15 Kasım 2014 Cumartesi
ÇAĞDAŞ(!) ENGİZİSYONUN HEDEFİ: Prof.Dr.Rennan PEKÜNLÜ
ah, güven içinde olan dostlar
neden böyle düşmanca tavrınız?
biz, haksızlığın düşmanlarını,
düşman mı görüyorsunuz kendinize?
haksızlığa karşı savaşanlar yenildiyse
haklı değildir haksızlık gene de!
biz alçaklığa karşı savaşanların bozgunları
azlığımızın kanıtıdır.
ve seyirci kalanlardan beklediğimiz
en azından utanmalarıdır!
Bertolt Brecht
Bilim ve aydınlanmanın beşiği olan Üniversitelerimiz ne yazık ki gericiliğin ilk hedefleri haline gelmiş, üniversitelerin ortaçağ medreselerine dönüştürülme yolu açılmıştır.
Bu yolda ilerlerken de ilerici, aydınlanmacı değerli bilim insanları hukuksuz baskılara maruz kalarak, hapis cezalarına çarptırılmıştır.
1948’lerde solcu ve kominist yaftası ile ilerici öğretim üyeleri üniversitelerden uzaklaştırılmış, 12 Eylül cuntası üniversiteleri anarşi merkezleri olarak görüp buldozer gibi üzerinden geçerek liseleştirme faaliyetlerine başladı. Bu dönemde meşhur 1402 sayılı yasa ile yüzlerce öğretim üyesi üniversitelerden uzaklaştırıldı. Bu da yetmezmiş gibi üniversitelerin üzerinde bir baskı aracı olarak YÖK (Yükseköğretim Kurulu) kuruldu. Artık bilgi piyasa için üretilmeliydi.
Günümüzde ise Engizisyon hukukuna (gücün, dini kullanarak keyfi uygulamalar yapması) dönüştürülen ülkemiz hukuk sisteminin de ilk hedefi bilim insanları olmuştur.
Bunun son örneği Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümü öğretim üyesi (emekli)Prof. Dr. E. Rennan Pekünlü’dür. Ve önümüzde ki günlerde cezaevine girecektir.
Ne yapmıştır Rennan Hoca?
2011 yılında türbanla üniversiteye gelen öğrencilere AYM ve AİHM kararlarını anımsatıp (YÖK’ün bir genelgesi ile başlatılan fiili türban serbestliği dayatmasına karşı) bunlara uymaya davet ederek öğrenim özgürlüğünü ihlal etmiş miş(!)
Ve bu büyük suçundan(!) dolayı davada en üst sınırdan kesilen ceza ile 2 yıl bir ay hapis cezasına mahküm edilmiştir.
Pekünlü’yü şikayet eden öğrenciler kendi bölümü öğrencisi olmayıp Matematik bölümü öğrencileridir. Ve öğrenim özgürlüklerinin ihlal edildiğini öne süren bu öğrencilerin derse alınmayıp devamsızlıktan sınıfta kalma gibi bir durumda söz konusu değildir.
Evet, Pekünlü’nün suçu yasalara uymak.
Çünkü, AYM’nin türban serbestliği getiren yasayı laikliğe aykırılık nedeniyle bu gün hala geçerli olan iptal kararını hatırlatmıştır.
Türk Hukuk Kurumu Başkanı Sabih Kanadoğlu konunun hukuksuzluğunu açıklayarak, açıklamasını şöyle sonlandırıyor.
“Eğer bir suç varsa, AYM kararlarını bir genelgeyle uygulanmadan kaldıran YÖK başkanı ve bu genelgeye uyan Üniversite Rektörleri değişik kararlarla buna yardımcı olan Ege Üniversitesi Rektörlüğü ve olup bitene sessiz kalan siyaset adamlarına aittir. Türkiye’de zor yetişen onurlu, ilkeli, gerçek bir BİLİM ADAMI ve adalet duygusu, DİNİ her zaman olduğu gibi SİYASETE ALET EDENLERE KURBAN EDİLMEKTEDİR. Adalet umudu, artık ne yazık ki Türk yargısında değil, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndedir.”
Pekünlü’nün kesinleşen infazının durdurularak yeni deliller çerçevesinde yeniden yargılanması konusunda Prof.Dr. Atilla User’in başlattığı imza kampanyasına destek vermemizi Cumhuriyet ve Hukuktan yana olan hepimizin görevi diye düşünüyorum.
“BUGÜN DE HALEN YÜRÜRLÜKTE OLAN ANAYASA MAHKEMESİ VE AİHM KARARLARINI UYGULADIĞI İÇİN HAPSE MAHKUM EDİLEN PROF. DR. RENNAN PEKÜNLÜ İNFAZ DURDURULARAK YENİDEN YARGILANMALIDIR.
"Bilindiği gibi bugün de halen yürürlükte olan Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına karşın üniversitelerde YÖK'ün dayatmasıyla başlatılan fiili türban serbestliğine karşı, öğrencilere AYM ve AİHM kararlarını anımsatıp bunlara uymaya davet eden Prof. Dr. Rennan Pekünlü, türbanlı bir öğrencinin şikayeti üzerine "Öğrenim özgürlüğünü engellediği (!)"gerekçesiyle yargılandığı davada en üst sınırdan kesilen ceza ile 2 yıl bir 1 ay hapis cezasına mahkum edilmiştir.
Prof. Pekünlü bu mahkumiyeti onaylayan Yargıtay kararından sonra “Anayasa'ya aykırılık ve adil yargılama hakkının engellendiği" gerekçesiyle AYM'ne başvurmuş, fakat türban serbestliği getiren yasalar hakkında laikliğe aykırılık nedeniyle bugün de hâlâ geçerli olan iptal kararlarını veren aynı AYM ne yazık ki bu başvuruyu reddetmiştir. Türkiye’deki hukuk yollarının bu şekilde tükenmesi üzerine Prof. Pekünlü AİHM’ne başvurmuş, ancak AİHM’den bu konuda henüz bir karar çıkmamıştır.
Kesinleşmiş bu mahkumiyet kararının infazı, Pekünlü’nün sağlık sorunları nedeniyle iki kez ertelenmiştir. İkinci erteleme süresi 20 Kasım 2014’de dolacak, Pekünlü’nün bu tarihten itibaren 10 gün içinde cezaevine girecektir.
Ancak hal böyle iken PROF. PEKÜNLÜ GEREK HAPSE MAHKUM EDİLDİĞİ DAVANIN ŞİKAYETÇİSİ OLAN, GEREKSE AÇILAN YENİ DAVADAKİ ŞİKAYETÇİ ÖĞRENCİLERİN ÖĞRENİM HAKLARININ ENGELLENDİĞİNİ İDDİA ETTİKLERİ ÖĞRETİM DÖNEMLERİNDE DEVAMSIZLIKTAN KALDIKLARI TEK BİR DERS BULUNMADIĞINI GÖSTEREN BELGeLERE ULAŞTIĞINI AÇIKLAMIŞTIR (*).
ORTAYA ÇIKAN VE DAVANIN SEYRİNİ ETKİLEYECEK NİTELİKTEKİ BU YENİ KANIT KARŞISINDA YÜRÜRLÜKTEKİ YASALARA GÖRE DAVANIN YENİDEN GÖRÜLMESİ GEREKİR.
SONUÇ OLARAK BÜYÜK BİR ADALETSİZLİK VE HAKSIZLIK SÖZ KONUSUDUR. BU ADALETSİZLİĞE KARŞI ÇIKMAK ve PROF. PEKÜNLÜ’NÜN KASIM 2014 SONUNDA BAŞLAYACAK İNFAZIN DURDURULARAK YENİDEN YARGILANMASINI TALEP ETMEK BAŞTA EGE ÜNİVERSİTELİLER OLMAK ÜZERE HUKUK DEVLETİ VE LAİKLİK CUMHURİYET'TEN YANA OLAN HERKESİN GÖREVİDİR !
