7 Eylül 2014 Pazar
KIZ BABASI OLMAK
“KIZLAR, babalarının yaptığı ve söylediği şeyleri asla unutmazlar. Kızlar aslında en çok babalarına kırılır, en çok babalarıyla mutlu olurlar.” Anonim
Bu gün yazı günüm, ve siz bu satırları okurken kızım benden isteniyor olacak.
Kişisel olayları köşeme taşımaktan hoşlanmasam da, bu düşünceleri ve bu yazıyı tüm kız babalarına ithaf ediyorum.
Dolayısı ile damatlara ince ayarda çekmek gerekiyor sanırım.
Bu yüzden aşkı en güzel anlatan ve bunu kendi dilinde Türkçe olarak anlatan Nazım’ın dediği gibi,
“Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için”
çıkılmalı bu yola.
Ve bu ince ayarı Karl Marx’ın damadına yazdığı mektupla süslemek istiyorum.
Karl Marx’da olsa , Kız Babası!
“Azizim Lafargue,
Aşağıdaki tespitlerimi iletmeme izin vereceğinizi umuyorum.
1. Eğer kızımla ilişkilerinizi sürdürmek istiyorsanız, ona ‘kur yapma’ tarzınızdan vazgeçmeniz gerek. Gayet iyi biliyorsunuz ki henüz verilmiş bir evlenme sözü yok ve hiçbir şey belli değil. Laura usulüne uygun şekilde nişanlınız olsaydı da, bu işin uzun vadeli olduğunu unutmamanız gerekirdi. Fazla samimiyetin yol açacağı davranışlar da burada uygunsuz kaçıyor. Çünkü bu durumda iki sevgilinin birbirlerine güçlü arzular duydukları halde aynı yerde oldukça uzun süre birbirlerine yaklaşmadan yaşamaları gerekiyor.
2. Yalnızca bir haftalık bir jeolojik dönem içinde bile tavırlarınızdaki değişikliği dehşet içinde izledim. Fikrimce gerçek aşk, ihtiyat, tevazu ve hatta aşığın maşuğa karşı çekingenliği içinde ifade edilir. Asla ihtiras içinde kendini kapıp koyuvermekle ve zamansız samimiyet gösterileriyle değil. Siz bu karmakarışık mizacınızı sergilediğinizde, kızımla davranışlarınız arasına aklımı koymak da bana düşüyor. Eğer ona olan sevginizi Londra boylamıyla uyarlı bir biçimde göstermekten acizseniz, tavsiyem onu uzaktan sevmenizdir. Bunun üzerinde daha fazla durmayacağım.
3. Laura’yla olan ilişkilerinizi belirginleştirmeden önce ekonomik durumunuza ilişkin ciddi bilgiye ihtiyacım var. Kızım işleriniz hakkında bilgi sahibi olduğumu zannediyor. Oysa yanılıyor. Bu sorunu şimdiye kadar ortaya atmadım çünkü kanımca bu girişimin sizden gelmesi gerekirdi. Biliyorsunuz ki elimde avucumda ne varsa hepsini devrimci mücadeleye harcadım. Buna pişman değilim. Tersine, eğer hayata yeniden başlayacak olsaydım yine aynı şekilde hareket ederdim. Yalnız, evlenmezdim. Gücüm yettiğince kızımı, annesine hayatı zehir eden zorluklardan kurtarmak istiyorum. Benim dolaysız etkim olmasa (bu benim açımdan zayıflıktır) ve sizle dostluğum kızımın seçimlerini etkilemese, bu iş hiçbir zaman bugünkü halini almazdı. O nedenle ağır bir kişisel sorumluluk taşıyorum. Şu anki durumunuza gelince, bunun peşine düşmemiş olsam da, elime geçen bilgiler pek tatmin edici değil. Fakat bunu bir kenara bırakıyorum. Genel durumunuza gelince, henüz öğrenci olduğunuzu, Fransa’daki kariyerinizin Liege olayı nedeniyle yarı yarıya çökmüş olduğunu, İngiltere’ye intibak edebilmeniz için en gerekli araç olan dilin sizde çok eksik bir unsur olduğunu ve en iyi halde bile başarı ihtimallerinizin (?) ne kadar şüpheli olduğunu biliyorum.
Gözlemlerimden çıkardığım sonuca göre, işlere heyecanla başlamanıza ve iyi niyetinize rağmen, çalışkan bir mizaca sahip değilsiniz (Not: Lafargue daha sonra Tembellik Hakkı’nı yazdı). Bu şartlar dahilinde kızımla birlikte hayat gemisine binebilmeniz için size dışarıdan destek gerekecek.
Ailenize gelince, hiçbir şey bilmiyorum. Bir miktar zenginliğe sahip olduklarını farz etsek bile, bu onların sizin için fedakarlığa katlanmaya pek hevesli olduklarını kanıtlamaz. Dahası onların sizin bu evlilik projenizi nasıl karşıladıklarını bile bilmiyorum.
Tekrar ediyorum, bütün bu noktalar hakkında bana olumlu açıklamalar gerekiyor. Zaten hayata gerçekçi şekilde bakan siz de kızımın geleceğine idealist bir bakış açısıyla bakmamı beklemezsiniz. Şiiri ortadan kaldırmayı düşünecek derecede müspet bir insan olan sizin, kızımın zararına olacak şekilde şairane davranışlarda bulunmamanız gerekir.
4. Bu mektuptan doğabilecek bütün yanlış anlamaları önlemek için size şunu bildiririm ki, hemen şimdi evliliği akdetme iktidarına sahip olsaydınız bile bu yine de olmazdı. Kızım reddederdi. Ben de şahsen bu işe itiraz ederdim. Evlenmeyi düşünmeden önce olgun bir adam olmanız ve hem sizin hem de kızım için uzun bir tecrübe dönemi gerekiyor.
5. Bu mektup ikimizin arasında sır olarak kalırsa çok memnun olurum.
Cevabınızı bekliyorum.
En iyi dileklerimle,
Karl Marx
(Fransa’daki Paul Lafargue’a mektup, Londra, 13 Ağustos 1866)”
3 Eylül 2014 Çarşamba
SİNEMADA AKIL SAĞLIĞI (Devam)
Bu gün iki film önerisi ile devam ediyorum..
