11 Mart 2015 Çarşamba

Trakya’yı Kurtar(may)alım mı?- 1

''Şu anda yarının artık bugün olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Çok geç kalmış olmak diye bir şey vardır.Sayısız uygarlığın beyazlamış kemikleri üzerinde şu acılı sözcükler yazılı: "Çok geç." Eyleme geçmezsek, merhameti olmadan güce, ahlakı olmadan kudrete, kavrayışı olmadan kuvvete sahip olanlar için ayrılmış zaman koridorlarına sürükleneceğimiz kesin.'' Martin Luther King Yine bir seçim dönemi ve yine tatlı su entellerinin, ya da “tamam biz de görüyoruz yanlışları, ama seçim dönemi eleştiri yapmak yanlış” diye her şeye gözlerini kapayan takım tutar gibi parti tutup, seçimlerde tıpış tıpış gidip oy kullanmayı demokrasi olarak algılayan kişilerin bu görüşüne karşın, kişisel eleştirilerde olduğu için yanıtımı onsekiz yıl önceden vermek istiyorum. 1997 de ne seçim vardı, ne AKP o zaman da bizler eleştirilerimizi yapıyor, bu eleştirileri yapan dostlar görmüyor, duymuyor, konuşmuyordunuz.. Şimdi bu şekilde düşünenlere “AKP’nin hizmetkarlığını yapıyorsunuz” suçlamasını karşın o günlerde de iktidarımızı engelliyorsun söylemleri vardı.! İşte bu zihniyetiniz Martin Luther King’in elli yıl önce söylediği gibi “Merhameti olmadan güce, ahlakı olmadan kudrete, kavrayışı olmadan kuvvete sahip olanlar için ayrılmış zaman koridorlarına” sürüklenmemize neden olmadı mı? Hala çok ama çok geç değil mi ? “Uzun bir kış’tan sonra şu son günlerde İstanbul dışına Tarkya’ya doğru bir yolculuğa çıkarsanız, hele hele biraz yağış varsa farkedeceğiniz ilk şey gözleriniz kapalı dahi olsa buram buram toprak kokusu olacaktır. Bunun üzerine gözlerinizi açtığınızda baharla birlikte uyanan doğanın o yeşil örtüsü ıle karşılaşırsınız. Yolculuğunuz daha bakir bir bölgeye ise ve gelincik mevsimine rastlarsa yemyeşil buğday tarlaları içindeki kızıl gelinciklerin seyrine doyum olmaz. Hele hele yeşille mavinin bütünleştiği kıyı şeritlerine ulaştığımızda duyulan haz, mutluluğun resmini yaptırtabilecek bir dinginlik verir insana. Hiç kimse böyle bir yolculuğa hayır diyemez sanırım. Ama ne yazık ki yıldan yıla butür manzaralarla karşılaşmak için çok daha uzun yollar katetmemiz gerekiyor. Ve bu uzun yolları katederken daha bir kaç yıl önce yeşillikler arasında sadece kiremitlerinden ve saman yığınlarından köy olduğunu anlayabildiğimiz yerleşim birimlerinin gittikçe betonlaştığını, artık beton yığınları arasından ağaçların göğe uzanmak istercesine direndiğine tanık olursunuz. Sınırlarının ağaçlardan, derme çatma çalılardan oluştuğu o eski büyük bahçelerin içindeki tek katlı, sundurmalı, bahçenin bir kenarındaki ahırlı köy evlerinin yerlerini kat kat beton yığınlarına terk ettiğine şahit olursunuz. Ama bizler, burunlarımızı tıkayarak, gözlerimizi kapayarak daha yeşile, daha maviye ulaşmak ve oralarıda -önceleri kısa tatillerde keşfedip daha sonra - yoketmek için son hızla gitmekteyiz! Özellikle sanayi devriminden sonra Batı’da, daha çok tüketen insanın daha mutlu olduğu, kişi başına üretilen, demirin, çeliğin çimentonun mutluluğun göstergesi olduğu kabul edilmiştir. Doğal kaynakların kısıtlı oluşu gözönüne alınmadığı içinde bir yandan doğal kaynaklar tükenmekte diğer yandan işlenen hammaddeler doğaya atık olarak dönmektedir. 2. Paylaşım savaşından sonra kapitalizmin büyüme tutkusu “tüketim için üretim” yerine “üretim için tüketim” sürecini başlatmıştır. Artık üretim, insanların doğal ihtiyaçları için değilde oluşan tröstlerin devleşmesi ve ayakta kalabilmesi için yapılmaya başlanmıştır. Bu da çevre sorunlarının korkunç boyutlara ulaşmasına neden olmuştur. Bizim gibi daha sanayileşme ve demokratikleşme aşamasına dahi gelememiş ülkelere çöreklenen dev tröstler tüm dünyanın yaşanamaz hale gelmesine neden olmuştur. Bilindiği gibi bu tüketim çılgınlığı süreci ülkemizdede 12 Eylül 1980 darbesini takip eden hükümetler sonrası büyük bir hız kazanmıştır. Bir yandan uluslararası tröstler ve yerli tekeller ülkemizde çevreye duyarlı gözükmeye başlamışlar ve hatta son yıllarda çevre ödülleri dağıtır hale gelmişlerdir. Ama diğer yandan kurulan montaj fabrikalarının en verimli tarım arazilerinde kurulmasından hiç mi hiç çekinmemişlerdir. Çevre konularına en çok duyarlı vakıflarımız ise özel üyeliklerini dolar üzerinden yapmakta ve bu tür kuruluşların desteğini almaktan çekinmemektedirler.” (*) Trakya’yı kurtaralım – İlhan VARDAR, Bilim ve Ütopya Dergisi, Mayıs 1997, Sayfa 7

