13 Ağustos 2014 Çarşamba

CB SÜRECİ BİTMEDİ!.

Bugünkü yazımı CB seçimleri sonunda özellikle CHP’li seçmenlerin oy kullanmayan ya da geçersiz oy kullanan seçmenlere yönelik ithamlarını, suçlamalarını tartışmayı planlarken posta kutuma Sn.Prof.Dr.Tolga YARMAN’ın “Süreç Bitmedi” başlıklı yazısı düşünce konunun öneminden köşem yettiğince özetleyerek vermeyi daha uygun buldum. Sn.Yarman yazısına “Değerli Dostlar, Sevgili Yurtseverler: 10 Ağustos 2014 günü yapılan Cumhurbaşkanı Seçimi sonuçları belli oldu.” diye başlayarak CB seçim sürecinin başından beri verdiği Hukuk Mücadelesini ekleri ile birlikte uzun uzun anlattıktan sonra tüm hukuk yolları tıkandığı için AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi)’ne müraacat ediyor. Dilekçe ve talebi aynen şöyle : “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Cour Européenne des Droits de l'Homme Conseil de l'Europe 67075 Strasbourg Cedex Fransa İlgi: Bu davanın ne münasebetle açılığına dair, kısa maruzatımızdır. Yüksek Seçim Kurulu (YSK), yukarıda sunduğum; ilk turu 10 Ağustos 2014’te, ikinci turu ise, 24 Ağustos 2014’te, gerçekleştirilmesi planlanmış, Cumhurbaşkanı Seçimimiz’de, aday olmama ilişkin 3 Temmuz 2014 ve müteakip (tamamlayıcı) 5 Temmuz 2014 tarihli dilekçemi, öteki bütün gerekler, tarafımdan ve eksiksiz yerine getirilmiş olduğu halde. Anayasamız’ın ilgili, en az yirmi milletvekili tarafından aday gösterilme gerekliliği, yaptırımına atıfta bulunarak, reddetmiş bulunmaktadır. Oysa, yukarıdaki dilekçemde ayrıntısıyla ortaya koyduğum gibi, söz konusu “en az yirmi milletvekili tarafından aday gösterilme gerekliliği”, fevkalade antidemokratiktir, kısıtlayıcıdır, ayırımcıdır. Bu yaptırım, Anayasa’da yer alsa dahi, demokratik bir anayasa kavramıyla, seçme ve seçilme haklarını, fena halde hırpaladığı için, açıkça çelişmektedir. Seçmensiniz, ama aday olamıyorsunuz, yirmi milletvekili, imza vermezse, aday gösterilemiyorsunuz, kendiniz ya da üyesi olduğunuz demokratik kitle örgütleri yönetim unsurları olarak, birisini aday gösteremiyorsunuz, sakilliklerini bildiğiniz bir adaya itiraz edemiyorsunuz... Bu demokrasi değil, tam anlamıyla, erki ellerinde tutanların, hile yoluyla yutturmaya çalıştıkları, çarpık çurpuk, uyduruk, olsa olsa bir çadır demokrasisidir. Söz konusu, yirmi milletvekilinin imzalarının istihsal edilmesi koşulu, demokratik bir anayasada bulunamaz. Böylesi bir şart, Avrupa Komisyonu Müktesebatı’na, tümüyle aykırıdır. YSK, yirmi milletvekilinin imzalarının istihsal edilmesi, şekil şartına hapsolmuştur; bu çerçevede, dilekçemin özüne girmemiştir. Oysa isteğim doğrultusunda, pekala esasa girebilir ve re'sen (yirmi milletvekili imzasının işaret ettiği, “şekil şartı”, tartışmasız antidemokratik olduğu için), adaylığımın uygunluğuna, doğrudan karar verebilirdi. Olmadı, isteğim uzantısında, Anayasa Mahkemememiz’den görüş sorabilirdi. Hatta, söz konusu anayasal yaptırımı, “demokratik anayasa” ile bağdaşmadığı gerekçesiyle