Saklambaç (Hide And Seek)
Yönetmenliğini John Polson’un yaptığı film 2005 yılında çekilmiştir. Başrollerinde Robert De Niro ve Dakota Fanning yer alır.
Çoklu kişilik bozukluğu konulu filmlerden belki de en iyisi bence.
Filmde küçük bir kız annesi öldükten sonra ciddi bir travma geçirir ve en az kızı kadar problemli babası David, kızını bu olayın etkisinden kurtarmak için küçük bir kasabaya yerleşir.
Yeni evlerine geldikten sonra küçük kız Charlie adında hayali bir arkadaş edinir. Kızının yalnızlıktan dolayı böyle bir arkadaşı olduğunu düşünen baba, gün geçtikçe ortaya çıkan küçük sorunlardan dolayı kızını sorumlu tutmaktadır. Emily ise suçlunun Charlie olduğunu söyler. David, hayali olup olmadığından emin olmadığı Charlie’nin kim olduğunu araştırmaya başlar.
Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu “DKB”
Filmde De Niro'nun yaşadığı psikolojik durumu incelediğimizde karşımıza çıkan psikolojik travmanın adı bu. Yani bir kişide ayrı kişiliklerin bulunması durumu. Yani içinizde, başka sizlerin olduğunu düşünün, fakat o sizlerden biri diğerinden tamamen farklı ve diğerinden habersiz. Çok muhafazakâr bir kişi olan siz yani orijinal kişiliğiniz' in yanında suça eğilimli ve günahkâr bir kişilik var olabilir. Bunun yanında on yaşında oyuncu ve şakacı bir çocuk kişilik de var olabilir. Bu kişilikler genelde orijinal kişiliğin ifade edemeyeceği duyguları ortaya koyarlar. Yani bir travma sonrasında oluşan bir durumdur.
Etiyoloji (Nedeni inceleyen bilim dalı) de yine cinsel istismar
Cinsel istismar yine sahnede, istatistiklerin en çok ortaya koyduğu ensest ilişkiler sonucu ortaya çıkan bu tablo genelde kadınlarda daha sık görülür. Baba, amca, dayı, komşu gibi yakınlardan gelen taciz sonucunda oluşur. Bunlar genelde gizli kalır ve kişilik bu durumla baş edemediği durumlarda, farklı emosyonları farklı kişilikler oluşturarark ortaya koyar.
Dissosiyatif Füg
Burada kişi beklenmedik uzun yolculuklara çıkabilir, fakat bu seyahatler başıboş dolaşmalar şeklindedir. Kişi kim olduğunu unutur ve yeni bir kimlik edinir. Davranışlarında ya da görüntüsünde herhangi bir gariplik yoktur yani her zamanki tanıdığımız kimyager Mehmet, avukat Mustafa olmuştur. Bu durum daha önceden de bahsettiğim Borderline “Sınırda Kişilik Bozukluğu” yanında bazı kişilik bozukluklarında ve yoğun alkol kullanımında görülebilir. Filmlerde, en çok esinlenen psikolojik durumlardan birinden bahsettik. Literatürde var olan diğer psikolojik bozukluklarla ilgili konuların işlenmesinin faydası büyük. Ayrıca, bilgi yaymada en etkili yollardan birinin de film-dizi gibi görsellerden faydalanmak olduğunu düşünüyorum. Yapımcılara duyurulur!
Zindan Adası (Shutter Island)
Shutter Island 2009 yapımı Martin Scorsese filmi. Yazarı Dennis Lehane olan aynı isimli romandan sinemaya uyarlanmıştır. Leonardo DiCaprio , Mark Ruffalo, Ben Kingsley,
Michelle Williams belli başlı oyuncuları filmin.
Boston açıklarında, içinde azılı akıl hastalarının bulunduğu ve dış dünyayla iletişimi tek bir noktadan sağlanan bir adada hastalardan birinin hücresinden kaçmasıyla başlar. Bu olayı araştırmakla görevli iki polis şefinin adaya gelmesinden sonra fırtına nedeniyle adanın ana karayla iletişimi kesilir ve herkes adada mahsur kalır. Bu basit girişten sonra fark edilebileceği gibi; filmin, temelinde yatan aldatmacaya rağmen, aslında basit bir hikâyesi vardır. Dört tarafı kayalıklarla çevrili bir adadan kaçan bir akıl hastası ve olayı inceleyen iki polis şefi… Bu basit hikâyeyi karmaşıklaştıran unsursa, insanın doğasında ve yaşadığı olayları algılayış tarzında gizlidir. Olayı incelemek için adaya gelen polis şefi Teddy Daniels’ın 2. Dünya Savaşı’nda Nazi toplama kamplarından birinde gördüğü manzaraları hatırlamasıyla başlayan insan doğasının karanlık yönüne yapılan vurgular ve sonrasında insan algısının göreceliğini ifade eden özne/nesne ilişkisindeki değişim, filmin yüzeydeki görece basit hikâyesini de tersyüz etmeyi başarır. Bu sayede, film içindeki hikâyede gerçekleşen özne/nesne ilişkisine benzer bir şaşırtmacayı eser de seyircisine/okuyucusuna yaşatır. Algılarıyla oynanan sadece polis şefi Teddy değildir; oyuna bizler de dahil oluruz. Teddy’nin bakış açısıyla birlikte bizler de yaşananları ilk elden deneyimleyerek, gerçekliğe yönelik algımızı sınamak durumunda kalırız.
Psikoterapi ve insanın kötücül doğası
Filmde Martin Scorsese’nin öne çıkardığı bir nokta da psikoterapi sürecinde izlenen metotlardaki farklılıklardır. Teddy’nin araştırdığı akıl hastanesinde bir grup doktor ilaçla ve eğitimle (psikodrama) akıl hastalarını tedavi etmek isterken, diğer grup lobotomi ve elektro şok gibi “barbarca” yöntemler uygulamak ister. Soğuk Savaş’a benzer şekilde psikoterapi alanında da iki karşıt görüşün savaşı sürerken; Teddy’nin geçmişinde yaşadıkları üzerinden insanın şiddete yatkınlığı da sorgulanan bir suale dönüşür. Gerçeğin düşle karıştığı ve paranoyanın ayyuka çıktığı bu anda, Scorsese bir de insan doğasının kötücüllüğüyle bizi baş başa bırakır.