Prof.Dr.ATİLLA USER
(*)”
http://www.change.org/p/change-org-prof-dr-rennan-pek%C3%BCnl%C3%BCn%C3%BCn-infazinin-durdurulmasi?recruiter=34109582&utm_campaign=signature_receipt&utm_medium=email&utm_source=share_petition
12 Kasım 2014 Çarşamba
ABD’nin AK Saray’ının Faturası
Sürekli düşünmüşümdür, tarihe baktığımızda yöneticilerin şaşaa ve gösterişe dayalı hayatlar yaşamasının nedeni nedir diye?
Bu sorumun yanıtını tıp dünyasının önemli dergilerinde biri olan Brain dergisinde 2010’da yayınlanan bir makale yanıt vermiş.
İlk olarak, Psikiyatrist David Owen ve Jonathan Davidson tarafından dile getirilen bu sendrom, “tanrısal ego” olarakta bilinen Hubris (kibir) hastalığı imiş.
Özellikle diktatörlerin Hubris Sendromuna özel bir eğilim taşıdığı gözlemlenmiş.
Bu hastalarda; kriz dönemleri, savaşlar ve ekonomik felaketler daha fazla kibire yani hubrise neden oluyormuş.
Amacım bu hastalığı tanıtmak olmadığı için makalede bahsedilen bulguları vermem gereksiz sanırım.
Konuyu gündeme getirmemin nedeni ise geçtiğimiz günlerde Başbakanlık'tan yapılan açıklama. "Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık hizmet binalarına ilişkin yanlış yönlendirmeler" başlığıyla yapılan açıklamada "Tüm bu imkânların gerçek sahibi sadece millettir. Emanetin kime verileceğine de yine sadece aziz milletimiz karar verecektir" denildi.
Acaba öyle mi ?
Kişi başına 46.000 dolar milli geliri olan ABD’nin Beyaz Evin’de ki yaşamı Cemal Tunçdemir’in kaleminden öğrenelim.(AmerikaBulteni.com)
“1981 yılında yemin ederek ABD Başkanlığına göreve başlamasından yaklaşık bir ay sonra dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan ve eşi Nancy Reagan, Beyaz Saray’da akşam yemeğini yedikten sonra hiç beklemedikleri bir sürprizle karşılaşırlar. Görevli garson yemeğin hesap faturasını getirmiştir. Baş kahyanın bir garsonla gönderdiği hesap faturasında sadece o akşamın değil son bir ayın bütün yemeklerinin hesabı da yer almaktadır. Sadece yemekler de değil… Ağırladıkları kişisel misafirlerin, bir aydır kullandıkları kuru temizleme hizmetinden, diş fırçası, diş macunu, temizlik ve parfümeri malzemelerine kadar bütün kişisel malzemelerin ücreti de miktarlarıyla beraber kaydedilmiştir. Ronald Reagan, hesabın büyüklüğüne şaşırsa da görevlinin getirdiği faturayı gülümseyerek alır ve muhasebeye maaşından ödenmesi talimatı verir. Kocasının aksine Nancy Reagan’ın şaşkınlığı çok daha büyüktür. Anılarında, ‘kimse bize Başkan ve Eşinin Beyaz Saray’da yaşarken yedikleri yemeklere ve kullandıkları günlük malzemelere para ödemek zorunda olduklarından bahsetmemişti’ diye anlatıyor o şaşkınlık anını. Aslında, ABD kamuoyunun büyük çoğunluğu da pek bilmiyordu. ABD eski Başkanı Bill Clinton’un eşi ve birinci Obama döneminin dışişleri bakanı Hillary Clinton‘ın, bu yıl yayınlanan “Hard Choices” kitabının Haziran ayındaki tanıtım ve imza gezilerinden birinde, Beyaz Saray’dan ayrıldıkları zaman, ‘borç içinde ve beş parasız olduklarını’ söylemesi, sosyal medyada büyük yankı yapmıştı. Hillary Clinton, sekiz yıl kaldıkları Beyaz Saray’dan taşınınca Washington DC’de ve New York’ta mortgage kredisiyle iki ev aldıklarını, bu kredi ile kızları Chelsea’nin Stanford Üniversitesi parasının kendilerini, 2001 kışında 12 milyon dolar borcu olan olan bir aile haline getirdiğini anlatacaktı. Borç batağından, Bill Clinton’ın art arda yayınlanan kitaplarının, ücretli konuşmalarının gelirleriyle düzlüğe çıkacaklardı. Son borçlarını da 2004 yılında ödeyerek borçlarını temizleyeceklerdi.
Peki, 8 yıl boyunca yıllık ortalama 500 bin dolar maaşı olan ve kira gideri olmayan bir aile niçin Beyaz Saray’dan beş parasız ayrılacaktı? Nancy Reagan’ı çok şaşırtan sebepten dolayı…
ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemez ama onun dışındaki her şey maaşlarından kesilir. Beyaz Saray, devletin ABD Başkanı için tahsis ettiği misafirhanedir ve orada 4 ya da 8 yılını geçirmek zorunda olan her aile, kendilerinin ve kişisel misafirlerinin bütün masraflarını kendisi karşılamak durumundadır. Sadece resmi devlet konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi mükellefleri öder. Geri kalan kişisel mutfak giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve ailesine aittir. Başkan takım elbiselerinin kuru temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır. Kaybolan düğmesinin yerine alınacak yenisinin de, ayakkabılarının boya ve cilasının da… Konutun başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar.
Çünkü, ABD bir monarşi değil bir cumhuriyettir ve bu konut da bir ‘saray’ değil bir evdir. Amerikalılar buraya ‘saray’ demiyor zaten, o bizim yakıştırmamız. Washington DC’de ‘’1600 Pennsylvania Avenue’’ adresinde bulunan dünyanın bu en ünlü evinin adı Türkçe’ye yanlış şekilde ‘Beyaz Saray’ diye çevirilmiş olsa da, aslında İngilizce’deki orijinal adı ‘White House‘ yani ‘Beyaz Ev‘dir. Ve ABD’ye devlet başkanı seçildi diye kimse, devletin parasını keyfince harcayamaz. Sadece bu ev içinde de değil her yerde… ABD Başkanı, şehir dışı tatil masraflarını, hafta sonlarını geçirmek istediğinde Camp David’teki dinlenme evinin haftasonu masraflarını kendi cebinden karşılamak zorunda. Yine örneğin başkan, ABD Başkanlık uçağına, devlet delegasyonundan olmayan tek bir kişi bile bindirecekse, (kardeşi bile olsa), bir ticari yolcu uçağının ‘first class’ uçak bileti miktarınca devlete para ödemek zorundadır.
