp tutuşurlar. Maceradan, özgür olmaktan ve seyahatten hoşlanır: Empatlar özgür ruhlardır. Kargaşadan tiksinir, hayal kurmayı çok sever Rutin işleri, kuralları veya kontrolü hapis gibi görür: Özgürlüklerini kısıtlayan herhangi bir şey Empatı güçten düşürür, hatta zehirler. Çok yemeseler de kilo almaya yatkındırlar: Fazla kilo, dışarıdan gelen negatif enerjilere karşı korunmanın bir başka şeklidir.... !!! Çok iyi dinleyici: Bir Empat, çok güvendiği biri olmadığı müddetçe kendileri hakkında pek konuşmazlar. Başkaları hakkında şeyler öğrenmeyi ve bilmeyi severler ve gerçekten umursarlar. Narsisizme tahammülü yoktur: Ne kadar kibar ve hoşgörülü olsa da, Empatlar egoist (kendini önemseyip başkalarının duygularını veya bakış açılarını önemsemeyen) insanların etrafında olmaktan hoşlanmazlar.... !! Çalkantılı bir ruh haline yatkın olabilirler ve eğer üzerlerinde çok fazla negatif enerji varsa bu onları asosyal hatta sefil bir duruma sürükler. Bir Empat mutsuz olduklarında mutlu gibi davranmaktan nefret ederler ve bu sadece onların durumunu kötüleştirir (hizmet sektöründe çalışınca, güler yüzlü olmak özellikle çok zorludur) ve bir nevi kaçacak bir delik aramalarına yol açar. Doç.Dr.Şafak Nakajima ve ayrıca Cristel Broederlow (Çevirmen: Serkan “Sai” Önder)’in makalelerinden yararlanılmıştır.

18 Mart 2015 Çarşamba

DEVLET ADAMLARININ BEDENSEL – ZİHİNSEL SAĞLIK DURUMLARI (*)

Akıl sağlığının her insan için çok önemli olmakla birlikte devleti yönetenler için çok daha önemli olduğu düşüncesindeyim. Bu konuda 86 yaşında olduğu halde Cumhuriyet aydınlanmasının en önemli neferlerinden biri olan ve tanımaktan onur duyduğum nörolog Prof.Dr. Coşkun Özdemir’i konu ile ilgili olarak izlediği bir panel ve izlenimlerini ele aldığı makalesini bir miktar kısaltarak köşeme misafir etmek istiyorum. “1997’de Arjantin Buones Aires’te WFN’in (World Federation of Neurology) düzenlediği uluslararası Nöroloji Kongresinde çok ilginç bir panel izledik. Konu Amerika’nın ve dünyanım devlet adamlarının sağlık sorunları ve bunların dünya siyasetindeki etkileri idi . Amerika’da çoğunluğunu nörolog ve tarihçilerin oluşturduğu bir Çalışma Grubu Birleşik Amerika cumhurbaşkanlarının sağlık, engellilik, yetersizlik (disabilitiy) durumları konulu bir çalışma gerçekleştiriyorlar. Çalışma Grubu tarafından raporlar, tavsiyeler eleştiri ve yorumlar başlıklı bir kitap yayınlanıyor. Bilim insanlarının böyle bir çalışmaya neden gerek uyduklarını panel açılışında olduğu gibi, kitabın ilk sayfalarında bazı örnekler vererek açıklıyorlar. Amerika cumhurbaşkanları tüm dünya için yaşamsal önemdeki acil durumlarda kararlar vermek durumundadırlar. Yurttaşların beklentisi bu durumlarda elbette Başkanın en yetkin ve en doğru kararları alabilmesidir. Çünkü Amerika cumhurbaşkanlığı dünyanın en güçlü makamıdır, onun geçici bile olsa yetersizliği (incumbent) bütün dünya için çok olumsuz sonuçlar getirebilir Daha 1787’de Anayasa’da bu olasılığa karşı önlemler düşünülmüş ve hangi koşullarda cumhurbaşkanı yetki ve görevlerinin başkan yardımcısına devredileceği belirtilmiştir. 1881’de başkan Abram Garfield bir suikast ile yaralanmış görevi yardımcı başkan üstlenmiştir. 