Geçmişinde önemli travmalar yaşamış Teddy karakteri kendi geçmişiyle yüzleşirken, işte bu noktada onun anıları aracılığıyla bizler de insanoğlunun kolektif bilincinde kısa bir gezintiye çıkarız. Teddy’nin verdiği kararlar ve geçmişinde yaşadığı olaylar iyi/kötü ayrımının da yapılmasını zorlaştırır ve insanın akli yanı kesintiye uğrar. Bu aşama, filmin bütün olay örgüsünden ve içindeki sürprizlerden daha büyük bir etki bırakır. Başkarakterle birlikte bizler de bir adada kapana kısılmış bir vaziyette bu sorularla baş başa kalırız. Gerilimin ve tedirginliğin esas kaynağı fiziksel sıkışmışlık hissinin ötesine geçer. Hitchcock karakterlerinde olduğu gibi Scorsese’nin karakterleri de iyinin ve kötünün ayrılamayacağı düzeyde birbirine karışırlar. İyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın, aydınlığın ve karanlığın, düzenin ve kaosun, rahatlamanın ve sıkışmanın ortasında kalırlar.
Bu ortada kalma durumu, gerçekliğin göreceliğiyle de koşutluk oluşturarak; seyircinin yaşananlarda kendisine bir taraf belirleyememesine neden olur. Bakışı, başkarakterin bakışıyla sınırlanan seyirci, başkarakterin kendi geçmişinden dolayı yaşadıklarına karşı verdiği tepkileri sadece izlemekle yetinir. Son kertede bile bir şüphe hissi taşır. Akıl hastanesine girişte, Teddy’e bakıcılardan biri “delilik bulaşıcıdır” dediğinde, bu söz seyirci için bir anlam ifade etmez. Ama final itibariyle seyirci de o “delilikten” nasibini almıştır. Finalde doktorun mu yoksa Teddy’nin mi doğruyu söylediğinden emin olamayan seyirci, oyuna dahil olmuş ve iktidarını kaybetmiştir.Zindan Adası ustalıkla kurulan atmosferi ve sinemasal yetkinliğinin dışında, paranoya duygusunu seyirciye yaşatarak; seyirciyi de film bitmesine rağmen şüphe içinde ve iktidarından yoksun bir şekilde bırakmayı başarır. Deliliğin bulaşıcı olduğu bir yerde aslında hiç kimsenin hiç kimseyi tanıyamayacağı gerçeğiyle de yüzleşiriz.
30 Ağustos 2014 Cumartesi
SİNEMADA AKIL SAĞLIĞI
Geçtiğimiz günlerde ünlü aktör Robert Williams 63 yaşında kendini asarak hayatına son veriyor.
Bir insanın yaşamını kendisinin sonlandırmaya karar vermesi, o en büyük günahı işlemesi nasıl bir ruh hali olabilir.
Bu tercihin beynimizin bir oyunu olduğunu Williams’ın olayında da görüyoruz.
Eşi, Parkinson hastalığının (beynin alt kısımlarındaki gri cevher çekirdeklerinin bozukluğuna bağlı bir sinir sistemi hastalığı) ön safhasında olduğunu, intihar etmeden önce endişe ve depresyondan muzdarip olduğunu dile getiriyor.
İntihar olaylarının akıl sağlığımız ile olan bağlantısı bilinen bilimsel bir gerçek.
Ne yazık ki bunu yazarak anlatmak, farkındalık yaratmak hele hele bizim gibi okumayan toplumlarda çok zor.
O yüzden 7. sanata başvurmak en doğru tercih sanırım.
Bizim sinemamızda, sanatımızda, edebiyatımızda akıl ve ruh sağlığı ile ilgili konuları yazmak, çekmek hala tabu da olsa, dünya sinema tarihinden konu ile ilgili filmleri tavsiye etmek istiyorum.
Akıl Oyunları (A Beautiful Mind)
Film, aynı adlı kitaptan senaryolaştırılmıştır. Esasen, John Nash adında bir şizofren matematikçinin hayat hikâyesidir. Nash, öğrenciliği sırasında oyun kuramı üzerine büyük başarılar elde etmiş parlak bir matematikçidir.
Nash,(Russell Crowe) öğrencilik yıllarından itibaren hayaller görmeye başlar. Mezuniyetinden sonra, zamanla paranoid şizofreni olur; fakat hasta olduğunun farkına varamaz. Bir konferans sırasında aniden bir psikiyatristin karşısına çıkması ile olaylar zinciri değişir. Hastaneye yatar ve bu nedenle akademik çalışmalarından uzaklaşır.
Hastalığı kendi çocuğuna zarar vermesine neden olacak noktaya gelince eşi yeniden hastaneye gitmesi gerektiğini düşünür. Uzun süre hasta olduğunu kabul edemese de sürekli gördüğü kız çocuğunun hiç büyümediğini fark eder. Bu durum onun hastalığını kabul etmesini sağlar. Nash, yaşadığı hayali gerçekleri görmezden gelerek onlarla yaşamaya çalışacaktır. Gördüğü tedaviler etkili olmasa da eşi ve eski iş arkadaşlarının desteğiyle her şeye yeniden başlar. Kendi akıl hastalığını yine kendi aklı ile dizginleyerek akademik çalışmalarına yeniden hız verir. Tekrar üniversitede ders vermeye başlar. Sonunda gösterdiği sıradışı mücadeleyle şizofreni ile birlikte yaşamına devam eder. Ve tarih bu müthiş dehaya, akıl hastalığını yine aklıyla yenerek hayatının geri kalanını bilime adamasından ve hastalığının başlamasından evvel yaptığı buluşlardan dolayı Nobel Ekonomi Ödülünü armağan eder.
Sylvia Nasar'ın Akıl Oyunları kitabından Akiva Goldsman’ın senaryosu ile yönetmen Ron Howard tarafından 2001’de beyazperdeye aktarılıyor. Russell Crowe,Ed Harris,Jennifer Connelly,Paul Bettany,
Christopher Plummer, Josh Lucas, Judd Hirsch başlıca oyuncuları.
2002’de altı dalda Oscar Ödülüne aday olmuş 4 dalda Oscar almıştır.