Gerald Ford’tan George W. Bush’a kadar 6 başkan döneminde bu evin ‘baş kahyası (chief usher)’ olmuş Gary Walters’ın deyişi ile, başkan ve ailesi bu evin 4 veya 8 yıllık kira sözleşmesine sahip kiracılarıdır. İstedikleri yemekler pişirilir, malzemeler ve ürünler istedikleri markalardan seçilir ama parasını Amerikan halkı değil, Başkan ve ailesi maaşlarından öder. Ve doğal olarak fiyatın yüksekliğine alışmaları zaman alır. Çünkü başkanlar ve ailelerine verilen hizmet 5 yıldızlı otel kalitesinde olduğu gibi başkanın bunlar için ödeyeceği para da 5 yıldızlı otel fiyatları düzeyindedir. Devlet konutu diye cüzi ücretlendirme yapılmaz. Walters, ‘yemek, hizmet ve malzemelerin pahalı olduğundan yakınmayan tek bir first aile hatırlamıyorum’ diyor. Hatırladığı en büyük tepki iseJimmy Carter’ın eşi Rosalynn Carter’a ait. Memleketleri Atlanta’da yemeğin de malzemelerin de çok daha ucuz olduğunu söyleyip durmuş aylarca. Ama ‘first lady’nin şikayetleri, fiyatları aşağı çekmeye yetmemiş. George W. Bush’un eşi Laura Bush da, “Spoken from the Heart” adlı anı kitabında, Beyaz Saray’da yaşamanın ne kadar pahalı olduğundan yakınıyor. Onu en çok zorlayan konulardan biri de, her gün saçlarını yapan kuaföre, devleti temsil edeceği törenlere giderken bile olsa, ücretini kendisinin ödemesi olmuş. Bayan Bush kitabında, faturanın aylık geldiğini ve Başkan ve eşi ile iki kızının bütün yemeklerinin, kullandıkları bütün kişisel malzemelerin, kuru temizleme dahil tüm hizmetlerin, garsonların ve temizlik görevlilerinin saat başı ücretinin, özel misafirlerinin tüm masraflarının bu faturada yer aldığını yazıyor. ‘’Faturada ağzımı açık bırakan kalemler de vardı’’ diye aktaran Bayan Bush şu örneği veriyor:
‘’Ülkenin First Lady’si olarak giyeceğim kıyafetlerin de özel tasarım olması gerektiği şartı vardı ama elbisenin ücretinin yanı sıra bu tasarımların ücreti de yine benden tahsil ediliyordu.’’
ABD Başkanlarının maaşına en son 1999 yılında zam yapıldı. Buna göre ABD Başkanın çıplak maaşı yıllık 400 bin dolar civarında. 50 bin dolar da görev tazminatı ödenir. Bu her iki ödeme de vergiye dahildir. Başkan bunların gelir vergisini ödemek zorunda. Bunların yanı sıra başkanın gezileri için, vergiden muaf yıllık 100 bin dolar harcırah ödenir. Ancak, Beyaz Saray faturasının yüksekliği göz önüne alındığında bir ABD Başkanı, maaşının neredeyse tamamını aylık giderlerine harcar. Yani ayrıca bir serveti yoksa, Beyaz Saray’da ‘ucu ucuna’ yaşamak durumunda… Belki de bu yüzden Başkan Gerald Ford, Beyaz Evi, ‘Bugüne kadar gördüğüm en lüks sosyal yardım konutu’ diye tanımlamıştı.
Beyaz Ev, kompleks bir yapıdır. Aynı anda hem bir konut, hem bir müze ve hem de bir devlet dairesidir. ABD dünyanın süper gücü olmasına rağmen, Beyaz Ev, dünyadaki en büyük devlet başkanı sarayı değil, aksine büyük devletler içindeki en küçük devlet başkanlığı konutlarından biridir. Sadece bir katından, dünyanın en büyük devletinin yürütme organı yönetilir. ”1700’lerin dünyasında 13 kolonili devlet için inşa edilmiş, bugün dünya lideriyiz. Bu ihtiyaca uygun çok daha büyük bir saray yapalım” diyen tek bir başkan bile olmamıştır. Kimsenin aklına böyle bir şey gelmez. Çünkü, Beyaz Ev, ABD demokrasisinde ‘devamlılığın’ da sembolüdür.Ve yine Beyaz Ev, kendi toplumundan izole bir yer de değil. Dünyada, içinde başkan yaşadığı halde halkının ziyaretine açık tek devlet başkanlığı konutudur. Çünkü Amerikan tarihinin en önemli kültür müzesidir. Haftalık ortalama ziyaretçi sayısı 30 bindir. Başkanın penceresinin bir kaç on metre uzağındaki bahçe demirliğinin önü ise ABD’nin en ünlü gösteri ve protesto yeridir.
Beyaz Ev, başkanlar için kalıcı bir ihtişam ve keyif sarayı değil geçici bir barınma ve hizmet yeridir. Başkan Truman’a göre, ‘dışı çok gösterişli bir hapishane‘den başka bir şey değildi. Ronald Reagan ise, buradaki yılları boyunca kendisini sürekli bir akvaryum balığı gibi hissettiğini anlatır. Michelle Obama da geçtiğimiz yıl, ‘’çok iyi dekore edilmiş bir hapishane’’ olarak niteleyecekti. Bu eve kiracı başkanlar aileleriyle gelir geçer. Mülk sahibi Amerikan halkı ve demokrasisidir. Bu gerçeği, bir hizmetçisi, Baba George Bush’un eşi Barbara Bush’a şöyle söyler bir gün:
‘’Buraya her dört yılda bir başkanlar gelir gider… Biz kalıcıyız’’.”
Diyeceksiniz ki Hubris Sendromu ile bu olayın ne ilgisi var. Var DEMOKRASİ.
Makaleye göre bu hastalığa yakalanan bazı siyasetçileri sayarsak; Oğul George W. Bush, Tony Blair ve Margaret Teacher. Demokrasi Bush’un bile sendromunu doya doya yaşamasını engelliyor. Ya demokrasi olmayan ülkeler.
Korkarım yakında Başbakanlıktan bir açıklama daha gelmez.
“Ey Türk milleti sahibi olduğunuz Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın bina vergisi için son gün 30 Kasım. Pamuk eller cebe”
8 Kasım 2014 Cumartesi
İLK TÜRK KADIN AVUKAT LOKANTAYA GİDİNCE... (*)
Ülkemizde avukatlık mesleğini seçen ve yapan ilk Kadın Avukat Süreyya Ağaoğlu, kadınların yemek yiyemediği lokantada yemek yiyince...
Tarihten Anekdotlar
Süreyya Ağaoğlu, Türkiye'nin ilk kadın avukatıdır. 1924-25 ders yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra, Ankara'ya ailesinin yanına döner.
Bir arkadaşıyla birlikte Adalet Bakanlığı'nda staja başlar.. İlk günlerin heyecanı geçince, bir sorunla karşılaşırlar: Öğle yemeği işini nasıl çözeceklerdir ? Evlerine gidemezler, evleri bakanlığa çok uzaktır. Lokantaya da gidemezler.. Aslında o zamanlar Ankara'da yemek yenebilecek bir lokanta, İstanbul Lokantası vardır. Ama, hep milletvekillerinin yemek yediği bu lokantada, kadınların yemek yediği görülmüş şey değildir..
Türkiye'nin, bu ilk kadın stajyer avukatları, öğle yemeklerini, bir süre için peynir ekmek yiyerek geçiştirirler. Ama sonunda dayanamazlar..
Zamanın Basın-Yayın Genel Müdürü olan babası Ahmet Ağaoğlu'na giden Süreyya, öğle yemeklerini İstanbul Lokantası'nda yiyebilmek için izin ister. Ahmet Ağaoğlu, bunda bir sakınca görmez, peki, der..
İki arkadaş, ertesi gün öğleyin lokantaya gider, küçük bir bölümüne geçip güzel güzel karınlarını doyurur. Ahmet Ağaoğlu'nu ve kızını tanıdıkları için kimse yüzlerine bir şey söyleyemez, ama arkalarından konuşmalar başlar. Homurdanmalar ve şikayetler yükselir.
Şikayetler aynı gün, zamanın başbakanı 'Rauf Bey'e de iletilir. Rauf Bey de Ahmet Ağaoğlu'nu arayıp durumu anlatır.
Süreyya, o akşam eve döndüğünde, babasının kendisini beklediğini görür. Ahmet Bey hemen konuya girerek, "Başbakan Rauf Bey, senin ve arkadaşının lokantada yemek yediğinizi ve herkesin bunu konuştuğunu anlattı.. Bundan sonra öğle yemeklerine bana gelin," der..
Süreyya çok üzülür, ama yapacağı bir şey yoktur..
Birkaç gün sonra, Atatürk ve eşi Latife Hanım, Ahmet Ağaoğlu'na misafirliğe gelir.
Sohbet edilirken, söz bu konudan açılınca, Süreyya Hanım, olayı bütün açıklığıyla Atatürk'e anlatır. Onun, kendisini anlayacağını ve destekleyeceğini düşünmektedir. Oysa, onu dinleyen Atatürk, "Babanın da, Rauf Bey'in de hakkı var," demesin mi ?..