8 Mart 2015 Pazar

CHP’de ADAY BELİRLEME

“Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.” George Orwell Bilindiği gibi ilimizde CHP’nin Milletvekili adayı belirlemesi, ön seçimle yapılacak. Ve 27 yıl sonra ilk kez üye bazında seçim kararı alındı. Yanılmıyorsam 14 aday adayımız var. Soru şu. Üyeler bu adayları belirlerken hangi kıstasları kullanacak? Özellikle küçük yerleşimlerde bazı seçmen üyeler “biz aday adaylarını tanımıyoruz, bizi yönlendiren birileri olmalı” derken delege sultasının alışkanlığının izlerini taşıyorlar. Şimdi ise bir çıkmaz içindeler. Demokrasiye katılımın bedeli sanırım. İşin kolayına kaçarak delegenin ahbap çavuş ilişkisi ile belirlediği adayı kabullenmek kolaydı. Aday adayları içinde iş zorlaşıyor. 100-200 delegeye ulaşmak kolay ama on binlerce üyeye kendilerini nasıl anlatacaklar ? Ve anlatıyorlar tabi, afişlerle, broşürlerle, toplantılarla. Ve bu anlatımlarda ön plana çıkan Ergene Kirliliği, iktidar eleştirisi ile vatan millet söylemleri, Trakya’nın sorunları, kadının toplumda ki yeri, kadın cinayetleri gibi hepimizin bildiği yaşadığı sorunlar. Ve seçildiklerinde sanki sihirli bir değnek varmış gibi ellerinde, tüm sorunlar halledilecek. Çözüm önerileri, planları ? Peki üye seçmen, “kardeşim iyi güzelde aday aday olmadan evvel bu bahsettiğin sorunlar hakkında insan olarak neler yaptın? Sorunları biliyorsun da çözüm önerilerin var mı? Projelerin neler?” sorularını sorabilecek bilinçte mi? “?” Bilemiyorum ! O zaman aday adaylarımızın şu anki söylemlerinden ziyade geçmiş deneyimleri bence önemli bir kıstas olmalı. Katıldığım tanıtım toplantılarından birinde aday adaylarımızdan Sn.Hakan Dedeoğlu şöyle bir cümle kurdu : “Istrancaların suyunu İstanbul kullanıyor. Ayrıca İstanbul Belediyesi bu suyu şişeleyip satarak rant sağlıyor. Yöre halkımıza hiçbir getirisi yok. Bunun için mücadelemi vereceğim.” İşte satır aralarından okunabilecek bir cümle. Sn.Dedeoğlu’nu şahsen tanımıyorumdum. Ama çevre konusunda ki duyarlılığı ve gönüllü olarak yaptıklarını biliyordum. Toplantıdan sonraki konuşmamızda geçmiş deneyimlerinin satır başlıklarını şöyle sıraladı. - 19 yıl boyunca TEMA Vakfı gönüllü temsilcisi, - Trakya çapında Arıtma Kanalı Projesi’nin, TBMM Ergene Nehri Araştırma Komisyonu üyelerine kabul ettirilmesi için verilen mücadelede gönüllü, - Türkiye’nin ilk çevre düzeni planı olan Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı’nın Çevre Bakanlığı tarafından onaylanması için verilen mücadelede gönüllü, - Alpullu Şeker Fabrikası’nın yeniden bölgemize huzur ve refah getirmesi için verilen mücadelede gönüllü, - Hayvancılık, pancar ekimi ve diğer tarım uygulamalarında çiftçinin ve köylünün yanında verilen mücadelede gönüllü, - Hakları yenen işçimizin yanında verilen mücadelede gönüllü, - Trakya tarım topraklarının amaç dışı kullanılmasına karşı verilen mücadelede gönüllü, - Ergene Nehri’nin ıslah edilerek sel ve taşkınların azaltılmasında gönüllü, - İğneada’da ya da bir başka noktada, termik ya da nükleer konusunda, hukuk dışı uygulamalara karşı açılan ve birçoğu kazanılan davalarda gönüllü. Siyasi çalışmaları, sivil toplum örgütlerinde ki çalışmaları, demokrasi platformunda ki çalışmalarını sıralamadım bile. Son olarak “30 yıldır, halkın refah, huzur ve sağlığını bozan her türlü uygulamaya karşı öncü ve gönüllü olarak verdiğim mücadeleyi meclise taşıyarak, bölgemize doğru projelerle hizmete adayım” diyor. Bu arada toplantıda bir aday adayımız “aman bu süreçte partiyi yıpratacak eleştirel düşüncelerden sakınalım” uyarısı yaptı. Orwell’ın dediği gibi o kadar gerçeklerden uzaklaşmışız ki toplum olarak gerçekleri karıştırıyoruz sanki. Tıpış tıpış oy vereceksinizden sonra “lüksünüz yok CHP ye vereceksiniz” söylemi ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Beşiktaş Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Tüy'e "Kürt seçmenin neden CHP'ye küstüğüne" dair bir rapor hazırlattırıyor. 6 sayfalık raporda, oy kaybının nedenleri başlıklar halinde sıralanmış. Buna göre, bölge seçmeni CHP'nin Kürt sorununa ilişkin tutumunu doğru bulmuyor ve CHP içinde ulusalcı kanadın baskın olduğuna inanıyor. Partinin "Laiklik" söylemleri nedeniyle muhafazakar seçmen dışlanacağını düşünüyor. Seçmen CHP'yi, "Ankara partisi" olarak algılıyor ve halkın içinde yeterince yer alınmadığına inanıyor denilmiş. Raporun "Kürt seçmen nasıl kazanılır?" başlığı altındaki öneriler ise dikkat çekici. 1989 yılında SHP tarafından hazırlanan Kürt Raporu'nun genişletilmesi ve "Demokrasi Paketi" olarak kamuoyuna sunulması isteniyor. Alevi, Kürt, Ermeni, Süryani ve dindarlara yönelik partiden kapsamlı bir özeleştiri yapılması öneriliyor. CHP'nin Kürt sorununun çözümü noktasında parti içerisindeki sesleri çoğaltması isteniyor. PKK'nın da talep ettiği "anadilde eğitim" hakkının tanınması, Abdullah Öcalan'a "ılımlı ve karşıt olmayan söylemlerle mesaj verilmesi de öneriler arasında yer alıyor. Gerçek hangisi acaba? kemikleşmiş doğu seçmenini kazanmak mı? yoksa ülkenin laik, ulusal, partiye küsen seçmenini kazanmak mı? ülke ve parti yararına. Son olarak; bilimsel çevrelerden gelen bir habere göre, insan beyniyle makinaların kontrol edilmesine yönelik çalışmalarının ardından 55 yaşındaki engelli bir kadının sadece düşüncelerini kullanarak F-35 jetini uçurabildiği duyuruldu. Düşünce gücüyle makinaların kontrol edilmesi uzun vadede insan vücuduna yerleştirilen robotik cihazlar sayesinde fiziksel engelleri ortadan kaldıracak deniliyor. Biz düşünceden nefret ederken insanoğlu düşünce gücü ile fiziksel engelleri aşmaya çalışıyor. Umarım seçmen üye tarafından aday adayları doğru tahlil edilerek hem bölgemize hem ülkemize yararlı vekiller gönderir meclise.