Yağmur adam (Rain Man)
Los Angeles'da yaşayan ve bir ithal araba satıcısı olan Charlie (Tom Cruise), başkalarının düşüncelerine saygı duymayan bencil, üçkağıtçı ve fırlama bir şehir çocuğudur. Senelerdir görmediği ve uzak kaldığı babasının öldüğünü ve 3 milyon dolar miras bıraktığı haberini alır. Babasının cenazesine gittiğinde, kendisine sadece 1949 model bir Buick Roadmaster marka araba bıraktığını ve tüm mirasını daha önce varlığından bile haberdar olmadığı ağabeyi Raymond'a (Dustin Hoffmann) bıraktığını öğrenir. Raymond özürlülerle ilgilenen bir klinikte bakıma muhtaç, Otistik bir dahidir. Charlie mirasın en azından bir kısmından vazgeçmek niyetinde değildir. Bunun için Raymond'u kaldığı klinikten kaçırıp ülke çapında bir seyahate çıkarır. Yol boyunca abisinin yaşamı zorlaştıran alışkanlıklarıyla, takıntılarıyla çileden çıksa da otistik abisinin matematik ve hafızalama konusundaki insanüstü yeteneği karşısında hayretler içerisine düşer. En sonunda Las Vegas'taki kumarhanelerde abisinin bu az bulunan kabiliyetinden yararlanarak hile yapmaya ve büyük paralar kazanmaya çalışır. Yol boyunca Charlie, sadece Raymond'u değil, geçmişinin bir parçasını ve belki de kendini keşfetme fırsatı da bulacaktır.
En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Orijinal Senaryo dallarında Oscar Ödülükazanan Yağmur Adam ın yönetmenliğini Barry Levinson yapıyor. Başrollerde Tom Cruise ve Dustin Hoffman yer alıyor.(1988)
Teklikeli İlişki (A Dangerous Method)
Aşağılanmak, kimileri için zevktir Aşağılanmaktan zevk alıp cinsel tatmin yaşayanların, kendi dünyalarında hangi duygu fırtınalarıyla boğuşmak zorunda olduklarını düşündünüz mü hiç? Ya da delilikle bastırılmış arzuların ilişkisini? Öyleyse, sıra dışı insanların düşünülse bile gözlemlenmeden anlaşılamayacak bu çelişkiler dünyasına cesur bir yaklaşım olan Tehlikeli İlişki filmindeki‘iç ses’e kulak vermekte fayda var!
Zürih’teki bir akıl sağlığı kliniğinde başlayan öyküde 1904 yılından İkinci Dünya Savaşı sonrasına uzanan bir süreç işlenmekte. Küçük yaştan itibaren babasından dayak yiyen ve dayak sonrası el öpmek zorunda olan bir kadının histeri kriz durumunun gözlendiği sahnelerin devamında gelişen psikolojik analizler ve sapkın bir ilişki…
John Kerr’in1994 tarihli eseri ‘A Most Dangerous Method’dan uyarlanan TEHLİKELİ İLİŞKİ, yönetmeni David Cronenberg. film insan bedeni ve ruhuyla bilimi birleştiren bir yapım. Yönetmenin diğer filmlerindeki gibi ortaya çıkardığı yeni yaklaşımını sükunetle birleştirip seyirciye durağan ama bir o kadar da derin analizlerle dolu bir öykü sunmakta.
Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung'un psikanaliz konusundaki fikirlerini karşılaştıran ve uzun konuşmalarla seyirciye yansıtan TEHLİKELİ İLİŞKİ, deneysel tedavinin ve Freud’un sorgulandığı bir süreç. Her bozukluğun altında cinselliğin yattığı tezini savunan çok çocuklu Freud’un yer yer ahlak timsali gibi resmedilmesi abartısıyla göze batan yapımda, Gustav Jung da mazbut yaşamını önüne çıkan ilk fırsatta yıkan ve hastasıyla aynı çizgiye gelen bir kişilik olarak yansıtılmakta. Sabina Spielrein ise kendisini tedavi eden Gustav Jung sayesinde, aşağılanmayla ulaştığı cinsel doyumun suç olmadığını kabullenip ruhunu ve isteklerini özgürleştiren bir kadın. Daha sonra kendisi de çocukların ruhsal durumlarını tedavi eden bir psikanaliste dönüşen Sabina Spielrein’i canlandıran Keira Knightley'in oyunculuğu gerçekten takdire değer. Yer yer yüz ifadelerinde aşırıya kaçsa bile rolünün hakkını fazlasıyla vermekte.
Sapkınlığın iç sesini ‘melek’ olarak gösterip Almanca konuşturarak göndermede bulunan ve araya Nazilerin soykırımını sıkıştıran öykü, senaryoda ‘psikolojiksorunlar’ve ‘tedavi’iç içe geçmiş durumda. Bu anlamda, normalle anormal kavramlarını yoruma açık bırakan bir film, TEHLİKELİ İLİŞKİ!
Viggo Mortensen Freud'u, Michael Fassbender Jung'u, Keira Knightley ise Sabina Spielrein'i canlandırıyor. (2011)
27 Ağustos 2014 Çarşamba
ÇILDIRDIĞIMIZIN RESMİ ONAYI
CHP Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın 31/07/2013 tarih 7/28644 esas nolu “2007-2012 yılları arasında stres, depresyon, ruh ve sinir hastalıkları yaşayan vatandaşlara ve aile içi şiddete ilişkin” soru önergesine Sağlık Bakanı’nın süresi geçtikten sonra verdiği yanıt, 5 yıldaki intihar, antidepresan ilaç kullanımı ve tedavi görenlerin sayısında artış olduğunu ortaya koydu.
2012’de 25 milyon 958 bin 726 kutu antidepresan kutu ilaç tüketildi
Ruh ve sinir rahatsızlıkları nedeniyle 2013’te 9 milyon 258 bin 37 kişinin sağlık kuruluşlarına başvurdu, 2012’de intihar sayısının 3 bin 225 olduğu ve 25 milyon 958 bin 726 kutu antidepresan kutu ilaç tüketildiğini bildirdi.