ve iptali istemiyle, Anayasa Mahkememiz’e, rahatlıkla, taşıyabilirdi. Bunları yapmamakla, "adil yargılama" yapmamış olmakta, “seçme - seçilme haklarımızda” bariz ihlale, sebebiyet vermiş, bulunmaktadır. Seçilme hakkım, daha vahimi, şahsımı seçmeyi dileyecek milyonlarca seçmenin seçim hakkı, açıkça gasp edilmiştir. Süreç, dediğim gibi, bütünüyle, Avrupa Komisyonu Müktesebatı’na aykırıdır. Anayasa, bir “Dernek Tüzüğü” değildir; yirmi milletvekilinin imzalarının, Cumhurbaşkanı Adayı olmak üzere toplanması zorunluluğu, abestir. Kaldı ki, bir Dernek Tüzüğü’nde dahi böylesi abes bir yaptırım bulundurulamaz. Ayrıca, Cumhurbaşkanı Adayı, milletvekili peşinde imza için mi, koşar!.. Böylesi bir yaptırım, hele anayasanın, içinde, zinhar olamaz. Demokratik anayasada, bir defa, antidemokratik hüküm bulundurulamaz. Adaylaşmaya saygısı olmayanın, demokrasiyle saygısı yoktur. Bütün bu sebeplerle, hak ihlaline ve adaletsiz yargılamaya, milyonlarca seçmenimle beraber, duçar olmuş bulunuyorum. Yüksek Seçim Kurulumuz’un, hakkımda verdiği ekli kararın bozulmasını, talep ediyorum. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Sejdic Vefinci’nin açtığı dava zemininde verdiği, 22 Aralık 2009 tarihli ve 27996106 sayılı, Bosna Hersek’teki, Yasama Organı / Cumhurbaşkanı Seçimi’nde, her türlü ayırımcılık ve kısıtın kaldırılması yönünde olarak verdiği abide karar, bu dilekçemle, dikkatinize taşıdığım davada emsal teşkil edecek, davamızın olumlu olarak sonuçlandırılmasına, kolayca rehberlik edecektir, kanaatini taşımaktayım. Kararınız, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı Seçimi’ne, yetişirse, harika olur. Yetişmezse, antidemokratik baskılarla, adaylaşmayı, fena halde kısıtlayan Cumhurbaşkanlığı Seçimimiz’in, tarafınızdan, yok hükmünde sayılmasını, talep ediyorum. Güzel dileklerle, sevgiler, derin saygılar sunuyorum… Tolga Yarman, Prof. Dr.” Yazısını ise şöyle tamamlıyor Sn.Yarman; “Niye bu güne kadar durduğum, girişimlerimizi kamuoyuna duyurmadığım, sorgulanabilir. Yanıt basit: AİHM'ne, son yazımı (elime, 6 Ağustos 2014'te gelen YSK kararı uzantısında), ancak geçen Cumartesi Günü, 9 Ağustos 2014'te, tamamlayabildim, AİHM'ne, yollayabildim. AİHM'nin, talebimi KABUL EDECEGİNİ ve CUMHURBASKANLİGİ SECİMİ'NİN, bu sebeple, TEKRARLANMAK ZORUNDA kalınacağına, kuvvetle, inanıyorum... Seçimin, çeşitli veçhelerine dönük görüşlerimi açıklamaya devam edeceğim... ** Bu aşamada yalnız, şu kadarını, söylemek isterim: CHP Yönetimi, çok üzgünüm, zaten İFLAS ETMİSTİ; şimdi ise artık TAMAMEN BİTMİSTİR. Ama asıl söyleyeceğim şudur ki (milyonlarca oya ve onların gittiği öznelere derin saygım saklı olarak ifade ediyorum), bugünkü hezimette imzası olan hiç bir basiret özürlü, CHP Üst Yönetim mensubu, bundan sonrasına dönük olarak - halisane tavsiye ederim - burnunu, sütre gerisinden çıkartmasın!... ** Omuzdaslarımı temsilen, dikkatlerinize, güzel dilekler, sevgi ve saygılarımla sunuyorum... Tolga Yarman, Prof. Dr. “