4 Mart 2015 Çarşamba

AYNA HASTALIĞI

“Ayna ayna söyle bana var mı benden daha güzeli?” Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler romanında ki kötü kraliçenin beş dakikada bir ayna karşısına geçerek yukarıdaki cümleleri sarf etmesi gibi, seçim dönemine girdiğimiz bu günlerde siyasete atılan aday adayları aynalara çok bakıyorsanız aman dikkat ! O aynalar dev aynası olmadığı gibi aynaya çok bakmanın da psikolojik sorunlar yarattığı unutulmamalı. Acıbadem Hastanesi Psikiyatri Konsültanı Psikiyatr Doç. Dr. Ece Orhon, tıp dünyasında "dismorfofobi" diye bilinen, halk arasında ise "ayna hastalığı" olarak tanınan hastalıkla ilgili olarak bakın neler söylüyor… “Dismorfofobi : Bu hastalık 100 yıldan beri tanınmaktadır. Tanım olarak, kişinin fizik görünüşündeki gerçek fakat önemsiz bir kusur ile ileri derecede meşgul olmasıdır. Örnek olarak, burnun uzun yassı veya eğri olması, saçların çok seyrek, kıvırcık, göğüslerin çok büyük, sarkık veya küçük olması gibi bir kusurla, kişinin sürekli uğraşmasıdır. Bu kişiler huzursuzluk duydukları bu duruma karşı kaygı da duyar. Diğer kişiler bu kusur veya kusurların hiç önemi olmadığını söyleseler de, kişi takıntısından vazgeçmez. Psikiyatride "vücut dismorfik bozukluğu"na (VDB) giren bu durum bir çeşit anksiyete bozukluğudur. Bu bozukluk olanlarda nasıl göründüklerine dair bilişsel çarpıklıklar vardır. Bu kişilerde var olan kusur hakkında çarpıtılmış bir algılama oluşmakta, bu durum sonunda takıntıya dönüşmektedir. VBD sosyal yaşam ve diğer alanlarda kişinin hayatında önemli sıkıntı ve gerilemelere yol açmaktadır. Bu durum genellikle ergenlik ve gençlik yaşlarında ortaya çıkar. Kişilik gelişiminin ve özgüvenin tam oturmadığı, kişiliğini arama, yerleştirme dönemlerine denk düşmektedir. Gençler, dış görünüş, kilo ve fiziksel bir kusur üzerinde çok dururlar. Orta sınıf ailelerde yetişen gençlerde sıklıkla görülür. Güzellik arayışları, bir ünlüye benzeme isteği, o kişilerin bazı fiziksel özelliklerine aşırı hayranlıklar, arkadaşlar arasındaki örseleyici etkileşimler, alaycı tutumlar genci fiziksel görünümünü incelemeye yöneltebilir. Güvensizlerin hastalığı Bu hastaların kişilik portresi, genellikle takıntılı, titiz, kendi bedenlerini sürekli inceleyen, güvensiz, karamsar ve çeşitli ruhsal çatışmalar içinde olan kişilerdir. Vücut dismorfik bozukluğunun belirtileri kişide, aynaya çok bakmak veya reddederek hiç bakmamak şeklinde görülebilir. Eğer ayna ile çok meşgul ise iki-üç ayna yardımı ile sürekli olarak sorunlu bölgeyi inceler. Kusurlu bulduğu yeri kamufle etmek için büyük bir çaba içine girer. Makyaj, şapka, eldiven, peruk kullanır. Kusurlu bulduğu beden kısmını başkalarınınki ile mukayese eder. Bu kişiler, dermatoloji, cerrahi veya plastik cerrahi gibi bölümlerden devamlı yardım talep eder. Bu uzmanlar kişiyi psikiyatra gönderdiklerinde, bu öneriyi reddeder veya doktor değiştirirler. Kendilerini diğer kişilerin yanında mahcup, ezik ve güvensiz hissederler. En çok şikâyet edilen organlar saç, cilt, burun, meme, kalça, baldır ve penistir. Hasta, çekingen ve izole olarak yaşamayı tercih ettiklerinden, insan ilişkilerinde başarılı oldukları söylenemez. Bu durum karşı cins ilişkileri için de geçerli olacaktır. Vücut dismorfik bozukluğu vakaları, aşırı takıntılı ve sıkıntılı olup, sürekli aynı düşüncenin etrafında dönerler. Depresyonlar, obsesyonlar (saplantılar) veya kilo ile ilgili takıntıları olursa yeme bozuklukları ile birlikte görülebilir. Hipokondriazis(hastalık hastalığı), paranoya(aşırı endişe veya korkuyla karakterize edilen, sıkça mantıksız kuruntu) beden imajı bozuklukları ile karışabilir. İleri vakalarda paranoyadan ayırmak güç olur. İntihar düşüncelerine rastlanabilir. Son çalışmalarda kadınlarda ve erkeklerde görülme oranı eşit bulunmuştur. Genç, çalışmayan ve hiç evlenmemiş kişilerde daha sık görülür. Televizyon ve basında haber olarak manken ve ünlü kişilerin yaptırdıkları estetik ameliyatlar, reklam sektöründe kusursuz güzellik kavramının öne çıkarılıp kullanılması, bütün dünyadaki artistler, mankenler hakkında sürekli bilgi verilmesi ve onlara özenme, onlara benzeme isteği ve çabaları bir ölçüde güzellikle ilgili hoş çabalar olabilir. Bunun sonucunda bazı kişilerde incelik, saç modeli, burun, yüz şekli gibi takıntılar ön plana çıkar. İzledikleri, onu kendisinde daha çok kusur aramaya yöneltebilir. Ancak, bizim konumuz olan vücut dismorfik bozukluğu'nda (VDB), hastalık söz konusudur, özenme ve taklit etmeden daha ileri ve ciddi bir durumdur. Tedavi için sadece ilaç yeterli değildir. Bu hastalığın beyindeki kimyasal ve genetik bozuklukla ilgili olduğunu söyleyen görüşler vardır. Kanımca, ailelerinde depresif, obsesif, paranoid kişilerin ve anksiyete bozukluklarının varlığı, böyle düşüncelerin ve hastalığın gelişmesine uygun ortam yaratmaktadır. Vücut dismorfik bozukluğu'nun tedavisinde ana yaklaşım, psikoterapi ve ilaç tedavisidir. Tek başına ilaç tedavisi bu hastalığı iyi etmemektedir. İlaçlar kişiyi daha yumuşak başlı kılıp takıntılardan uzaklaştırırken, kişinin terapiye yatkınlığını ve işbirliğini artırır. Bu ilaçlar sayesinde bedensel takıntılar, gerilim, anksiyete ve depresyon belirtileri ortadan kaybolurken, kişinin düşüncelerini daha gerçekçi ve kontrollü kılar. Bazı ileri vakalarda bu ilaçların hayat kurtarıcı yardımları da olur. Bu vakalar takıntılarının yoğunluğuna bağlı olarak derin bir elem ve acı içindedir ve intihara kadar gidebilen girişimleri olabilir. İlaçlardan ve terapiden yararlanırlar. Bu konuda uzmanlaşmış kişilerce uygulanan "davranış tedavileri" de yararlı olabilir. Gerçekten düzeltilmesi gereken bir kusurun varlığında dermatolojik, ortopedik veya estetik cerrahi girişimler yararlı olabilir. Bununla beraber, ameliyat bu kişilerin zihinlerine yerleşmiş olan kalıcı beden imajı kusurunu ortadan kaldıramamakta, ameliyat sonrasında beklediğini bulamama, mutsuzluk, ağır depresyon, sosyal izolasyon, içe kapanma veya doktorlara yönelik paranoid düşünceler gelişebilmektedir.”