Büyük bir hayal kırıklığına Süreyya, ertesi gün bakanlıktaki odasında çalışırken, bir yetkili telaşla içeri girer : "Süreyya hazırlan, Paşa seni yemeğe götürecekmiş !.."
Süreyya şaşırır, apar topar kapının önüne çıkar. Yanında bir milletvekili ve yaveriyle arabada oturan Atatürk, onu görünce,
"Latife bugün seni öğle yemeğine bekliyor," der.
Süreyya hem şaşkın hem sevinçlidir. O bindikten sonra hareket eden otomobil İstanbul Lokantası'nın önünden geçerken, Atatürk, birden şoföre durmasını söyler. Bozüyük milletvekili Salih Bey telaşla yanlarına gelince, Atatürk, herkesin duyabileceği bir sesle, ona,
"Bugün Süreyya'yı bize götürüyorum, ama yarın buraya gelecek, yemeğini lokantada yiyecek.." der.
Süreyya'nın şaşkınlığı daha da artar.
Ne olup bittiğini, Latife Hanım, yemekte, onun kulağına eğilip, "Paşa, dün akşam bu lokanta olayına çok kızdı, ama babanı senin yanında ezmek istemediği için kızgınlığını belli etmedi. Eve gelir gelmez, birkaç milletvekilini arayarak, yarın mutlaka eşleriyle birlikte lokantaya öğle yemeğine gitmelerini söyledi," deyince durumu anlar..
Süreyya Ağaoğlu, ertesi gün, arkadaşıyla İstanbul Lokantası'na gittiğinde, birkaç milletvekili eşinin de ilk kez orada olduğunu görür. Kimse onları bakışlarıyla bile rahatsız etmeye yeltenemez..
Bu bir ilk olur... Atatürk ve Türkiye'nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu, kadınların, tıpkı erkekler gibi, bir lokantada yemek yiyebilmesine de öncülük etmiştir...
Atamızı 76. Ölüm yıldönümünde sonsuz sevgi, saygı ve özlemle anıyorum.
(*) Bir Ömür Böyle Geçti – Avukat Süreyya Ağaoğlu – Kadın Eserleri ve Bilgi Merkezi Vakfı –İstanbul Barosu yayınları
5 Kasım 2014 Çarşamba
AVRUPA’DAN YANSIMALAR
Avrupa’da yaşayan ülke sevdalısı bir vatandaşımız geçmiş 12 yıllık siyasal gelişmeleri 29 Ekim’leri baz alarak yeniden başlıklar halinde düzenlemiş.
“Akl-ı Beşer nisyan ile maluldür” sözünü yeniden hatırlayarak anımsatmak istedim.
“29 Ekim 2002.
Apo’nun idamı müebbete döndü. “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” denildi. AB’nin merkezi Brüksel’de Kürdistan Ulusal Parlamentosu açıldı, Madam Mitterand onur konuğu olarak katıldı. Kanada sözde soykırımı tanıdı.
*
29 Ekim 2003.
İsviçre sözde soykırımı tanıdı. Apo’nun avukatı ilk Kürtçe şiir kitabını çıkardı. AB’ye uyum ayaklarıyla Kürtçe kursları açıldı. Erdoğan başbakan oldu.
*
29 Ekim 2004.
Erdoğan oldu, “ABD’nin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi kapsamında Diyarbakır yıldız olacak” dedi. Tam 29 Ekim günü, Papa heykelinin önünde AB Anayasası’na imza attı. Avrupa Parlamentosu, Ermeni kongresine ev sahipliği yaptı, Leyla Zana’ya Sakharov Ödülü verdi. CnnTürk’te ilk Kürtçe müzik klibi yayınlandı. TBMM camisindeki 30 Ağustos hutbesinde, tarihimizde ilk defa, Atatürk’ten hiç bahsedilmedi.
*
29 Ekim 2005.
Arjantin sözde soykırımı tanıdı. Orhan Pamuk “Kürtleri öldürdük, Ermenileri soykırdık” dedi, Almanya’dan barış ödülü aldı. Kaçak Kuran kurslarına verilen hapis cezası kaldırıldı, Tayyip Erdoğan “Teksas Tommiks okumak serbestken, Kuran okumak niye yasak olsun” dedi.
*
29 Ekim 2006.
Fransa, soykırım yok diyeni hapse tıkan yasa çıkardı. Aynı gün... Orhan Pamuk’a Nobel verildi. 23 Nisan’da TBMM kürsüsüne “çocuk” diye “21 yaşındaki” imam hatipli çıkarıldı. THY deve kesti.
*
29 Ekim 2007.
Tayyip Erdoğan’ın Apo’ya sayın, şehitlere kelle dediği ortaya çıktı. Kenan Evren’e Kürt meselesini sordular, “sekiz eyalete bölünmemiz” gerektiğini izah etti. ABD Ohio sözde soykırımı tanıyan 36’ncı eyalet oldu. AKP’li belediye başkanı, güya fıkra anlattı, “Atatürk şekerli kahve istemiş, o yörede şekerli kahveyi ibneler içermiş” dedi. Dindar(!) cumhurbaşkanı seçildi. Cumhuriyet mitingine katılan ve 19 Mayıs’ta öğrencilerine Atatürk tişörtü giydiren öğretmen, suçlu bulundu, cezalandırıldı, maaşı kesildi. Suudi Arabistan Kralı, takvimde başka gün yokmuş gibi, tam 10 Kasım’da Ankara’ya geldi, Anıtkabir’e gitmeyi reddetti, bizim cumhurbaşkanıyla başbakan, bu arkadaşa 10 Kasım’da madalya taktı.
*
29 Ekim 2008.
Ahmet Türk “Kürtler soykırıma uğradı” dedi. Türkiye’nin onur konuğu olduğu Frankfurt Kitap Fuarı’nda Türkiye’nin yarısını Kürdistan olarak gösteren harita asıldı. Bu sefer İngiltere Kraliçesi geldi, yemin ederken bile smokin giymeyen dindar cumhurbaşkanı, smokin giydi, papyon taktı, kraliçe de bizim dindar cumhurbaşkanına “şövalye madalyası” taktı. Anayasa mahkemesi, Akp’nin “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olduğunu tescil etti. Ermeni açılımı yapıldı, aydın kılıklı bazı tipler “Ermenilerden özür diliyorum” kampanyası başlattı. Atatürk’ü sarhoş, dinsiz, korkak gösteren Mustafa filmi vizyona girdi. Aynı hafta... CIA ajanı Graham Fuller’ın Akp’ye övgüler düzüp, Kemalizm’e saldırdığı kitabı piyasaya sürüldü, kitabın adı “Yeni Türkiye” Cumhuriyeti’ydi!
*
29 Ekim 2009.
Pkk açılımı yapıldı, dindar cumhurbaşkanı “Norşin” dedi. TRT, Kürtçe kanal açtı. Diyanet, ilk defa Kürtçe mevlit okuttu. Pkk’lılar Kandil’den Habur’a geldi, teslimiyet töreni yapıldı, otobüsün üstüne çıkıp zafer turu attılar, Tayyip Erdoğan “Habur’daki manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü, çok sevindirici şeyler oluyor” dedi. Diyarbakır belediye başkanı “devlete mesajımız var, hastirin” dedi. Ermenistan’la İsviçre’de masaya oturup, kapıların açılması için protokol imzaladılar, Ermenistan maçında Azerbaycan bayraklarını yasakladılar. Domuz gribi ayaklarıyla okullar tatil edildi, tesadüfen(!) denk geldi, 29 Ekim törenleri iptal edildi. “Son Osmanlı Padişahı 1’nci Recep Tayyip Erdoğan” pankartı açıldı.