1919 ilk aylarında başkan W. Wilson, birkaç küçük serebral inme (stroke) geçirir ve açıkça zihinsel kapasitesi zaafa uğradığı halde Birleşik Devletleri temsil etmeye devam etmiştir.1919’da bu kez sol hemipleji ile sol tarafında felç oluşmuştur. Amerika ile Almanya arasındaki çok önemli Versay anlaşması sırasında hala iş başındadır. Burada sağlıklı bir başkan gibi davranamamış ve Amerika Yeni Milletler Cemiyeti (Cemiyeti Akvam) üyeliği konumunu kaybetmiştir . Benzer durumlar Başkan Roosvelt döneminde de yaşanmıştır. Çocuk felci geçirmiş olan Roosvelt bu kez hipertansiyon ve ciddi kalp yetmezliği ile hastadır. 1945’teki Yalta Konferansı’nda gereken dirayeti gösterememiş ve savaşın son ayında İngiltere başbakanı Churchill’in Berlin ve Çekoslavakya’yı Ruslardan önce bir askeri operasyonla işgal etme önerisini ret etmesi önemli bir hata olarak kabul edilmiştir. Eisenhower birden çok hastalıkla yaşıyordu ve genel sekreteri Foster Dulles de kanserden ölünceye dek görevinde kaldı. Eisenhower bizzat 1957’de şunları yazılı olarak ifade etti: “Son üç yılda üç ciddi hastalık geçirdim ve bunlar beni güçsüzlük içinde bırakıyor ve ofisi başkan yardımcısının alabilmesi için özel hazırlıklar yapmamı zorunlu kılıyor.” Benzer uyarı ve önlem önerilerini 1965’te başkan Lyndon Johnson da yapıyor. Böylece 1965’te senatör Birch Bayh’ın çabaları ile 25 no’lu Düzenleme (Amendment) için Kongre’nin onayı alınıyor ve bunu 1967’de 38 eyalet meclisi tarafından onaylaması izliyor. Başkan Johnson’un Kongre’ye verdiği özel bir mesaj da şöyledir:. “Bizim kendi güvenliğimiz için olduğu kadar dünyanın güvenliğini korumak gibi ayrıcalıklı bir sorumluluğumuz var. Bu sorumluluğu hareketsiz kalmış eller ve bilinç ve anlayış yetersizliği içindeki bir kumandanın komutasına bırakamayız. Bu yaklaşımlar ve anlayış üzerine kurulan komisyon tarafından 25 no’lu düzenlemenin, Başkanlığın sağlıklı ve muktedir ellerde olmasını sağlamak için yeterli olduğu kanısı ifade ediliyor.” Sonraki yıllarda başkan Jimmy Carter 1994’te Amerikan Nöroloji Akademisine yaptığı bir çağrı üzerine BAŞKANLIK ZAAF VE YETERSİZLİĞİ KONUSUNDA ÇALIŞMA GRUBU kuruluyor. Bizim ünlü bir nörolog olarak yakından tanıdığımız WFN başkanlığı yapan Prof. James Toole ve Prof. Link 50 nörolojist ile birlikte tarihçi, politik bilimci, psikiyatrist, psikolog ve gazeteciler ve politika ile yakından ilgilenen çok sayıda delegeyi Başkanın sağlık kaynaklı yetersizlik sorununu derinlemesine konuşup tartışmak üzere Atlanta’da Carter Merkezi’ne davet ediyorlar. Burada konu ayrıntılı biçimde tartışılıyor . İkinci bir konferans Wake Forest’de Başkan Gerald R. Ford’un katılımı ve konuşması ile yapılıyor. Burada halkın katılımı da sağlanıyor. Son toplantı 1996’da Beyaz Ev (The White House) konferans merkezinde gerçekleşiyor. Burada başlıca 9 öneri benimseniyor. Doğaldır ki; Başkanın sağlık, bilinç, mental kapasite, anlayış yetersizliğini saptayıp bildirecek kişinin kim olacağı ciddi ve çetin bir konu olarak ortadadır. 3. toplantıdaki tartışmalarda bu konu en büyük ağırlığı taşıyor. Tıp doktorunun çok açık bir kimlik sahibi olması ve Başkanın özel kişisel doktorunun bu konuda önemli bir rol oynaması gerektiği üzerinde görüş birliğine varılıyor. Ancak özel doktorun Başkanın sağlık ve bilinç durumu ile ilgili 25 numaralı (Anayasal) Düzenleme’nin tayin ettiği ve Başkanın sağlık durumu hakkında karar verecek olan komite üyelerine bu konuda bilgi verme ve önerilerde bulunma sorumluluğu taşıması üzerinde de görüş birliği var. Kuşkusuz söz konusu doktor