28 Şubat 2015 Cumartesi

BİPOLAR : Asla bir insan tek başına hasta değildir

Hasta yakınlarının durumu Psikozlu veya bipolar bozukluğu olan insan kendini ve çevresini değişik algılarlar. Bunun tersi olarak kendisi de çevresine yabancılaşır ve bütün güç ve zaaflarıyla birlikte güven verici gözükmez. Bunun doğrudan veya yavaş yavaş olması, neşenin ve motivasyonun bulunması veya bulunamaması hiç fark etmez – aile yakınlarına, eşine veya dostlarına korku verir ve büyük külfet yükler – teşhisten çok önce veya yardım önlemleri başladıktan sonra. Hasta ile ne kadar yakın yaşanıyorsa güvensizlik de o kadar büyük olur. Buna rağmen güveni muhafaza etmek ve aileyi işlevsel tutmak büyük bir zorunluluktur. Ruhsal bunalımlar esnasında hasta yakınları hem soğukkanlı hem de dikkatli olmak, ilgi ile sınırlamayı, duygudaşlık ile düşünmeyi dengede tutmak zorundadırlar. Birbirlerine destek olmak zorundadırlar, ancak profesyonel bilgi ve yardıma ihtiyaçları vardır. Hasta yakınları sadece ebeveyn ve eşler değildir. Çoğu zaman kardeşler, çocuklar veya diğer akrabalar da bu konudan muzdariptir. Anne, baba, kız kardeş, erkek kardeş, oğul, büyükbaba, büyükanne – herkes destek vermek ve normale dönüşü sağlamak açısından önem taşır. Ancak bu yakınların her biri özel külfet, sorun ve dayatma ile karşı karşıyadır. Dışlanmadan trialoga(hastaların, hasta yakınlarının ve profesyonellerin doğrudan, yüz yüze görüşmesi demektir.) Hasta yakınları psikiyatri tarafından uzun süre rahatsız edici ve suçlu görülerek dışlanmıştır. On yıllar boyunca hasta yakınlarının farklı biçimlerde suçlanmasına neden olan biyolojik veya sosyal teoriler olmuştur: Hasta yakınlarına yöneltilen suçlamalar sonunda sorgulanmış ve ortadan kaldırılmıştır. Psikiyatri hasta yakınlara karşı suçlu olduğunu kabul etmiştir: Hastalık ne genler ne de belirli iletişim tarzları ile edinilmektedir. Ailedeki duygusal heyecan (High expressed) ile nüksetme sıklığının birbirine bağlı olabileceği düşüncesi tek yanlı olarak kullanılma tehlikesi oluşturmuştur: Ancak, hasta yakınlarının heyecanı mı nüksetmelere neden olmakta yoksa korkulan nüksetme durumu mu heyecana neden olmaktadır? Gerçek basittir ve hiç de sanıldığı gibi karmaşık değildir: İnsanlar birlikte otururlarsa ve birbirlerini kendilerine yakın hissederlerse, ruhsal idrakleri ve ruhsal sağlıkları açısından birbirlerini etkilerler. Ve bu karşılıklı etkileşim kısmen yapıcı olabilmekle birlikte elverişsiz de olabilir. Aile bireylerinden biri veya birkaçı (ruhsal açıdan) hasta ise veya hepsi sağlıklı ise bu karşılıklı etkileşim çok büyük önem taşır. Hasta yakınlarının desteğe gereksinim duymaları tartışılmazdır, üstelik bu destek onların ebeveyn, çocuk, kardeş, eş veya arkadaş olarak oynadıkları role uygun olmalıdır – bu destek ortak ve ayrı görüşmelerde, hasta yakınlarının oluşturduğu gruplarda veya çok sayıda deneyimlinin, hasta yakınının ve profesyonelin katıldığı psikoz seminerlerinde sağlanabilir. Bunların yanında eşzamanlı yardımlar "sosyal alanı" yeniden ortaya çıkarmalı, geliştirmeli ve çalışmalara dahil etmelidir. Bu gereklidir, çünkü gittikçe artan sayıda hasta zamanlarını evlerinde geçirmektedir – psikiyatri ortamının dışında. Bu reformun yükünün hasta yakınlarının omuzlarına binmemesi için "yapılar üstü" (tedavi statüsünden bağımsız), esnek ve hareketli olmalıdır. Sadece uzun vadeli değil, hastanın kendi evinde akut yardımlar da mümkün olursa, kliniklere havale işlemlerinden kaçınılabilir. Hasta yakınlarını dahil etmeden psikozların ve bipolar bozukların tedavisine çalışmak meslek hatası anlamı taşır. Çocukların durumu Çocuklar ebeveynlerinin psikolojik durumlarındaki değişiklikleri doğrudan idrak ederler. Çocukların çok az filtreleme yetenekleri vardır kendilerini koruyamazlar. Çocukların korunmasızlığı kendi ifadelerinde ortaya çıkmaktadır, özellikle de erişkin çocuklar geri dönüp kendi deneyimlerini anlattıklarında. Çocuklar aynı zamanda kendi olağan tasavvurlarına ve olumlu deneyimlerine büyük bir dayanıklılıkla bağlılık göstermektedir. Uzun süreler anne veya babalarının hasta ve sağlıklı durumlarını gözlemleyebilir ve bu konuda kendilerine özgü bir tablo oluşturabilirler. Ruhsal hastalığı olan ebeveynlerin çocukları uzun süre ihmal edilmişlerdir ve şimdi keşfedilmektedirler – özellikle risk grubu olarak. Bu çocuklar gecikmeli de olsa şimdi dikkate alınmakta ve kendilerine yardım edilmektedir. Ancak burada da yardımların türü ve terapistlerin davranışı belirleyici olmaktadır. Çocukların doğal olanı uzun süre sürdürme konusunda büyük yetenekleri vardır: Bazen tuhaf da olsalar, anne ve baba anne ve babadır. Aynı zamanda çocuklar belirli fazlarda suçluluk duygusuna da kapılırlar: Annemin durumu iyi değil, çünkü ben başarısız oldum. Şunu veya bunu yaparsam, babamın durumu düzelir. Böyle bir "ben merkezcilik" çocuk gelişimine uygundur. Çocuklar başka insanların duygusal ilişkisine yaşamsal ölçüde muhtaçtır. Önemli bir insanla olan ilişki geçici olarak başarısızlığa uğrarsa, bütün suçu üzerlerine almamaları için bunun neden böyle olduğu onlara açıklanmalıdır. Ve çocuklar başka kişilerin desteğine ihtiyaç duyarlar. Çocuklar özellikle şunlara ihtiyaç duyarlar: Yaşlarına uygun açıklama (suçluluk duygusunun giderilmesi de dahil) Bunalım durumlarında mümkünse aile içinde (diğer ebeveyn tarafı, büyükbaba veya büyükanne) veya bakıcı aile veya profesyoneller içinden rahatlamaya yardım edecek kişi Mümkünse aileye yardım eden yardım önlemler Aynı deneyime sahip diğer kişilerden oluşan gruplardan yadım (Eğer bu koşullar sağlanırsa çocuklar çok şeyi dengeleyebilir!) http://www.psikoz-bipolar.com/ sitesinden yararlanılmıştır.