Yaklaşık on milyon kişi sağlık kuruluşuna başvurdu
Soru önergesini yanıtlayan Sağlık Bakanı, ruh ve sinir rahatsızlıklarına ait sağlık kuruluşlarına başvuran hasta sayısına ilişkin bilgi verdi. Buna göre 2009’da ayaktan 3 milyon 128 bin 29 kişi, 2013’te 9 milyon 258 bin 37 kişi sağlık kuruluşlarına başvurdu.
Artışın nedenini “uzmana ulaşımın kolaylaşmış olmasına” na bağladı
Sağlık Bakanı, yıllar içinde görülen başvuru sayısının artışında birçok etkenin rol aldığını belirterek, “Sağlıkta dönüşüm programı çerçevesinde sağlık hizmetlerine ulaşılabilirliğin artmış olması, psikolojik rahatsızlıklar konusunda halkın farkındalık artışının sağlanması ile tedaviye başvuru sayısının artması, her ilde ve çoğu ilçede psikiyatri uzmanı bulunması sayesinde uzmana ulaşımın kolaylaşmış olması bu sebepler arasında bulunmaktadır” dedi.
Kadınlar daha çok gitti
Sağlık Bakanı, Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğünden alınan bilgiye göre 2009-2012 yıllarında ruh ve sinir rahatsızlıklarına ait sağlık kuruluşlarına başvurulara ilişkin de bilgi verdi. Buna göre; 2013’te kadınlar sağlık kuruluşlarına daha çok gitti. 2013’te ayaktan hasta sayısı 3 milyon 222 bin 456 erkek, 6 milyon 35 bin 581 kadın olmak üzere toplam 9 milyon 258 bin 37 kişi oldu.
10-14 yaş arasında yaklaşık 250 bin kişi sağlık kuruluşuna başvurdu
10-14 yaş arasında ruh ve sinir rahatsızlıklarına ait sağlık kuruluşlarına başvuruların sayısı 249 bin 176, 15-19 yaş arasında 556 bin 999 oldu.
Ruh ve sinir rahatsızlıklarına ait sağlık kuruluşlarına başvurulanların yaş dağılımında en yüksek rakam 50-54 yaş arasında oldu. 50-54 yaş grubunda 815 bin 706 kişi sağlık kuruluşuna başvurdu. 30-34 yaş arasında ise 764 bin 887 kişi sağlık kuruluşuna gitti.
42 bin kişi intihara teşebbüs etti
Sağlık Bakanı yıllara göre intihar ve teşebbüs sayılarına ilişkin de bilgi verdi. Sağlık Bakanı’nın verdiği bilgiye göre 2007’de 32 bin 224 kişi intihara teşebbüs etti, intihar sayısı ise 2 bin 793 oldu. 2010’da intihara teşebbüs sayısı 50 bin 68, intihar sayısı ise 2 bin 933, 2011’de intihara teşebbüs sayısı 48 bin 869, intihar sayısı 2 bin 677, 2012’de intihara teşebbüs sayısı 42 bin 754, intihar sayısı 3 bin 225 oldu.
Yaklaşık 26 milyon kutu antidepresan ilaç tüketildi
Sağlık Bakanı, antidepresan tüketimi hakkında da bilgi verdi. SGK’dan alınan verilere göre 2007 yılında 12 milyon 878 bin 313 kutu, 2012’de 25 milyon 958 bin 726 kutu antidepresan tüketimi yapıldı.
Rakamlara bakıldığında yıllara göre antidepresan tüketiminin belirli oranlarda arttığının görülmekte olduğunu belirten Sağlık Bakanı, “Antidepresan kullanımının Avrupa’da 1995-2009 arasında her yıl ortalama yüzde 20 oranında arttığı görülmüştür. Ülkemizdeki söz konusu artışın da birden fazla sebebi bulunmaktadır. Bunlar; depresyon tedavisinin uzun süreli ilaç kullanımı gerektirmesi, antidepresanların depresyon dışında da bazı psikiyatrik rahatsızlıkların tedavisinde kullanılması, depresyonun sık görülen bir rahatsızlık olması nedeniyle birinci basamakta tedavisinin sağlanması konusunda yapılan çalışmalar, bu grup ilaçların diğer branş hekimlerince de reçete ediliyor olması, sağlıkta dönüşüm programı çerçevesinde sağlık hizmetlerine ulaşılabilirliğin artmış olması, her ilde ve çoğu ilçede psikiyatri uzmanı bulunması olarak sıralanabilir” dedi.
“Ruh ve sinir rahatsızlığı için hastanelere başvuran her üç kişiden biri gençtir”
Soru önergesine verilen yanıtı değerlendiren Nazlıaka, “Ruh ve sinir rahatsızlığı için hastanelere başvuran her üç kişiden biri gençtir. Bu gelecek yıllar için kaygı verici bir durumdur. Ruh ve sinir rahatsızlıklarının artması nedeniyle antidepresan kullanımı çığ gibi büyümüştür. Ülkemizde antideprasan kullanımı her yıl yüzde 20 artmaktadır” dedi.
23 Ağustos 2014 Cumartesi
CB SÜRECİ, DEMOKRASİ, Bİ’AT ve CHP - 2
Bi’at aslında İslam’a özgü bir kavram olarak bilinir.
Ama sözlük anlamına baktığımızda alışveriş etmek, alış – verişte el ele tutuşmak olarak kullanılmıştır önceleri.
İslamiyet’in ilk yıllarında Muhammed’in elini tutarak ona inanıldığı ve bağlılık göstermek için yapılan hareketlere biat denilmiş.
Sonraları İslam ve Türk kökenli devletlerde halife ya da hükümdarın elini eteğini, tahtının kenarını öpmek suretiyle bağlılık bildirme biçimini almış.
Bu dönem ve sonrasında artık bir yerde kula kulluk dönemi başlamıştır.
Günümüzde de, gerek İslam kuralları ile yönetilen, gerekse de demokratik cumhuriyet olduğunu iddia eden Türkiye gibi ülkelerde devlet başkanlarına, parti liderlerine sorgusuz sualsiz bağlılık biçimine dönüşmüş.
Atatürk bu kula kulluk sistemini yurttaşa döndürmeye çalışsada kurduğu parti yöneticileri özellikle son dönemlerde bi’at kültürünü iyice yerleştirilmiştir.