için zor bir görev (Hele bizim gibi azgelişmiş, demokrasi kültürünün yaygınlaşmadığı, diktatörler yetiştirmeye elverişli ortamlarda bu prosedürün işlemesi olanağını düşünürsek..) Arjantin’deki kongrede çalışma grubu üyelerinin bazılarının katıldığı panelde kitapta yer almayan ve devlet adamlarının sağlık durumu ile ilgili bilgiler de sunuldu. Finlandiya cumhurbaşkanı KEKKONEN serebral damar hastalığı ve demans belitileri gösteriyordu. Bu nedenle bir süre sonra görevden çekildi. HİTLER’in bir post-ensefalitik Parkinson hastası olduğu, ellerinin titrediği (videoda gösterildi) ve psikopatik bir kişilik sergilediği ileri sürüldü. MUSSOLİNİ saldırgan ve patolojik kişiliği ile anıldı. STALİN paranoid kuşkular taşıdığı suikast ve komplolardan şüphe ettiği, ünlü hekim Bechterew tarafından görülüp muayene edildiği, Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı GROMYKO’nun çeşitli hastalıklar geçirirken iş başında olduğu belirtildi. Panel konuşmacısı bilim insanları, “Devlet yöneticilerinde kişilik (personality) bozuklukları (bugünün dünyasında çok daha sık) tanık olduklarında geç kalmadan doğru zamanda seslerini yükseltmelidirler..” uyarısında bulundular.. “Bunun kolay olmadığı, bazı riskler taşıdığı, hatta kimi ülkelerde iyice tehlikeli olabileceği açıktır..” demeyi ihmal etmediler ve eklediler:. Politikacıları eleştirmek onların zihinsel sağlık içinde olmadıklarını söylemenin kolay olmadığı yadsınamayacak bir gerçektir. Ancak bilim insanları bilim kurumlarından bilim merkezlerinden destek alırlarsa bu cesareti kendilerinde bulabilirler. Ülke bilim insanlarının bu davranışının ülkenin bugünü ve yarını için büyük önem taşıdığı açıktır. Bilim insanlarının ve bilim kurumlarının bütün dünyada güç kazanmasını ve bu güçlerini daha iyi daha barışçı bir dünya için kullanabilmelerini dileriz. 1997’den sonra söz konusu 25 no.lu Düzenlemenin nasıl kullanıldığı hakkında bir bilgimiz yok. 2001’de seçmenler karşısında çiğ mısır yiyerek ve benzer popülizm yollarına başvurarak başkanlığa seçilen George Bush, Tanrı tarafından görevlendirildiğini ortaya atarak halkına Amerikan Ordusunu da bu yetki ile Irak işgaline gönderdiğini ileri sürdü. Bir psikiyatr Justin Frank O’nu megaloman ve paranoyak olarak nitelendiriyor. 25 sayılı Düzenleme herhalde başkan Bush için harekete geçirilmiş değildir. Keşke iktidarın gücüne teslim olmayan bilim insanları yönetimde ve yöneticilerde gördükleri yetersizlikler ve adaletten sapmalar karşısında bir sorumluluk duygusu ile seslerini yükseltebilseler. Bu cesareti gösterebilseler. Ülkemiz bu bakımdan pek şanslı görünmüyor. Geride bıraktığımız yıllarda akla, vicdana, bilimselliğe, adalete aykırı çok sayıda icraata tanıklık ettik. Bugünkü ileri demokrasidede (!) benzerlerini fazlası ile yaşıyoruz. Biz 25 no’lu Düzenlemeye benzer bir şeye sahip miyiz, bilmiyorum. Olsa bile, yazık ki, yaşadıklarımız, uygulamayı gerçekleştirecek yüreklere sahip olmadığımızı gösteriyor.” (*) Prof. Dr. Coşkun Özdemir; Cumhuriyet Bilim – Teknik eki (syf. 18), 13.3.2015

14 Mart 2015 Cumartesi

Trakya’yı Kurtar(may)alım mı?-2