25 Şubat 2015 Çarşamba

BİPOLAR BOZUKLUK ve AİLE DESTEĞİ

Bipolar bozukluğu olan biriyle yaşamak aile içinde strese neden olur. Aile bireyleri bu süreçte en çok suçluluk duygusu, korku, kızgınlık ve çaresizlik duygusu arasında git gel yaşarlar. Bu ilişki açısından da problem yaratır. Fakat hastalık kabullenilir ve detaylı öğrenilirse problemler en aza indirilebilir. Öfke ve ya suçluluk duygusuna kapıldığınızda unutmayın ki, bipolar bozukluk kimsenin suçu değildir. Hiçbir şeyin normale dönüşmeyeceğini düşünmeyin. Günümüz tedavileri tüm belirtileri ve bozuklukları önemli ölçüde tedavi edebilmektedir. Fakat gerçekçi beklentiler içinde olmak gereklidir. Özellikle hasta kişiden kısa sürede çok şey beklemek başarısızlık yaratır. Uzun süreler içinde küçük hedefler koymak aynı şekilde yanlıştır. Ayrıca destekçi aile bireyleri de kısa ve uzun vadede kişiye tutarlı olarak, sürekli ve belli bir miktarda yardımcı olmalıdır. Fakat bu da hastayı özgür bırakmak ve fazla üstüne düşmek sınırlarının tam ortasında olmalıdır. Hastanın sınırlarını bilin: Bipolar bozukluğu olan hastalar kendi modlarını kontrol edemezler. Kontrollü olarak depresyon evresinden çıkıp mani evresine (ya da tam tersi) geçemezler. İstemek, kontrol etmeye çalışmak kişiye yardımcı olmaz. Aynı şekilde birinin nasihat etmesi de. Kendi limitlerinizi bilin: Unutmayın kimseyi bu hastalıktan çekip çıkaramaz, ya da onu daha iyi etme sorumluluğunu üstlenemezsiniz. Mutlaka desteğinize ihtiyacı var fakat genel iyileşme sağlamak hastanın kendi ellerinde. Stresi azaltın: Stres bipolar hastalığın seyrini ağırlaştırır. Bu yüzden stres yaşayan aile bireyine sorumluluklarını paylaşıp paylaşmak istemediğini sorun ve kabul ederse paylaşarak (üstlenerek değil) yardım edin. Kişiye sağlıklı bir günlük rutin yaşamasında yardımcı olun. Düzenli uyku saatleri, sağlıklı ve zamanında beslenme de bunlara dahildir. İletişim: Açık ve dürüst bir iletişim bipolar hastalıkla baş etme yöntemlerinden en güçlüsüdür. Endişelerinizi sevgi dolu bir dille paylaşın, ne hissettiğini sorun ve gerçekten dinleyin. Karşıt fikre sahip olsanız ya da anlattıklarını konuyla alakasız bulsanız bile. Şunları söylemeniz yardımcı olabilir ; Yalnız değilsin. Ben senin için buradayım. Düşüncelerin ve duyguların hastalığından dolayı böyle karışık ve seni rahatsız ediyor. Sen inan ya da inanma, gerçekten düzelecekler. Nasıl hissettiğini ve ne düşündüğünü anlamadığımı düşünebilirsin ama ben her zaman sana destek olmak için buradayım Sen benim için önemlisin. Sağlığın ve hayatın en az benimki kadar değerli. Bipolar bozukluğu olan hastalar genelde doktora gitmek , ilaç kullanmak istemez ve sosyal destek kabul etmez. Eğer hasta hastalığını kabul etmiyorsa üstüne gitmeyin, çünkü hastalığından korkması onu tedaviden uzaklaştırabilir. Ona rutin bir medikal checkup önerin ve hatta ona eşlik edin. Psikiyatri bölümünde uykusuzluk, yorgunluk gibi nedenleri konuşacağınızı söyleyin ve ikna edin. Fakat gitmeden önce doktoru bipolar şüphelerinizden haberdar edin. Bipolar bozukluk bir hastalık, diyabet gibi. Bu yüzden tıbbi tedavi gerektiriyor. Hastalığından utanma. Bu senin suçun değil. Daha iyi hissetmeni sağlayacak bir çok tedavi var. Eğer tedavi edilmezse daha kötü hissedeceksin, halbuki bu aşamada her şey çok kolay. Tedaviye ne kadar erken başlanırsa o kadar yararlı olur. Tedavi hem belirtileri hem de bozuklukları ortadan kaldırır. Bipolar Bozukluk hastasına nasıl davranmalısınız ? Tedavinin başarısının büyük ölçüde sizin desteğinize dayandığını unutmayın. Yapabilecekleriniz: İyi bir dr bul, Randevu al, Tedaviye başlat, Hastayı devamlı gözlemle, Tedavisi hakkında devamlı bilgi al, Tedavideki gelişmeleri kaydet, Problem durumunda hemen doktora başvur. Hastalığın en önemli tedavisi ilaçtır. Bir çok hastanın düzenli olarak ilaç kullanması gereklidir. Fakat hastaların büyük çoğunluğu ilaç kullanımını bırakma eğilimindedir. Bazıları hastalık psikolojisinden kurtulmak için, bazıları ilacın yan etkilerinden dolayı ilacı bırakır. bazıları ise manik dönemden zevk aldığı için ilacı o dönemin ortalarında bırakır fakat düşüşten kendini kurtaramaz ve tekrar depresyon yaşar. Yan etkilerden yakınan hastalar doktoruyla görüşerek başka