Bu sınıfsız, sömürüsüz bir dünya isteyen, eşitlik ve kardeşliği şiar edinmiş, cins ayırımına, sınıf ayırımına, ulus ayırımına karşı çıkan sosyalist hareketlerde de aynen devam etmektedir aslında.
Ve ne ironiktir ki bi’at hem ilk anlamı hem ikincil anlamı ile sözde demokratik partilerde ve ne üzücü ki CHP’de had safhaya ulaşmıştır.
En güzel örneğini de CB seçiminde yaşadık. Parti başkanı bilemedin tepedeki 2-3 kişi aday belirliyor; vekillere, seni bir daha ki seçimde aday göstermem diyor ve imza alıyor. Tamamen bir alış veriş değil mi sizce de ? Ya da il, ilçe, belde örgütleri belirlenirken tamamen bir alış veriş değil mi ? Ben sana siyasal güç vereceğim sende bana bi’at edecek beni eleştirmeyecek sorgulamayacaksın.
Seçmende sanki bu parti kararı imiş gibi kraldan çok kralcı oluyor.
Çok kısa sürede kurultay kararı alınıyor. Muharrem İnce adaylığını açıklıyor. CB sürecinde imza verdi mi verdi. Ve hatipliğinden dolayı konuşmalarında parti kararı olduğu için verdim diyor. Peki parti kararı olmadığını bilmiyor mu? Seçildi diyelim kendi bi’at kültürünü sürdürmek istemeyecek mi ? İlk yazıda Kılıçdaroğlu’nun verdiği ama tutmadığı sözleri yazmıştım. Aday’a parti kararı diye imza veren bi’at eden Sn.İnce’ye neden güvenelim?
Kurultayda seçim aynı delegelerle yapılmayacak mı? Bu delege ağalığı sisteminin demokratik olmadığı bilinmiyor mu?
2015 Genel Seçimlerine bu çapsız, CHP geleneğinden habersiz, ülkenin sorunlarını değil, kendi ikballerini düşünen başkan ve yöneticilerle girildiği takdirde sonuç ne olur sizce.
Kurultayda adayların mutlaka ama mutlaka ilkeleri olan bi’at etmeyen parti kararı diye başkanın kararına imza vermeyen bir aday olmalı ya da dışarıdan bir aday olmalı.
Ve en önemlisi de seçim delegeler bazında değil de üyeler bazında olmalı ki demokratik bir seçim olsun.
PKK’NIN TERÖRİST LİSTESİNDEN ÇIKARILMA KAMPANYASI
Bu ara CHP bi’at edilecek ve onunda ABD’ye bi’at edeceği başkanını seçmeye çalışırken, üyeler, seçmenler birbirine düşman hale getirilmişken Ulusal basında yer almayan, alamayan bir gelişmeyi yazmak istiyorum.
CHP’nin bi’at ettiği Beyaz Saray’ın resmi internet sitesinde imzaya açılan Obama Yönetimine yazılan bir dilekçe bulunmaktadır.
“Bu dilekçemiz Obama Yönetimine
PKK’yı Uluslararası Terör Listesinden çıkarmanız hakkında.
Amerikan yasalarına göre PKK ( Kürdistan İşçi Partisi) 2004 Ocak ayında terörist örgüt olarak ilan edildi.
PKK bir Kürt politik ve askeri organizasyonudur ki 1984’ten 2013’e kadar Kürtler politik ve insan hakları için Türk Hükümetleri ile silahlı mücadele etti.
2014 Ağustos ayından itibaren ABD Hükümetine, Amerikan Diplomatlarının ve personelinin konuşlandığı her bir şehrin savunmasında Irak Merkezi Hükümetine yardım ediyor. Amerikan Hükümeti aynı zamanda Şengal dağlarında kıstırılmış Yezidi göçmenlere yardım etmektedir.
PKK İşid’e karşı Kürdistan ve Irak savunmasında birlikte hareket ediyorlar. Bu yüzden derhal ABD, PKK’yı terör listesinden çıkarmalıdır.”
10 Ağustos 2014
Ayrıca bu kampanyanın başarıya ulaşması için 9 Eylül’e kadar 100,000 imza gerekli olduğu belirtiliyor. 22 Ağustos sabahı itibarı ile imza sayısı 26,111 e ulaşmıştır.
https://petitions.whitehouse.gov/petition/remove-kurdistan-workers-party-pkk-list-international-terrorist-organizations/pxgNYqFD
Not: Sayfanın çevirisini yapan Genç Değişim Dershanesi İngilizce Öğretmeni Sn. Necdet Özevin’e teşekkürlerimle.
20 Ağustos 2014 Çarşamba
CB SÜRECİ, DEMOKRASİ, Bİ’AT ve CHP - 1
21.Yüzyılın cahilleri, okuma-yazma bilmeyenler değil; okumayanlar, öğrendikleri yanlış bilgileri değiştiremeyenler ve yeniden öğrenemeyenler olacaktır… Alwin Toffler
Aklımız unutkanlıkla sakattır ya, üç yıl kadar önceye dönelim, bir TV konuşması ile başlıyalım;
"CHP'nin başarılı olmasını istiyoruz...%40, çizgimizdir. Ulaşamazsak, Genel Başkan ve Yönetim olarak bırakır gideriz...Oyların anlamlı şekilde artması lazım... Olmazsa, Halk'a gideceğiz, diyeceğiz ki, "Biz çalıştık, ama beklediğimiz sonucu alamadık, ha'di bize eyvallah...Yeni grubumuz gelir, CHP bu açıdan çok zengin bir partidir. Biz insanımızı, ülkemizi seviyoruz... Bireysel çıkar peşinde değiliz, koltuk peşinde değiliz... Başarılı olursak eyvallah, başarısız olursak yine eyvallah"
İşte demokrasi budur diyeceksiniz haklı olarak. Atatürk’ün CHP’sinde görmek istediğimiz demokrasi zihniyeti bu diyeceksiniz.
Hadi biraz daha geriye gidelim 19 Kasım 2009 Cihan Haber Ajansından bir basın açıklaması
CHP Grup Başkanvekili CHP'lileri, uyanık olmaya ve tahriklere kapılmamaya çağırdı. Ve ekledi;
“CHP geleneğinde AKP'deki gibi biat kültürü yoktur. Biat kültürünü içselleştirmiş olanlar bunu anlayamazlar. Çünkü biat İslam literatüründe iman ile ilişkili olan önemli bir kavramdır. Biat peygamber efendimizin İslam’a ilk girenlerden aldığı bağlılık sözüdür.”