*
29 Ekim 2010.
ABD Temsilciler Meclisi, sözde soykırım tasarısını kabul etti. Asrın liderimiz “pkk’yla masaya oturduğumuzu iddia edenler şerefsizdir” dedi, masaya oturduğu ortaya çıktı, “hükümet oturmadı, devlet oturdu” dedi! Murat Karayılan, Kandil’de basın toplantısı yaptı, bizim basın kuyruğa girdi, naklen yayınladı. Türk Patent Enstitüsü, Kürtçe markaları tescilledi, Örümcek Adam mesela, “Tevnepir Mirov” oldu. Milli Güvenlik Kurulu, tarihte ilk defa, kırmızı kitap olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ni değiştirdi, irtica iç tehdit olmaktan çıkarıldı. Akp il başkanı “başbakanımız bizim için ikinci peygamber gibidir” dedi. Atatürk’ün Ankara’ya gelişini sembolize eden, geleneksel garnizon koşusu yasaklandı.
*
29 Ekim 2011.
Mit’ileaks patladı, Oslo pazarlıkları ortalığa saçıldı. Sabahat Tuncel, baş komisere tokat attı. YSK, Leyla Zana’nın milletvekili adaylığını iptal etti, otobüs, karakol, okul, her yeri yaktılar, YSK “pardon” dedi, adaylığa izin verdi, Leyla Zana 20 sene sonra TBMM’ye girdi, yemin ederken “büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim” diyeceğine “büyük Türkiye milleti” dedi. Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları istifa etti, Necdet bey bana mısın demedi. Bedelli askerlik çıkarıldı, taksitli, ensen kalınsa canın sağ olsun, garibansan vatan sağ olsun’du. Hizbullahçılar sokağa salındı. AKP milletvekili “başbakanımıza dokunmak bile ibadettir” dedi. Tayyip Erdoğan, 1938, Dersim olayları için devlet adına “özür” diledi, isyanın elebaşı Seyit Rıza’nın asılmasını “yürek burkucu” diye tarif etti, ağladı. Sabiha Gökçen, soykırımcı ilan edildi. Padişah açılımı yapıldı, TBMM Başkanlığı tarafından, Abdülmecid’i anıyoruz ayaklarıyla, Vahdettin’i anma sempozyumu düzenlendi, milletvekillerine padişah tuğralı davetiyeler gönderildi. Diyanet işleri, Kuran kurslarında yaş sınırını kaldırdı, eskiden beşinci sınıf şartı vardı, şimdi çocuklar ilkokula başladığı gün gidebileceklerdi. Fransa, soykırım yok diyeni hapse tıkan yasayı tekrar çıkardı.
*
29 Ekim 2012.
Pkk tanık, Tsk sanık oldu, genelkurmay başkanı terörist oldu. Leyla Zana “bu işi Tayyip Erdoğan çözer, başbakanda bu cesaret var” dedi. Papa “tarihte ilk soykırım Ermenilere yapılmıştır” dedi. 19 Mayıs’ın stadlarda kutlanması yasaklandı. Tayyip Erdoğan “dindar gençlik yetiştireceğiz, dininin, kininin davacısı gençlikten bahsediyorum” dedi. Diyanet, ilkokul çocuklarını sömestrde umreye götürmeye başladı. 4 artı 4 yasasıyla, imam hatip ilkokula sokuldu, Kuran’ı Kerim seçmeli ders oldu. Milli eğitim bakanı “Arapça öğretmeyeceğiz, Türkçe öğretir gibi öğreteceğiz, okuyacaklar ama anlamayacaklar, zaten Kuran’ı Kerim’i okuyanların çoğu anlamaz” dedi. Ders Kitapları Yönetmeliği değiştirildi, kitaplar hazırlanırken Atatürk ilkelerine uyulması kriterinden vazgeçildi. Necdet bey, Tsk’nın internet sitesindeki “Anıtkabir ziyaretçi sayısı”nı kaldırdı. Atatürk anıtlarına çelenk koymak yasaklandı. Yüksek Askeri Şura’da generaller oruçluydu, masaya su bile konulmadı, Necdet bey kendi lojmanında Tayyip beye ailece iftar verdi. Asrın liderimiz, metro açarken “10’uncu yıl marşında geçer, demir ağlarla ördük filan, neyi ördün, hiçbir şey örmüş değilsin, biz örüyoruz” dedi. Kayseri garnizon komutanı, 30 Ağustos’ta zafer bayramı pastasını Akp marşıyla kesti. Afyon’da cephanelik patladı, “Hindistan’da Pakistan’da olur böyle şeyler” denildi, vali bey Necdet beye kilim-sucuk hediye etti, “bi kaç Mehmet” denildi. Ahmet Davutoğlu “ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi” dedi. Diyarbakır emniyet müdürü “dağda ölen teröriste ağlamıyorsanız, insan değilsiniz” dedi. Barzani, Akp kongresinde onur konuğu oldu, Türkiye seninle gurur duyuyor diye alkışlandı. Akp il başkanı, peygamber efendimize nüfus cüzdanı çıkardı, Tayyip’i çocukları arasına koydu. 29 Ekim’de Atatürkçüler “terörist holigan” ilan edildi, coplandı, gazlandı. Tayyip Erdoğan, 10 Kasım’da Brunei Sultanı’na gitti, 1938’den bu yana, tarihte ilk defa, 10 Kasım törenleri başbakansız yapıldı. Bülent Arınç, Apo’nun gençliğinde namazında niyazında bi delikanlı olduğunu açıkladı.
*
29 Ekim 2013.
Ulus kelimesi yasaklandı, Ulusa Sesleniş’in adı Millete Hizmet Yolunda oldu. İmralı’yla resmi müzakereler başladı. Eşzamanlı olarak, türbanlı avukatlar duruşmalara girmeye başladı. Asrın liderimiz “milliyetçiliği ayaklar altına aldık” dedi, “Biji Erdoğan” pankartları açıldı. İmralı tutanakları basına sızdı, sayın Apo “yepyeni cumhuriyet kurulacak, akp’yi 10 senedir ayakta tutuyorum, anayasadaki vatandaşlık maddesi değişecek, Tayyip Erdoğan’ın başkanlığını destekleyeceğiz” diyordu. Apo, Nevruz’da Diyarbakır meydanında “ulusa sesleniş” konuşması yaptı, Türkçe-Kürtçe okunan mesajı “saygıdeğer Türkiye halkı” diye başlıyordu. “Akil adam”lar piyasaya sürüldü, “dağdakiyle birlikte yaşamak isterim, Türk demeyelim, Türkiye bayrağı diyelim” diyenler, akil yapıldı. TC’yi sildiler. Kızılay bile sodasındaki Türk ibaresini sildi. Andımız yasaklandı. Reyhanlı patladı, Burhan Kuzu’nun o geceki düğününü bile ertelemediler, teee 9 gün sonraki 19 Mayıs konserlerini iptal ettiler. Atatürk kabahat oldu, Atatürk anıtına çelenk koyanlara kabahatler kanunu’ndan para cezası kesildi. Padişaha doktora verildi, Sultan Abdülhamid’e onursal doktora unvanı takdim edildi! Tayyip Erdoğan “iki ayyaş” dedi. AKP milletvekilleri türban taktı. TRT’ye türbanlı spiker çıktı.