bir ilaç kullanmaya başlamalıdır. Diğer durumlarda hastanın zamanında ve düzenli bir şekilde ilaçları alması sağlanmalı ve kişi ilaçların ona kendini daha rahat hissettireceğine ikna edilmelidir. Tedavi altında olsa dahi hastalığın semptomlarının tekrarladığı zamanlar olmaktadır. hastanızın davranışlarını gözlemleyerek duygu durum değişikliklerini önceden fark etmeye çalışın ve doktoru ile durumu konuşun. Manik sinyaller: Az uyku , Değişken ruh hali , Halsizlik Mani belirtileri: hızlı konuşma , artan aktivite , sinirlilik ve agresiflik Depresyon sinyalleri: yorgunluk, fazla uyuma , sorunlara odaklanma Depresyon belirtileri: ilgi kaybı, bir şey yapmak istememe ,herkesten uzaklaşma, iştah değişiklikleri Mani ve Depresyon durumunda hasta yakınlarına tavsiyeler : Eğer hasta depresif dönemdeyse: Hastalığın yarattığı semptomları üzerinize alınmayın: Hasta sizi kırabilir ve ya utandırabilir. Manik durumda hasta eleştirel, şüpheci, agresif ve umursamaz olur. Depresif durumda ise sizi reddeder, sinirlidir ve şiddete yatkındır. Bu gibi davranışları kişisel algılamamak çok zordur fakat unutmayın ki bu bir mental bozukluktur bencillik ya da olgunlaşmamışlığın sonucu değildir. Kırıcı davranışlara hazırlıklı olun: Manik ya da depresif olduğu durumlarda kişi saygısız ve kırıcı davranışlarda bulunur. Önceden planlama bu konuda en iyi çözümdür. Hasta iyi ve olumlu olduğu zamanlardan birinde kendisine kibarca bu durumu açıklayın ve böyle zamanlarda araba anahtarlarını alma, ev giderlerini yönetme ve doktor randevularını planlama sorumluluklarını geçici olarak üstlenmek istediğinizi söyleyin. Bunu duymak onun için de zor olacağından doğru anı ve yöntemi belirleyin. Kriz anında ne yapacağınızı bilin: Kafanızda bir kriz planı yapın. Terapist, doktor ve diğer acil numaraları devamlı yanınızda bulundurun ve hastanında cüzdanında taşımasını sağlayın. Ona zor durumlarda mutlaka sizi ve doktorunu aramasını söyleyin. Acil durumda yalnız kalmayın: İlerlemiş bipolar bozuklukta kişi çevresindekilere ve kendine zarar verir. Bu gibi bir şüpheniz olursa onu kesinlikle yalnız bırakmayın ve yanınıza güvendiğiniz birini çağırın. Gerekirse ambulans ve polisi arayın. Eğer hasta manik dönemdeyse: Hastayla vakit geçirin: Manik dönemdeki hastalar kendilerini diğer insanlardan izole olmuş hissederler. Bu yüzden onunla kısa bile olsa zaman geçirmeniz olumludur. Eğer hasta çok enerjikse beraber yürüyüşe, koşuya çıkın. Hareketli olun ve bu esnada konuşun. Sorularına dürüst cevap verin. Fakat manik dönemde kesinlikle kavga etmeyin ve tartışmayın. Derin konulara girmekten kaçının. Hiçbir yorumunu kişisel algılamayın: Yüksek enerjili olunan dönemlerde kişi genelde aslında demeyeceği şeyler söyler ve genelde çevresindekilerin olumsuz yanlarını görür. Eğer ihtiyacı varsa, biraz uzak durun ve tartışmayın. Yemesi içmesi kolay yemekler hazırlayın: yüksek enerjiye sahip hasta oturup yemek yemekle uğraşmak istemez. Bu yüzden hemen yiyebileceği sandviçler, meyve suları ve dilimlenmiş kekleri devamlı hazır ve göz önünde bulundurun. Hastayı fazla uyarıcıdan ve aşırı aktiviteden koruyun. Etrafı düzenli, temiz ve sakin tutmaya çalışın. Sakin müzikler dinleyin. Mümkün olduğu her zaman uyumasına izin verin. Yüksek enerjiden dolayı hasta uyumakta zorluk çekecektir. Bu yüzden ne zaman olursa olsun gün içinde 23 saatlik şekerlemeler yapmasına izin verin. Kesinlikle kendinizi ihmal etmeyin. Fiziksel ve duygusal olarak kendinizi devamlı denetleyin. Gerektiğinde destek alın. Kendinizi ihmal etmeyin ve desteğinizi suistimal ettirmeyin. Kendi yaşamınıza odaklanın. Kendi amaçlarınızı, ideallerinizi unutmayın. Arkadaşlarınızı ve ailenizi ihmal etmeyin. Planlarınızı uygulayın ve eğlenin! Destek arayın. Sizin de duygusal desteğiniz olması en az hastanın desteğe duyduğu ihtiyaç kadar önemli. Mutlaka güvendiğiniz kişilerle konuşun. Gerekirse yardım isteyin. Sınırları çizin. Gerçekçi olun. Kendi hayatınızdan çalmadan ona en fazlasını vermek için neler yapabileceğinizi düşünün. Stresini yönetin. Düzenli ve sağlıklı beslenin. Yardım isteyin. Yardım edebileceğini düşündüğünüz güvendiğiniz kişilerden yardım istemekten çekinmeyin. Böylece hem sorumluluğunuz hem de stresiniz azalacaktır.