Bu sözleri ve açıklamaları kim yapmış hemen aklınıza gelmeyebilir, söyleyeyim “tıpış tıpış gideceksiniz” diye seçmenini bi’at’a çağıran Kemal Kılıçdaroğlu.
Ayrıca muhalefet eden ve CB sürecinde Hukuk Mücadelesi veren Hulki Cevizoğlu’nu Yurt gazetesinden, Nihat Genç’i Halk TV’deki programından bir “ALO” ile attıran kim. “Alo Fatih”’in gündemde olduğu dönemleri hatırlatmak istemiyorum. Ve utanıyorum yazmaya.
Evet daha önce yazdığım gibi özellikle sosyal medyada biat etmeyenlere karşı yürütülen linç kampanyası ne yazık ki çok üzücü idi.
Aralarında olmaktan onur duyduğum biat etmeyen o azınlığın partisi yoktur, ilkeleri vardır. Onları, partilerin genel başkanlarının yönlendirmesi çok zordur. O ilkelerde Atatürk ilkeleridir. Misak-ı Milli ruhudur.
Ve Atatürk düşmanı olarak adlandırılan, küfredilen o azınlık içinden hala süreci bitirmemek adına hukuk mücadelesi veren, bu konuda halkı bilinçlendiren, ilkeli bireyler, yurttaşlar çıkmaktadır.
Özellikle CHP’nin yapması gereken Hukuksal Mücadele’yi bile eleştirenler çıkmaktadır. Ki üzücü olanda Atatürkçülüğünden şüphe duymadığım bir Hanım gazetecimizin bu köşede yayınlanan “Süreç Bitmedi” başlıklı yazıya yolladığı eleştiri tam bir akıl tutulması bence. Prof.Tolga Yarman’ın AİHM’sine dava açmasını şu şekilde yorumluyor.
“Bizi yok etmeye çalişan AB ve mahkemelerine şikayetçi olmak çok acınası bir durum! Atatürkcü'nün yapacaği iş değil, Batıya biat etmişlerin yapacağı bir iş...”
Atatürk’ün bu ülkeyi kurarken emperyalizmle mücadelesinde tarih boyunca Akdenize ulaşma hevesi uğruna bizleri yok etmek isteyen Rusların yardımını kabul etmesini unutarak.
Bu gün yine iki Hukuk Mücadelesi’ni duyurmak, bir sonraki yazıda da şu heryerde karşımıza çıkan meşhur Biat’ı tartışalım neymiş görelim.
“BASIN DUYURUSU
(18.8.2014, Pazartesi, saat 10.00, Antalya Adliyesi önü)
Değerli Basın Mensupları bu suç duyurusu, bir "Uygar Direniş" eylemidir. Bu eylemle Yargıya, Kamuoyuna ve Yurttaşlara RTE hakkında suç duyurusuna katılma çağrısı yapmaktayım.
Diyorum ki:
HERKES AŞAĞIDAKİ DİLEKÇEYİ KAPTIĞI GİBİ KENDİ ADLİYESİNİN YOLUNU TUTSUN, SAVCILIK KALEMİNE KAYDA VERSİN, KAYIT NUMARASINI VE TARİHİNİ ALSIN VE MÜMKÜNSE BİZE SOSYAL MEDYADAN DUYURSUN!
BU BİR "UYGAR DİRENİŞ" EYLEMİDİR!
LÜTFEN KATILIN.
Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz, Hukukçu Emekli Öğretim Üyesi
---------------------------------------------------------------------
RTE hakkında Suç duyurusu için dilekçe örneği
--------------------------------------------------------------------
CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI'NA
SUÇ DUYURUSUNDA BULUNAN :
Adı ve Soyadı,
T.C. Kimlik No:
Adres....................................................
ŞÜPHELİ : Recep Tayyip Erdoğan, Ankara
SUÇ FİLLERİ : Cumhurbaşkanı seçilmesi nedeniyle Milletvekilliği düştüğü halde başbakanlık görevini sürdürmesi, bir siyasal partinin başkanlık işlerini yürütmesi, tarafsızlık ilkesini ihlal etmesi
SUÇ TARİHİ : 15/8/2014 ve devamı
AÇIKLAMALAR : Cumhurbaşkanı seçilmesi nedeniyle Milletvekilliği düştüğü halde başbakanlık görevini sürdürmekte, bir siyasal partinin başkanlık işlerini yürütmektedir.
DELİLLER : Başbakanlık işlem ve eylemlerindeki imzaları ve basında yer alan kişisel açıklamaları.
TANIKLAR: Tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları
HUKUKİ NEDENLER : TCK ve öteki ilgili mevzuat
SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda kısaca açıklandığı üzere şüpheli hakkında kamu davası açılmasına ve cezalandırılmasının sağlanmasına karar verilmesini saygıyla talep ederim. 16/8/2014
Adı ve Soyadı
İmza”
Diğer Hukuk Mücadelesi beğenirsiniz, beğenmezsiniz fikirlerini ama hukukun üstünlüğüne, demokrasiye inanıyorsanız bu süreçleri görmezden gelemezsiniz. İşte Halkın Kurtuluş Partisi, Erdoğan’ın Anayasa’nın 101′inci maddesine göre, dokunulmazlığının düştüğünden bahisle bekleyen yargılamalarının devam etmesi için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu.
Dilekçe özeti;
''10 Ağustos 2014 tarihinde Cumhurbaşkanı seçilen R. Tayyip Erdoğan’ın Anayasa’nın 101/son maddesi uyarınca TBMM üyeliği sona ermiş bulunduğundan, adı geçenin İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde işlediği iddia edilen ancak dokunulmazlığı nedeniyle Meclis’te beklemekte olan; “zimmet”, “kalpazanlık”“cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak” dosyalarıyla ilgili soruşturma ya da yargılamanın kaldığı yerden devam ettirilmesi için Soruşturma ve Kovuşturma Makamlarını harekete geçirmek üzere gereğinin yapılmasını müvekkil parti adına vekâleten dileriz.''