*
29 Ekim 2014.
Tayyip Erdoğan, cumhuriyet tarihinde ilk defa, sözde soykırım için taziye mesajı yayınladı. Yunanistan, inadına tam 9 Eylül’de, soykırım yok diyeni hapse tıkan yasa çıkardı. Beyaz Saray’da da, soykırım sembollerinden sayılan yetim halısı sergiye çıkarıldı. Okullar zorla imam hatip’e dönüştürüldü, çocuklar zorla imam hatip’e kaydedildi. Türban ilkokula sokuldu. Pkk mezarlık açıp, elinde kalaşnikofuyla terörist heykeli dikti. Atatürk heykelleri yakıldı, yıkıldı. Diyarbakır belediye başkanı mali özerklik istedi, daha önce barajları ve petrolü istemişti. Okullarımızı yaktılar, Kürtçe eğitim veren okullar açtılar, Öcalan’ın annesinin adını Kürtçe okula verdiler. Ağrı dağına cumhuriyetin mezarını kazdılar, mezar taşına TC yazdılar. Şehit Erkan Durukan Kışlası’nın önünde pkk bayraklarıyla resmi geçit yaptılar. Aysel Tuğluk, askere polise taş attı. Erdoğan, Cumhurbaşkanı oldu, “bundan böyle Yeni Türkiye” dedi. “Matematik, fizik, kimya dersi tartışılmıyor, her ne hikmetse, zorunlu din dersi tartışılıyor” dedi. Çankaya Köşkü tahliye edildi, Ak Saray’a geçildi.
*
29 Ekim 2015
???????”
Bir yansımada ülkemizden anımsatmak istiyorum.
“Demokratik anayasa, statükocu, ırkçılığa dayalı Atatürk milliyetçiliğine son vermek, kardeş halkların özgürce yaşadığı bir Türkiye için CHP”
(10 haziran 2011 - Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu.)
Anlayana sivrisinek saz………..
1 Kasım 2014 Cumartesi
YİNE FELAKET SENARYOSU
DÜNYANIN YARISI KARANLIKTA KALACAK ?
Geçtiğimiz günlerde medyamızda bir haber ortalıkta dolaşmaya başladı.
Neymiş efendim NASA (Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi) 16-22 Aralık 2014 tarihlerinde dünyamızın 6 günlük bir karanlığa gireceğini onaylamış mış.
Evet her yıl Aralık ayı için bu senaryolar pazarlanıyor. Şarlatan veya uydurma haber yapan siteler tarafından.
İnsanlık tarihi boyunca da bu böyle sürüp gitmiştir. İnsanoğlunun korku ve cahilliği hep kullanılmıştır.
Çok sevdiğim bir söz vardır “bilgi korkuyu yok eder.”
Ne yazık ki medyamız bilgi yerine korkuyu pazarlamaya çalışarak rayting peşindedir.
Basınımız, yurtdışında bizim Zaytung sitesi gibi hiciv, mizah ve eğlence amaçlı, ilginç başlıklar atarak gerçekle ilgisi olmayan sahte haberler üreten sitelerden alarak, bunların gerçekliğini araştırmadan iç piyasada gerçek habermiş gibi sunmaktadırlar.
Yeni senaryo ise dev bir güneş fırtınasının Aralık ayında dünyayı vuracağı ve dünyamızın büyük bir bölümünün 6 gün karanlıkta kalacağı haberi.
Çok enteresandır nedense 2012 yılı Aralık ayına birçok kehanet nedeni uydurdular.
Birincisi Sümerler tarafından görüldüğü öne sürülen Niburu (Marduk) gezegeninin dünyaya çarpacağı söylentisi idi. Bu çarpışma için önce 2003 Mayıs belirlendi. Bazı akılçelenler bu konuda kitap bile yazdı.
Ve yine aklı başında gördüğüm programlardan Çeviz Kabuğu dahi gündeme getirdi konuyu. Konu ile ilgili olarak ta küçük bir anım var. Kendimi zorla da olsa programa telefonla katarak bunun saçmalığını anlatmaya çalışmıştım ama nafile.
Mayıs 2003’te Niburu dünyaya çarpmayınca Aralık 2012’ye ertelendi bu tarih.
Yine Aralık 2012’de Maya Takviminin bitip dünyanın sonunun geleceği iddiaları ortaya atıldı.
Ayrıca 2012 Aralık için bu kadar senaryoyla yetinmediler, illa kıyameti koparacaklar ya; her yıl Aralık ayında dünya ve güneş Samanyolu merkezi ile aynı hizaya gelir. Yok efendim bu hizalanma sırasında Samanyolunun merkezindeki karadeliğinde kütle çekim etkisi ile dünyanın yörüngesinin değişeceği ve kıyametin kopacağı senaryosu.
Bu hizalanmalar ile ilgili olarak ta bir yığın senaryo ortaya atıldı. Özellikle 1982 yılında tüm gezegenler ve güneş aynı hizaya geldi. Aslında 1962, 1982 ve 2000 yıllarında büyük hizalanmalar gerçekleşti ama 1982 tüm gezegenler ve güneşi kapsayınca o dönemde basın bunu kıyamet belirtisi olarak alıp yaygarayı kopardı.
Bu son kıyamet senaryosun ne olup ne olmadığını bilimsel gözle bakarsak Hocam Prof.Dr.Ethem Derman’ın görüşlerine kulak verelim.
“Rayting Avcıları
Öğrencilerime uzun uzun sahte(kar) bilimcileri anlattım. Göbek suyu satanları, acı biber yiyerek zayıflamaya çalışan genç kızlarımızın dramını anlattım.
Bugün İstanbul'a gelince açtım gazeteleri yine saçma sapan bir gazete haberi. Bilgisayarın başına geçtim, hemen gökbilimi seven arkadaşlarımdan hocam bu haber doğru mu diye soran mesajları okudum. Artık bu tür haberleri sorgulamayı öğrettiğim kişilerden gelmedi mesajlar nedense. Bizim gazetecilere dış basında çıkan haberleri alırlar, o nedenle gittim ABD basınında çıkan haberleri okudum. Saçmalığın daniskası.
NASA başkanı bir konuşmasında ABD halkına diyor ki sel baskını, terörist faaliyetler veya deprem gibi bir afet durumunda serinkanlılığınızı bozmayın. Gazeteci alıyor bunu kimi üç gün, kimi altı gün dünyanın karanlıkta kalacağı şekilde yorumluyor.
Kimi 21 Aralık 2014, kimi Aralık 2015, bazıları da Kasım ayında dünyamızın karanlıkta kalacağını yazıyor.
Kimi bir güneş patlaması sonucunda, kimi ise güneş tutulmasında.
Rayting uğruna bu medyanın yapmayacağı bir şey kalmadı anlaşılan. İnsan bilimden bu kadar mı uzakta durur, gazete okuyan veya TV seyreden izleyiciyi bu kadar mı cahil zanneder anlamak olanaksız. Ama cahilerin en ileri gidenleri kendileri olduğu apaçık ortada.
Evet bugünlerde çok büyük bir güneş lekesi 7-8 gündür kendisini gösteriyor, ama her zaman olan bir olay. Artık güneş tutulmasının da ne kadar bir zaman içinde olacağını biliyoruz. Ama dikkat ederseniz 21 Aralık 2012'de kıyameti koparamayan medya hala her 21 Aralıkta kendisini tekrar edecek, anlaşılan o. Bu tür haberleri gülerek okuyun, cahil medya çalışanlarına ders verin, bu tür haberleri yazan gazeteleri almayın diyeceğim ama yanlış olur, onlara sadece gülün.
Unutmayın ki yaşamak çok güzel, gökyüzü insanı korkutmaz tam tersine yıldızlar insana mutluluk verir.
Sevgilerimle...”
Peki Güneş fırtınaları tahmin edilebilir mi ?
Güneş ile ilgili aktivitelerde ki artışlar tahmin edilebilir, ancak önceden kesin bir tarihte meydana gelecek bir fırtınayı tahmin etmem mümkün değildir.
Bunu depreme benzetebiliriz. Olacak ama şu tarihte olacağı kesitirilemeyen bir olgu.
Güneş lekelerinin fırtınalara yol açtığı bilinen bir gerçek hele hele büyük bir leke olursa tabi kıyametçiler durur mu ?
Ayrıca bu tür fırtınalar olduğu zamanlar - yaşadık ve yaşayacağız - etkileri elektronik cihazlara zarar vermek olacaktır.