21 Şubat 2015 Cumartesi

BİPOLAR ŞİDDET ve TACİZ – 2

Bipolar bir kadının güncesine devam ediyoruz. “Boşandıktan sonra bir de dul olmak derdi ile baş etmek zorundasınız. Lanet olasıca ülkemde dul olmamalısınız. Çocukluğundan beri seni tanıyan, başını okşayan bakkal amcanın bile bakışları değişir. Hele hele saatlerce oturup dertleştiğin komşu teyzenin kocası ile bir yerde karşılaşıp hal hatır sordun mu hemen damgalanıverirsin. Ailenin evine dönmüşsündür. Hem de dul olarak. Yeri gelir en yakınların, yeğenlerin bile orospu diye aşağılamaya çalışırlar. Ailen daha büyük bir baskı uygulamaya başlar. Bekar biriyle evlenemezsin. Yaşlı ve dul biri ile evlenmek zorundasın. Evlenmek ne kelime. Fikirlerim aileme bile uçuk geliyor. Bazen o kadar sinirli oluyorum ki, etrafımdaki her şeyi kırıp dökmek istiyorum. Bu durumlarda bir caniye dönüşüyorum çevreme göre. Ailemin huzursuzluğu, tepkileri çok aşırı olduğu için tamamen kontrolden çıkıyorum. Alıp başımı gitmek, kaçmak bir çözüm benim için sanki. Ya da alkol almak. Dünya umurumda olmuyor. Kaçıyorum da ailemden uzak şehirlere. Çocuklarımdan uzaklara. En büyük acı da bu kaçışlarımda namus bekçisi kesilen ailen onlardan uzak oldun mu çok mutlu. Ne yapıyorum, kimleyim, çalışıyor muyum, param var mı sorgulamalarına girmez bile. Ama kaçmakta çözüm olmuyor bu kez pişmanlıkla kör bir kuyuya düşmüş gibi hissediyorum kendimi. Boğuluyorum sanki. Her şeyin sona erdiğini düşünüyorum. Ölüm benim için kurtuluş gibi. Aşırı duygusal bir yük. Yer değiştiren bir kum üzerinde durmaya çalışmak gibi. Acılar içinde kıvranıyorum. Ne yaşadığımı kimse anlamıyor. Çalışırken sürekli beni ilgilendirmese de her işe burnumu sokuyorum. Bazen patronlar bunu perfonmansıma veriyor ama genelde problemler ve işten ayrılma ile sonuçlanıyor. Acı olan yaşadıklarımın benim karakterimi yansıtmaması. Bu yıldırıcı iniş çıkışlar nedeniyle hayvansal içgüdüyle hareket edebiliyordum. Kaçmalar bir yere kadar. Yine kürkçü dükkanına dönmeler. Yine başa dönmeler. Dışarı çıksam suç, evde alkol alsam suç. Sürekli kavga ve didişme. Hiç yapmadığım şeylerde yapıyordum. Sonunu düşünmeden anlık kararlar veriyorum. Çocuklarımın yanına gitmem bile suç. Çünkü eski eşimle kalıyorlardı. Ama onlarla da mutlu olamıyordum. Kimse bilemezdi içimi içim kadar. Dışarıya karşı her ne kadar açık, neşeli olsa da bu ruh içten içe erimekte ve yok olmakta… Her şey bir hayal aslında hiç var olmayan. Gizli ben işte burada çıkıyor hayata.. Boşluk ve mutluluk… Ne kadar zor o anları yakalamak eğer evde her şeyine karışan, yaptıklarına nankörce bakan, ne yapsan beğenmeyen, sana emirler yağdıran, hayattan bezdiren, Allah’a inanmanın sadece dua okumakla olmadığını davranışlarla da gösterilen bir şey olduğunu bilmeyen birileri varsa… Ya da en boktan sevdalar seni bulmuşken ve sen hala akıllanmamış hala o sevdalar peşinden koşarken ve bir mıknatıs gibi kötülükleri kendine çekerken bu mutlu anları yakalamak ne kadar zor. O kadar kolay ki birilerine bir şey söylemek, akıl vermek zor zamanlar da.. söylemek o kadar kolay ki teori de her şey o kadar basit her şey o kadar çözülebilirmiş gibi ki.. ama gel gör ki hayat öyle değil yaşamayan anlamıyor tabi.. Herkes kendince yorumluyor hayatı sanki hepimiz birer piyon değilmişiz gibi.. sanki hepimizin sonu aynı değilmiş gibi.. sonun aynı olduğunu neyin ne olduğunu biliyorken üzüntü niye.. hayır hayır üzüntü yok. neye üzüleceksin.. bir dert var mı.. hayır hayır yok, olmamalı.. Gel yanıma otur konuş benimle sonra git yanımdan uzaklaş hayatımdan.. Kalmaya çalışma yanımda yoksa sende boğulup gidersin bensizliğimle.. ama gelirken bir de şarap getirsen her şey o kadar güzel olur ki.. inan çok güzel vakit geçiririz ama kalma.. bunun için de üzülmeye gerek yok.. çünkü hayat bu, piyonlarıyız oyunun üzülmeye gerek yok. bağlanmaya gerek yok. hayal kurmaya gerek yok.. sadece yaşa.. şarabımı alma elimden yeter .istersen çok inançlı ol, içme şaraptan ama saygı duy bana yeter.. karışma elimdekine bu yukardakiyle benim aramda.. gel sadece anı yaşayalım beraber.. üzülmeyelim yeter.. yorum yapma, yargılama, sadece sus ve gel şarabımdan bir yudum al ve anı yaşa.. bazen.. bir şey olur, bir kıvılcım.. işte bu dersin aradığım.. sanki kaybettiğin ve yıllarca arayıp da bulamadığın şeyi bulmuş gibi olursun. .işte o an sigaranı yakarsın.. dumanı ağır ağır ciğerlerine giderken, ciğerlerin tutuşurken aslında başka bir şeydir ya tutuşan.. işte tam da bu haldeyken o ateş sönüverir.. gelen hemen gider.. bulduğunu yine kaybedersin. tam mutluyken, geleceğe umutla bakarken, bu sefer doğru bir şey yaptım, düzgün bir şey oldu derken yine başa dönersin ya.. zor olan kaybetmek değildir belki de.. zor olan başa dönmektir, yeniden kurmaya başlamaktır bir şeyleri boş, umutsuzca.. hayallerin yıkılmıştır bir kere, yıkmışlardır.. umudunu, hayata bağlandığın tek şeyi de almışlardır senden.. işte o an yine bir sigara yakarsın bu sefer tutuşanın kendin olduğunu bile bile..” Not : İki yazıdır süren bipolar günceleri çeşitli vakalardan esinlenerek kurgulanmıştır.