16 Ağustos 2014 Cumartesi
ÜLKENİN FELAKETTEN ÖNCEKİ SON ŞANSI!
Bugün yine bir Hukuk Mücadelesini köşeme taşımak istiyorum. Sn.Prof.Dr.Hayrettin Ökçesiz’in uyarılarına kulak verelim lütfen.
“C BT – 15 Ağustos 2014
HUKUK POLİTİKASI
Hayrettin Ökçesiz
okcesizhayrettin@gmail.com
http://okcesizhayrettin.blogspot.com/
Hukuksuz demokrasi olamayacağını bir kez daha gördük. Demokrasiye hukuku dayatmak zorundayız. Bu yüzden
1) yurttaşlara, yargıçların hukuksuzluklara dikkatlerini çekmek görevi düşüyor.
2) Hukuksuz yargı da olmaz. Siyasetçilerin yargıçlara hukuku dayatmaları gerekiyor.
3) Şu halde hukuka gönülden bağlı yurttaşlar, yargıçlar ve siyasetçiler bu görevlerini birbirlerine karşı derhal cesaretle yerine getirmeye çalışmalıdır.
Şimdi daha somut söyleyeyim: Bu seçim sürecinin Anayasa'ya aykırılığını AYM'de ısrarla gündeme getirmelidir. Bu sözlerimi lütfen ciddiye alınız!
***
Sevgili Yurttaşlar, şimdi ikinci perdeye geçiyoruz. Bu oyun üç perdedir.
Bu perdede lütfen seçim sürecinin iptali için AYM'ne bireysel başvuruda bulununuz. Hukukça düşünüldüğünde AYM'nin bu süreci iptal etmesi bir zorunluluktur. Ancak cesarete ihtiyacı olacaktır. Bu cesareti sizin başvurularınızın sayısı sağlayacaktır.
Üçüncü perdedeyse özlediğiniz bir seçimin kapıları açılacaktır. Ayrıca, bir yan ürün olarak da, zırhları dökülmüş olan tüm hırsızlar adaletin pençesine düşeceklerdir.
Bu başvuru için benim yaptığım başvuru metnine bakabilirsiniz. Hukukçu arkadaşlardan yardım alabilirsiniz. Bununla bu kez siz ülkenin makus talihini yeneceksiniz!
Belki yaşamınızda bu kadar büyük bir sorumluluk taşımamış olacaksınız.
Daha fazla ve daha başka ne söyleyebilirim ki!
***
SEÇİM SÜRECİNİN İPTALİ İÇİN 17 TEMMUZ, PERŞEMBE GÜNÜ AYM'NE VERDİĞİM BAŞVURU DİLEKÇESİDİR
T. C. ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI’NA,
2014 Yılı Cumhurbaşkanlığı seçim süreci meşru değildir. Anayasa'ya göre TBMM içindeki siyasi partiler aday gösteremezler. Milletvekillerinin aday göstermelerini engelleyemezler. Bu hak, partilerinden bağımsız davranmak görev ve yetkisinde bulunan Milletvekilleriyle, TBMM dışındaki siyasal partilerinindir. Meclis partileri, Milletvekillerine - fiili tehdit tutumlarıyla ve demeçlerle - bu yolu kapatarak da Anayasayı çiğnemişlerdir. AKP, CHP ve MHP, BDP/HDP Halkın, yurttaşların özgürce seçme seçilme hakkını hiçe saymışlardır. Hep birlikte bir partiler oligarşisi kurmuşlardır. Demokrasiyi askıya almışlardır. Bir taşeron gibi davranmışlardır.
Tüm bu nedenlerle
1) 6271 sayılı Cumhurbaşkanlığı seçimi yasasının, yanlış yere dayandıkları ilgili hükmünün (md.7) eşit ve özgür seçme ve seçilme hakkımı bu ve gelecekteki seçimlerde korumak amacıyla iptalini ve
2) Bu siyasal partilerin söz konusu eylemleri ve işlemleri eşit ve özgür seçme ve seçilme hakkımı kullanmamı imkansızlaştırdığından, başlatılan seçim sürecinin de aynı bağlamda Anayasa’ya aykırı bulunması nedeniyle,
3) Yurttaşların ve benim eşit ve özgürce seçilme ve seçme temel hakkımızın korunabilmesi için anayasal ve yasal gereğini arz ederim.
Yukarıdaki vargılarımın dayanağı olan mevzuat bilgisini aşağıda sunuyorum:
1) T. C. Anayasası, madde 101 – (Değişik: 31/5/2007-5678/4 md.)
(...)
Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen siyasi partiler ortak aday gösterebilir.
Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer."
2) Partilerin dayandıklarını düşündüğüm 6271 sayılı yasa ve ilgili hükmü:
Madde 7: (...)
En son yapılan milletvekili genel seçimlerinde, aldıkları geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında, yüzde onu geçen siyasi partiler ortak aday gösterebilir. Her bir siyasi parti ancak bir aday için teklifte bulunabilir."
(...)
3) Anayasa'nın 101. maddesinin gerekçesi:
"Bu maddeyle, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi ve görev süresinin 5 yıl olması ile bir kişinin iki defadan fazla Cumhurbaşkanı seçilemeyeceği; Meclis içinden veya dışından Cumhurbaşkanlığı adaylığı için en az yirmi milletvekilinin yazılı teklifinin gerekli olduğu, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen partilerin ortak aday gösterebilmesi hususları düzenlenmektedir."
4) Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları sözleşmesiyle, ilgili protokolleri ve T. C. Anayasası’nın seçimler, seçme ve seçilme haklarıyla ilgili öteki hükümleri…
Bu başvuru formunda vermiş olduğum bilgilerin doğru olduğunu; formda belirtilen bilgilerde, adreslerimde bir değişiklik meydana geldiğinde mahkemeye bildireceğimi beyan ederim.
Başvurucu: Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz, Tarih: 17.7.2014
---------------------------------------------------------------------------------
ÖNEMLİ NOT: Başvuru için kimlik fotokopisi, başvuru harcı (206 TL) gerekiyor. Ayrıca başvuru verilen form doldurarak yapılmalı, belge ve bilgiler eklenmelidir. Önceki kararlar vs. kısmına da, herhangi bir idari ya da yargısal bir karar bulunmadığı da yazılmalı.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