En büyük tehlikede tabi uçak ve haberleşme uydularında yaşanabilir. Güneşte gerçekleşecek bir patlamadan itibaren bu patlamanın dünyadaki elektronik aletleri etkilemesi için 18 saatlik bir süre gerekiyor ki bu süre zarfında da önlemler zaten alınmaktadır.
Koparamadılar gitti şu kıyameti bir türlü.
Yine kehanet gerçekleşmeyecek ve bu yüzsüzler önümüzde ki Aralığa kadar bir şeyler uydurmakla meşgul olacaklar sanırım.
29 Ekim 2014 Çarşamba
ASTROLOJİ SAFSATASI
Safsata belki de az kalır.
İki yazıdır sözde bilim Astroloji tarihinden bahsetmekteyim. Bu gün ise hayatımıza, geleceğimize yön verdiği iddia edilen bu burçlar nedir, nasıl çıkmıştır ve neden bilimsel değildir açıklamaya çalışacağım.
İnsanlar gökyüzüne baktıklarında öncelikle korku ve merak hakimdir. Ve daha Mezopotamya zamanında günlük işlerini kolaylaştırmak adına yıldızlardan faydalanmaya başlamışlardır. Ve gökyüzünü mitolojik kişiler ve hayvanlarla özleştirerek yıldız takımlarına bölmüşlerdir. Ve bunları oraya tanrılarının koyduğuna inanmışlardır. 17.yüzyıla kadar gök küre bu şekilde 48 takıma ayrılmış, bugün kuzey ve güney yarımkürede olmak üzere 88 takım yıldızı mevcuttur.
Bu takımlardaki yıldızların kesinlikle fiziki hiçbir bağlantısı yoktur. Sadece gök küre üzerinde - insan gözünün derinlik algılama yeteneği olmadığı için – tüm takımdaki yıldızları aynı uzaklıkta görürüz. Mesela Büyük Ayı Takımyıldızında ki bize en yakın yıldız 53 ışık yılı, en uzak yıldızda 360 ışık yılı uzaktadır. Ya da Koltuk takımyıldızındaki yıldızlar 45 ışık yılı ile 700 ışık yılı arasında değişen uzaklıklardadırlar. (Bir ışık yılı yaklaşık 10 trilyon kilometredir.)
Tabi ilk insanlar bu takımyıldızları ürünlerini ekmek, bakımını yapmak ve biçmek için kullanmışlardır. Mesela Avcı takım yıldızı gök kürede gözükmeye başladığında ekim zamanının geldiği haberini vermektedir insanlara. Ya da kışın geldiği, Mısır’da Nil’in taşma mevsimi başladığı habercisidir bir yerde.
Modern astronomide takım yıldızlarından faydalanmıştır. Mesela Büyük Ayı ve Küçük Ayı takımlarından faydalanarak Kutup Yıldızını bulmak çok kolaydır. Bu keşif özellikle gemiciliğin gelişmesinde ve insanların uzak denizlere korkusuzca açılmasına, yeni keşiflere neden olmuştur.
Ve ilk insanlar – o zamanlar güneşin döndüğü varsayılıyordu- güneşin tutulum eksenini baz alarak 10 derecelik bir açı içindeki kalan takımyıldızları burçlar kuşağı olarak adlandırmışlardır.
Ve bakış açımıza göre güneşin koç yada yada Akrep takımyıldızında olduğunu söyleyerek kehanetlerine başlamışlardır.
İşte şimdi geldik zurnanın zırt dediği noktaya.
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Mezopotamya’ya dayanan burçlar kuşağında aslında 12 değil 13 takımyıldızı bulunur. Bu kuşaktaki Yılancı takım yıldızı Astrolojinin gündeminde yoktur nedense ? Nedense diyorum aslında o çağlarda çağına göre ileri bir teknolojide bunun göz ardı edilmesi mümkün değil. Ama Mezopotamya 60 tabanlı sayı sistemini kullandığı için 360 dereceyi tam sayıyla ancak 12’ye bölerek bu konuyu çözmüştür. Ve Yılancı takımyıldızını Akrep Takımyıldızına katılmıştır böylece.
Biraz daha bilimsel yaklaşıp bu safsatayı açmaya çalışalım.
Güneşimiz her bir takım yıldızında astrolojinin iddia ettiği gibi otuzar günlük sürelerde bulunmamaktadır.
Yay TY’da 32 gün, Oğlak TY’da 28 gün, Kova TY’da 24 gün, Balıklar TY’da 38 gün, Koç TY’da 25 gün, Boğa TY’da 37 gün, İkizler TY’da 31 gün, Yengeç TY’da 20 gün, Arslan TY’da 37 gün, Başak TY’da 45 gün, Terazi TY’da 23 gün, Akrep TY’da 7 gün, Yılancı TY’da 18 gün bulunmaktadır. (TY : Takım Yıldızı)
Bizleri etkilediği iddia edilen gezegenlerden Uranüs 1781 yılında, Neptün 1846 yılında keşfedilmiştir. Hatta Neptün keşfinden önce matematiksel olarak bulunan ilk ve tek gezegendir.
Ve en trajikomiği ve gülüncü ise Plüton’dur.
1930’da keşfedildikten 2006 yılına kadar güneş sistemimizin 9. Gezegeni idi.
Fakat Plüton’un da bulunduğu Kuiper kuşağında 1978’de Chiron saptandıktan sonra –ki Plüton’un doğal uydusu olduğu anlaşılmıştır – daha sonra Eris (Plütondan daha büyük hatta keşfedildiğinde 10. Gezegen olarak düşünülmüştü) ve Ceres (Mars ve Jüpiter arasında ki asteroid kuşağında yer alır) ile birlikte yeni bir küme olan “cüce gezegenler” sınıfına dahil edilmiştir. Kuiper kuşağında binlerce cüce gezegen olduğu tahmin edilmektedir.
Burada şunu hatırlatmakta da fayda var. Bu yeni keşfedilen gezegen veya gezegenciklerde günümüzde mitolojiden esinlenerek adlandırılmaktadırlar.
Daha bitmedi safsatamızın kandırmacaları.
Gökküresinde gök ekvatoru ile tutulum düzleminin kesiştiği iki noktadan her birine ekinoks –gün dönümü - denir. Yerin dönme ekseni tutulum düzlemi ile 23,5 derecelik bir eğim yaptığından, Güneşin yıllık hareketi sırasında, yılda iki kez gök ekvatoru ile tutulum düzlemi kesişir.
2000 yıl önce burçlar ortaya atıldığında bu kesim noktası Koç takımyıldızında idi.
Fakat Ay ve güneşin çekim etkileri ile Dünya güneşin etrafında düz bir şekilde hareket edemez. Tabiri caizse salınarak hareket eder. Ya da yalpalayarak. Bu hareket sonucu gündönümü kesişim noktaları kaymaktadır. Ve bu kesişim noktaları tutulum düzleminde 26 000 (yirmialtı bin) yılda bir tur tamamlar. Ve ya şöyle söylersek bu kesişim noktası 24 000 yıl sonra yeniden Koç Takım yıldızında olacaktır.
Hala yıldızların ve yakın gök cisimlerinin sizi etkilediğini düşünüyor musunuz?
O zaman size Astronomi Biliminin ışığında günümüzde Güneş’in hangi tarihlerde hangi burçta bulunduğunu belirten çizelgeyi vereyim de günümüzde hangi burçta olduğunuzu bulun.
Aşk, para, sağlık durumunuzu Plüton’unda etkisini düşünerek yorumlarda bulunursunuz artık. Tabi diğer Haumea, Maemake, Eris ve Ceres gibi cüce gezegenlerimizin hakkını yemeyelim lütfen.
Sanırım en talihsizlerimiz de 30 Kasım – 17 Aralık tarihlerinde doğanlarımız. Çünkü onların bir burcu bile yok Astrolojide.
Bana göre ise en şanslılar çünkü bu gelecek safsatası ile uğraşmaları gerekmiyor.
Merak ediyorum yazılarıma konu olan Vakıf üniversitesinde açılan sertifikalı Astroloji programında bunlar anlatılacak mı acaba.