18 Şubat 2015 Çarşamba

BİPOLAR, ŞİDDET ve TACİZ - I

“Dünya; kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.” Albert Einstein “Ben orta yaşı geçmiş bipolar bir kadınım. Bir evlilik yaşadım ve çocuklarım var. Özgecan kızımızın vahşice katledilişinden sonra toplumsal isyanı öfke, panik ve korku ile izlerken, gittikçe artan şiddet olayları karşısında toplumun bu kadar öfke nöbeti ile sarsılmasına açıkçası anlam veremedim. Binlerce kadın katledildiği halde. Ya da 13 yaşında ki kızımıza tecavüz eden onlarca erkek onu öldürmediği için mi sessizce geçiştirildi. Bu tepkiler o zaman olsa idi acaba Özgecan’ımız şu an yaşıyor olur mu idi.? Sanırım olayın vahşiliğinde idi bu tepki ve öfke. Çünkü, şiddete, işkenceye hem de yakınları tarafından uygulanan baskıya, tecavüze karşı tepkisiz olan, görmeyen, yardım etmeyen toplum ölümlerden sonra niye bu kadar tepkili ? Lütfen bu cümlelere hemen tepki vermeyin bir okuyun yazacaklarımı. Ailemin en küçüğü idim. El bebek gül bebek büyümüştüm. Öğretmenlerim dikkatimi toplayamadığımı, düşüncelerimin karışık olduğunu söylemişler aileme çocukluğumda. Bunun üzerine ailem hayatım hakkında tüm kararları almaya başladı. Sosyal aktivitelere kattılar beni. İstiyormuydum bilmiyorum ama tüm kurslara katıldım ve bitirdim. Güzel bir çocukluk idi benim için. İnsanlarla çok kolay iletişim kurabiliyorum, ama bir müddet sonra nedense başlayan problemlere anlam veremiyordum. İlişkilerim hep kısa süreli idi. Çok arkadaşım olmadı diyebilirim. Kardeşlerim gezerken ben evden çıkmıyordum. Genç kızlığımda da sürdü bu, ama evde de müzik dinlemekten başka bir şey yapamıyordum. Bazen dışarı çıktığımda ise eve dönmek bilmiyordum. Kendimi kontrol altına alamıyordum. Hep bir şeylere karşı gelme, isteksiz, dirençsiz, tam başına buyruk olmak istiyordum. Tabi sürekli ailem, kardeşlerim tarafından frenlenmek, kocaman bir boşluğa düşmek, en deli fikirlerle alışveriş isteği uyandırıyordu. Sonra o anlık mutluluktan etkilenip bir anda moral bozukluğu içinde ağlamak, sürekli iniş çıkışlarla yaşamak. Duygu ve düşüncelerime gem vuramıyordum. Bazen çok neşeli, anlatılacak o kadar çok şey vardır ki, bazen de günlerce susardım. Özgür yaşama isteği, kısıtlama ya da frenlemeler sanki hakaret gibi geliyordu. Ailem bu durumu benim elimde olduğunu düşünerek şımarıklığa vurduğumu sanıyor gibiydiler. Komik olan bende ne olduğunu bir türlü anlamlandıramıyordum. Bir şeytanın, beni sürekli üzecek, ailem ise zor duruma düşürecek, durmak bilmeyen delice bir hırsla isteklerimi ya da heves ettiklerimin sahibi yapmak için beni dürttüğünü düşünüyordum. İçimde ki sesi kontrol edemiyordum. Yine ailemin istediği kişi ile evlendim. Duygularıma yine hakim olamıyordum. Eşim kısa süre sonra bazı sorunlar olduğunu söylemeye başladı. Hatta beni çift kişilikli olarak yorumladı. Haklı idi belki çünkü bende bilmiyordum. Eşim bilimi, sanatı seven bir insandı. Her şeyi birlikte yapmaktan da hoşlanıyordu. Ama benim gittikçe daha uçuk, her şeyi yaparım, büyüğüm, kuvvetliyim, özel güçlerim var gibi olan düşüncelerim daha da yoğunlaşmıştı. Çalışmak istiyordum ama bunlar çok kısa sürüyordu. Yeni iş projeleri, sosyal aktivitelere atlıyordum. Bir hafta da üç iş değiştirdiğim oluyordu. Eşimle konuşamıyordum bile sürekli bir fikirden öbürüne atlıyor, kaçışı ya alkolde ya çılgınca alışverişte buluyordum. Eşimde, birkaç kez ilaç alıp ölme isteğimi yaşayınca arayışlara girmiş psikiyatr psikiyatr dolaşıyorduk. 7-8 doktordan sonra Bipolar olduğumu söyledi bir doktor. Çok korkmuştum. İlaçlarımı kullanmıyordum. Ailemde bir türlü kabullenmek istemedi bu durumu. Sonunda eşim istem dışı olarak beni bir kliniğe yatırdı. Eşim ve çocuklarım ile kısa bir dönem çok mutlu idim. Ama ailem “sen deli değilsin” artık iyileştin, ilaçlarını içmesen de olur demeye başladı. Hatta eşime boşanma davası açmam için beni ikna ettiler. Tabi ilaçlarımı kullanmayınca kısa sürede kendime aşırı güvenim, uçuk yaşamım geri geldi. Boşandım. Ailemle yaşamaya başladım. Anlattıklarımda şiddet ve tacizden eser yok gibi. Evet çünkü daha anlatmadım. Hoş ve güzel bir kadınım. Genç kızlığımdan beri girdiğim her işte, sosyal sorumluluk projelerinde, aktivitelerde insanlara aşırı güvenimden dolayı, güler yüzlü olduğum için hele manic dönemlerimde aşırı güvenimde yerinde olduğundan sürekli tacize maruz kalıyordum. Bedenim cinsel bir obje olarak görülüyordu. Bakmayın özellikle siyasetçilerin kadın kutsaldır, şöyledir böyledir dediklerine. Siyasi aktivitelerde vitrin süsü olarak kullanıldığımı hissediyordum. En aç gözlülerde ibadetlerini yaptığını söyleyen dini bütün kişilerdi. Yine de belki bu haksızlık olur çünkü erkek olmaları yetiyordu. Yolda yürürken bile öyle hissediyordum ki sanki tamamen çırılçıplağım. Evet mani dönemlerimde seksi giyinmeyi severim. Ama bu bakışlar , bu tacizler depresif olduğum, kendime bakmadığım pejmürde kıyafetlerle gezsem bile değişmiyordu. Hatta bir gün işimden eve giderken şiddete bile maruz kaldım ki yüzüm gözüm morarıp şişti de gittiğimiz hekim eşimden şiddet gördüğümü ima etmişte adamcağızın günahını almıştı. Bu şiddet bu tacizleri yaşarken dostlarım, insanlar kısacası toplum acaba bu kadın neden böyle, yardıma ihtiyacı var mı diye sorgulamıyordu bile? Benim tercihim diye düşünüyorlardı belki de. Ya da deli kadın ne yapsa yeridir diye düşünülüyordu sanırım. Ölmemi mi gerekiyordu bu toplumun desteğini, yardımını almam için. Bu vahşi cangıl da hem de duygu ve düşüncelerine hakim olamayan benim gibi insanlar mı suçlu? Belki de vahşet ve erkek kurbanı olan binlerce kadından yüzlerce si benim gibi. Namus bekçisi erkeklerimiz, hatta en yakınlarımız, babamız, yeğenimiz, akrabamız neden sorgulamazlar, neden, neden, neden………. Neden biz suçluyuz….? Evet kadın olmak suç ama bipolar ya da akıl sağlığı bozuk kadın olmak daha da büyük günah erkeklerin gözünde. Kadın hasta da olsa erkeklerin tarlası sür sürebildiğin kadar… Az mı akıl sağlığı yerinde olmayan çocuğumuza tecavüz edilmedi. Hasta bile olsak duygularımız var bizimde. Aşık ta oluruz kısa sürse de. Ne yazık ki düşüncelerimiz bir anda her şeyi alt üst edebiliyor. Bu bizim tercihimiz değil… Belki de toplumun bu duyarsızlığı bizleri yaşamımıza son vermeye itiyordu. Topluma yabancılaşmamız, yalnızlaşmamız, içimize kapanmamız çıkış yolu olarak ta intiharı düşünmemiz. Hele hele boşandıktan sonra dul bir kadın olmak, aile ile yaşamak işkencelerin en büyüğü. “ Yazarın notu : Uzun olduğu için devamı sonraki yazıda…..