"On dokuzuncu yüzyıla kadar, hiç sona ermeyen zorlu görev, insan soyunun ve çevresinin doğal etkenlere karşı korunmasıydı. Ama bu yüzyılda yeni bir ihtiyaç doğmuştur: Doğayı insana karşı korumak." Peter F. Drucker “Kimi yıllar Çukurovaya bahar birdenbire iner. Çiçekler tomurcuklar, kuşlar, arılar, böcekler, otlar birdenbire bastırır. Ilık güneş, apaydınlık ortalığı doldurur. Kurdu kuşu, börtü böceği, yılanı karıncasıyla bütün yaratık yuvalarından dışarıya uğrayıp şaşkın, telaşlı, yeni, taze bir dünyaya kavuşmanın sevinci içinde yumuşacık toprakta gezinirler.” Ne zaman uzun yıllar önceki çocukluk anılarıma geri dönsem, Yaşar Kemal’in İnce Memed 3’ünün girişindeki bu satırları anımsarım. Trakya’nın Istranca dağlarının eteklerine yaslanmış binlerce yıllık geçmişi olan bu şirin kasabasında; gelen baharla birlikte, kasabanın mezarlığını geçer geçmez başlayan bağlardaki karaağaçlar, gelincikler, topraktan yeni yeni fışkırmaya başlayan yemyeşil buğday tarlaları veya sürülerek nadasa bırakılmış yumuşacık topraklarda babamla yaptığımız o akşam gezintilerini, bu yaşadığımız günlerde veya şu satırları yazdığım saatlerde daha da özlemle anımsıyorum. Kitaplardan önce kör yılanı, çıngıraklı yılanı, köstebeği, kirpiyi, kaplumbağa ve diğer mahlukatla, güle aşık olup da onun aşkı ile yanıp tutuşan bülbülün sesini bu gezilerde tanıdım. Önce, baharla birlikte suları çoğalan, yazın kurumaya yüz tutan dereler, ardından karaağaçlar, daha sonraki yıllar bağlardaki asma kütükleri birer birer yok oldu. Buğday tarlaları içinde tek tük beton yığınları yükselmeye başladı. En sonunda da kaçak yapılaşmayı önlemek için Belediye Kanunun’nun 18. Maddesine göre imar planları çizildi. Bilinçsizce katlettiğimiz doğaya son darbeyi kanunların ardına sığınarak vuruyorduk. Ne adına, ne için? Başlangıçta Istranca eteklerindeki ormanları tarla açmak adına yok ettik, şimdide açtığımız tarlaları barınmak uğruna veya yanlış imar planları ile yok ettiğimiz içme suyu havzalarına kirli havzalar katmak için yok ediyoruz. Ama asıl amaç barınmak mı?, yoksa rant alanları yaratmak mı?. Nazım, “Sen mutluluğu resmini yapabilirmisin Abidin?””Ama işin kolayına kaçmadan” der. Ne yazık ki yükselen değerler işin kolayına kaçarak, kanunların ardına sığınarak, insani değerler bir yana bırakılarak yok etmek için elinden geleni yapıyor. Anlatılan hikaye sadece bu kasabanın değil; ülkenin hikayesi.”(1) Bu hikayeleri neden anımsatıyorum? O yıllarda bölgenin sorunları siyasilere, aday adaylarına anlatılıyordu devamlarında yazıların. O anlatılan sorunlar çığ gibi büyüyerek günümüze geldik yeni yeni sorunlarla. Bölgesel sorunlardan bahsetsem de tüm ülkede doğayı insandan korumak konusunda sorunlar aynı. O yüzden hangi parti olursa olsun (tabi ki size soruluyorsa partiler tarafından) aday adaylarını belirlerken sorunları ne kadar biliyor, geçmişi unutmuş mu, sorunları dinleyip vekil seçileceğinde bunları unutacak mı? İşte geçmişten unuttuğumuz bölgesel sorunlar ve yenileri konusunda hatırlatma yapmak umarım faydalı olacak. Son dönemlerde ülke olarak, siyasiler olarak bir Kürt açılımı tuturmuş gidiyoruz. Federasyon mu, Sevr’in uygulanması mı, yok silah bırakılmadan açılım, yok silah bırak açılımı yaparız tartışmaları. Ama silahsız sessiz sedasız bir batı açılımı “AB himayesinde Trakya Eyaleti” kurulduğunu unutuyoruz? Bakanlar Kurulu'nun 14.7.2009 tarih ve 2009/15236 no'lu “Bazı Düzey 2 Bölgelerinde Kalkınma Ajansları Kurulması” hakkındaki kararı, Cumhurbaşkanı Gül'ün onayı ardından Resmi Gazete'nin 25.07.2009 tarihli 27299. sayısında yayımlandı. Toplam 16 ayrı Bölge Kalkınma Ajansı (BKA) kuran kararnamenin ilk sırasında TR21 koduyla Trakya yer alıyor. Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ'ı kapsayacak ajansın merkezi Tekirdağ olacak. Trakya BKA'nın eyaletleşme adımı olduğunu belgeleyen bir diğer dikkat çekici nokta da “bayrak”. 5449 sayılı BKA yasasına dayanılarak çıkarılan yönetmeliğin (Resmi Gazete, 25.07.2006, 26239) 28.maddesine göre, kuruluş kararnamesini takip eden iki ay içinde Trakya BKA özel bir amblem belirleyecek. Belirlenecek amblem beze bastırılıp bir tür bayrak olarak kullanılabilecek. İşin birde kurulan kurul üyeleri kısmı var ki dikkate değer. AKP’ye yakınlık ve Fethullahçı olmaları dikkat çekiyor. Son dönemdeki AKP-Fethullah kavgası sonucu bu girişimin akibeti meçhul gibi gözükse de böyle bir tüzel oluşum hiçbir zaman unutulmamalı. İşin acı tarafı da o dönemde Kırklareli İl Genel Meclisi Başkanı yayınladığı makalede meseleye değiniyor, planın bölgede ki il genel meclislerine geldiğinde sorgulanması gerektiğinin altını çiziyor, ama özünü ıskaladığı 1/25000 lik planların aynı meclisler tarafından onaylanması ile anlaşılıyor. Bu altını çizme işlemini yapan kişi 6 yıldır hala sorgulamayı bitiremedi ve şu anda aday adayı. (2) Geçelim ama aklımızın bir köşesinde kalsın. Ergeneyi temizleyelim derken Istrancaların her metrekaresine verilen maden arama ruhsatları ile açılan taş ocakları yer altı içme sularımızın dibine dinamit yerleştirerek kaynaklarımız yok edilmektedir. Termik ve nükleer santral kurma çalışmaları gönüllüler ve sivil toplum kurumları ve bölge halkının girişimleri ile şimdilik önlense de kesin sonuçlar alınamamıştır. Hes’lerden sonra şimdi de RES (Rüzgar Enerji Santralleri) sorunları gündem de, ki bu köşenin yazarının da savunduğu santraller olmasına rağmen yer seçimlerinin ormanların içinde olması endişeleri arttırmaktadır. Ve bunlar yetmiyormuş gibi, ABD ve Avrupa’nın gündeminde olan, ülkemizde sadece Diyarbakır’da sondaj çalışmalarına başlayan ve Trakya Bölgesinde de lisans verilen Kaya Gazı. İlk olarak ABD’de çıkarılmaya başlayan bu gaz sondaj sırasında, içine çeşitli kimyasal kirletici maddeler ilave edilmiş bol miktarda su kullanılarak bu sıvı ile yer küre çatlatılıyor. İşte bu gaz için şirketlere bölgemizde 31 bin 714 hektar alan için lisans verildi. Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık da, hidrolik çatlatma sıvısında kullanıldığı tespit edilen 2 bin 500 kimyasaldan, 650’den fazlasının kanserojen madde içerdiğini, şirketlerin de bu kimyasalların ne olduğunu ticari sır nedeniyle açıklamadığını söyledi. “Yani ne olduğunu bilmediğimiz maddeler, yer altına enjekte ediliyor” diyen Atalık, yer altına bırakılan sıvının da sadece yüzde 50 ya da 70’inin geri çekildiğini, gerisinin yer altında kaldığını ifade etti. Kaya gazının halk sağlığı üzerinde de etkilerinin olduğunu dile getiren Atalık, “ABDnin Louisiana eyaletinde hidrolik çatlama sıvısına maruz kalan 16 inek öldü. Ticari sır nedeniyle de bu hayvanların hangi maddelerden öldüğü araştırılamadı” diye konuştu. Ve bu sondajların depremi de olumsuz etkilediğini belirten uzmanlar eğer bu kuyular açılırsa Trakya’da tarımdan bahsetmek hayal olacak diyerek uyarıyorlar. (3) Trakya’yı Kurtar(may)alım mı? – İlhan VARDAR – Görünüm Gazetesi-Haziran 1997 Kalkınma Ajansları-Sol Haber-31 Temmuz 2009 Türkiye’yi Bekleyen Tehlike : Kaya Gazı- Sinem UĞURLU- Evrensel - 9 Mart 2015