Cumhuriyetimizin 91. Kuruluş yıldönümünde bu tür bir yazı yazmak ne acı.
Böyle giderse Cumhuriyetimizin 100. Yılında bu tür yazılar yazmak bile hayal gibi görünüyor.
Ruh Sağlığı Yasası – Çok geç olmadan Kampanyası için Link :
https://www.change.org/p/ruh-sa%C4%9Fl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-yasas%C4%B1-%C3%A7ok-ge%C3%A7-olmadan
25 Ekim 2014 Cumartesi
SEN NE İMİŞSİN BE KLAUDYOS
Ansiklopedik bilgilere baktığınızda bu Klaudyos, MS 2.yüzyılın ilk yarısında yaşamış ünlü bir bilim adamıdır.
Tam adı Klaudyos Batlamyus. Hayatı hakkında hemen hemen hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Müslüman astronomlara göre 78 yıl yaşadığı söylenir. Yunan asıllı bir mısırlı, veya Mısır asıllı bir Yunanlı olduğu iddia edilmektedir. Hatta batı onu Klaudyos Ptolemaios olarak tanır.
İki eser vermiştir. Büyük Bileşim Yunan ve Babil uygarlıklarının gökbilim bilgilerinin bir derlemesidir. Ve yazımıza konu olanda bu eserdir.
Batlamyus’un bilime katkısı yoktur? diyemem ama olumsuz iki katkısı günümüze kadar sürmüştür.
Bunlardan ilki, kendinden üç yüzyıl önce yaşayan Hiparkus’a dayalı derlemesinde Dünya Merkezli bir Güneş sistemi modeli önermesidir.
Ve bu model Kopernik’e kadar Batı ve İslam dünyasında geçerli model olarak kabul edilmiştir.
Bu kabul edilmişlikte insanoğlunun aşağılık kompleksi ve kliseninde büyük rolü vardır. Tanrı tüm evreni insan için yaratmış ve insan evrenin tam merkezinde olmak zorundadır.
Bu görüş bilimin nerede ise bin yıl geri kalmasına neden olmuştur.
Hatta Kopernik Güneş Merkezli sistemi ortaya attığında ilk tepki Protestanlardan gelmiş olup bu konuda Luther
"Bu budala astronomi bilimini alt üst etme sevdasındadır. Oysa Kutsal Kitap, Arzın değil, güneşin döndüğünü söyler. Bu yeni yetmeye halk kulak verecek. Olacak iş mi?"
Diyerek tepkisini ortaya koyar.
Ve bu tepki sonucu Kopernik’in 1543 yılında basılan, Gök Kürelerinin Hareketi adlı ünlü kitabı ve Kopernik sistemini konu alan kitaplar, 1882 yılına kadar kilisenin yasakladığı kitaplar listesinde yer aldı.
Batlamyus’un bilime verdiği ve hala günümüze kadar gelen en büyük ikinci zararı, daha önce Babil ve Yunan mitolojilerinden yararlanarak Astrolojiyi sistematize etmesidir.
Daha da ileri giderek gök cisimlerinin insan üzerine etkileri olduğunu ilk ortaya atan kişidir. Uğurlu ve uğursuz günlerin belirlenmesi gibi falcılığı kapsayan bu bilgiler Ortaçağ ve Yeniçağ astrolojisi bu kitabın sunmuş olduğu birikime dayanmaktadır.
Astroloji bir bilim değildir, ama astronomi ile birlikte doğmuş ve yaklaşık olarak 18. yüzyıla kadar bu bilimin gelişimini, kısmen olumlu büyük ölçüde de olumsuz yönde etkilemiştir.
Gök olaylarına bakarak kehanetlerde bulunmak, özellikle de felaketleri kestirmek, tarihte pek çok toplumda gözlenmiştir.
Günümüzde batıda varolan astroloji sisteminin kökeni Eski Yunan'dan gelmektedir. Büyük İskender dönemine kadar, Eski Yunan'daki gökyüzü incelemeleri yeryüzünde olan olayların açıklamasını ve kehanetleri içermezdi. Gelecekle ilgili tahminler, gökyüzü cisimlerinin hava durumunu etkiliyor olduğu görüşünden ibaretti. Bu dönemden sonra Mezapotamya uygarlıklarının etkisi ile Eski Yunan'da astronominin yanı sıra astroloji de boy göstermeye başladı.
Astrolojinin yazılı tarihte ilk ortaya çıkışı ise MÖ 2500 yılında, gezegenlerin insanın kaderini etkileyen güçlü tanrılar olduğuna inanılan Mezopotamya'da olmuştur. Bu ilk astrologlar gökyüzünü dikkatle izlemeye ve onun geceleri parıltılı, muhteşem sessizliğinde gördüklerinin düzenli kayıtlarını tutmaya başladılar. Astroloji danışmanları Kraliyet ailesine devlet yönetimi konusunda akıl verirlerdi ve Mezopotamya tarihinin erken dönemlerinde astroloji "kraliyet sanatı" olarak düşünülürdü.
Mezopotamya gökbilimcileri göklerin işleyişini açıklamak için yeni geometri bilimini kullanmaya başladıkları sıralarda, eski Yunanlılar, zaten tanrılarının geniş panteonuyla övünmekteydiler. Yunanlılar, Mezopotamya'nın astrolojik kehanet biçimini kendi mitolojileri ve yeni geometri bilimiyle birleştirip zodyaka dayananan kişisel bir astroloji geliştirdiler. Yunanca "zodiakos kyklos" ya da "hayvanlar dairesi" anlamına gelen bu kuşak, güneşin bir yıl boyunca gökyüzünde izlediği eliptik yörüngesinin her iki yanında dokuz derece uzanır. Zodyak -Koç, Boğa, Yengeç- gibi her biri bir hayvan tarafından simgelenen ve yılın belirleyen on iki parçaya bölündü. Böylece Yunanlılar astrolojiyi göklerinin yaşamlarındaki etkilerini merak eden bireylere danışmanlıkta kullanarak yıldız falını ortaya çıkardılar.
Astroloji Roma kültürüne girdi ve oradan da Roma İmparatorluğu ile birlikte Avrupa'ya yayıldı. Hıristiyanlığın doğuşu ile bir süre karanlıkta kaldı: Ne de olsa, astroloji insanların kaderinin, yıldızların yaratıcısından çok, yıldızlar tarafından öneriyor gibiydi. Oysa ortaya çıkan Hıristiyanlık öğretisine göre bu yaratıcı, insanlara özgür irade bahşetmişti. Ancak, astroloji bir yolunu bulup genel olarak Hıristiyan öğretisinin içine sızdı ve gelişmeye devam etti. Noel için astrolojik tarihin seçimine dikkat edin.
Nihayet, modern bilimin buluşları, astrolojinin mutlak bilimsel doğruluğuna olan inancı sarsmaya başladı. Zamanımızda astroloji yine de, bilim teorisine alternatif ve insan ruhunun zenginliklerinin dile getirilmesinin bir biçimi olarak her zamanki kadar popüler.
Hatta Psikiyatride’de yerini almış, Carl Jung astrolojinin "bütün antik bilgeliği içerdiğini" söyleyerek psikoanalizde rüyaların açıklanmasında bunu önermiştir.
Astroloji, kendilerini daha iyi anlamak isteyen çağdaş kadınlara ve erkeklere, ruhlarının evrenin sayısız mucizleri ile olan gizemli ilişkisini açıklamayı vaad eder.
Batlamyus’un Dünya merkezli sistemi ve astrolojiyi sistematize etmesi bilim tarihinin belki de en kara dönüm noktalarıdır.
RUH SAĞLIĞI YASASI-ÇOK GEÇ OLMADAN
https://www.change.org/p/ruh-sa%C4%9Fl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-yasas%C4%B1-%C3%A7ok-ge%C3%A7-olmadan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