9 Ağustos 2014 Cumartesi

BİPOLAR AŞKLARIN ANATOMİSİ – 2

“Evet Sevgili, Önceki mektubumda yaşamın belirsizliklerinden ve beni sana anlatmıştım. Bu kez ise duyguların belirsizliği ve seni sana anlatmak istiyorum. Çünkü başka da anlatılacak konu yok zaten. Benim duygularım net, yaşamım belirsiz belki de senin de tam tersi dolayısı ile bir de bunun yanında duyguları net olanların aşktan beklentileri de nettir, o yüzden aynı netlik olmadığı oranda o aşk kişiye acı verir ve bazen de paranoyak yapar işte bu paranoyak senaryomu da senle paylaşmak istedim açıkçası. Son buluşmamızdan döndükten sonra senin duygularının gerilemesi öncekinden daha fazla olduğunu hissettirmeye başladı açıkçası. Her buluşmadan sonraki geri dönüşlerinin heyecan ve coşku katsayısı gittikçe düşüyordu. Ve ilginç olan zaten bu kadar kısa süreli görüşmelerin sonucundaki değişimlerinde çok hızlı olması idi benim için. Aslında son buluşmamızın gelişinde de bir durağanlık hissedilse bile özellikle sahildeki davranışların, duygularının coşması o durağanlığın geçici olduğunu düşünmeme neden oldu açıkçası. Tabi belki bir anlık coşku idi bunlar çünkü sekste bu durağanlık çok daha belirgindi. Döndükten sonraki hafta ise arayışlarımın veya mesajlarımın karşılığında araman tüm coşku ve heyecanının da yok olması hissi veriyordu. Tabi yanıtların sürekli kısa ve net olsa da "seni seviyorum" dediğimde ve ya "öptüm" dediğimde eskiden aynı yanıtları verdiğin halde son hafta "bende" lerle ya da hiç yanıt vermeden geçiştiriyordun. Bunun yanında gelecek için planlar yapıyor, sonra planlarından vazgeçerek noktayı koyuyordun. Bu plan değişiklikleri de sadece duygularının değil düşüncelerinin de sürekli değişken olduğunu gösteriyordu. Ve iş çıkışı olan konuşmamızda yine cımbızla çekilecek bir cümle kurman "kafam karmakarışık". Sonraları gayet resmi konuşmalar. Sen bir yanda bana verdiğin sözleri tutmaya, dürüst olmaya çalışıyor ama o değişken duyguların ve ruh halin farklı çevrelerin planlarına seni yönlendiriyordu. Çünkü heyecan ve macera arayan, değişen duygularını cezbediyordu. Tabi hakkımdaki yorumlarda etkiliyordu açıkçası. Ve yeni maceralar ve yeni heyecanlar ancak ruhunu dengeye sokabilirdi. Bir yanda da söz verdiğin ve belki de hayatında bugüne kadar sana en çok değer veren bir adam. Çelişkiler seni etkilese de o coşkun ruh durulmalıydı, duyguların seni sürükledi. Peki çözüm ne olacaktı: telefonu kapamak açmamacasına. Fakat bu ince planlar aslında paranoyaklaşanları hiç mi hiç engellemez. Hayatının bu gizemli yanı da zaten duygularının değişkenliği değil mi? Tabi bu gerçek olmayabilir ama gelişmeler ve yaşananların seven bir insanda düşündürdükleri başka türlü olamaz. Birde her zaman söylediğim gibi aşkta dürüstlüğün önemi. Evet ordayım burdayım demen belki kendi vicdanını rahatlatsa da karşındakini yanlış düşüncelere sevk eder önemli olan duyguların değişken bile olsa geçmişte verdiğin sözleri tutarak dürüstçe en azından bir mesaj çekerek "beni arama bundan sonra" demen çok daha dürüst bir davranış olacaktı. Şimdiye kadar sadece olaylar ve yansımalarından bahsettim. Ama asıl önemli olan seni sana anlatmak. Bu süre zarfında aşırı mutlu ve heyecanlı seni'de yaşadım, mutlu ve eğlenceli iken birden agresif bir seni’de yaşadım, yerinde duramayan enerjik bir sen, konuşkan bir sen, düşünceleri değişken bir sen, çok büyük ve güçlü planlar yapan ve bunları hayata geçirmeye çalışan bir sen, cinsel güdüleri artmış bir sen, duygusallığı had safhada bir sen, buluşmalarımızdaki sıkıcı olayların karşısında bunları ilginç bulan bir sen, ilk tanışma süresince beni baştan çıkartan ve bundan haz alan bir sen, iliklerine kadar zevk alan bir sen; bunların yanında; huzursuz rahatsız bir sen, sürekli bazı mazeretlerin ardına sığınan bir sen, en ilginci ilk buluşmamızdaki sabah ölümü düşünebilen bir sen, ve buluşma dönüşlerinden sonra sanki pişmanlık yaşayan bir sen, son buluşmamızda aynı anda seksten haz duyan ama sonra sadece beni mutlu etmek adına seks yaptığı hissi veren bir sen, bazen bazı şeyleri gizleme gereği duyan bir sen, kısacası bunların hepsini hissettim ve yaşadım. Evet Sevgili, duygularının değişken olduğunun farkındasın aslında her insanın duyguları değişebilir benimde mesela sana karşı olan o ilk dönemlerdeki yoğun, yürek hoplatan, sesini duyunca titreyen, konuşamayan duygularım değişkenlik gösterdi. Ama nedenlerim aşka bakış açımız ve her zaman söylediğim gibi aşk iki kişiliktir. Hoş belli dönemlerde sana kızdıktan sonraki senin duygularına göre benim duygularımın coşkusunu her zaman hissettirdiğimi fark ediyordun aslında. Dolayısı ile bendeki iniş çıkışlar senin duygularına göre oluşuyordu. Ve yorucu olanda bu zaten. Aşkı yaşamadığını söylüyorsun ama bu sürekli ve hızlı değişken duygular arasında aşkı yaşamak ve yaşatmak zaten mümkün değil. Dolayısı ile şikayet ettiğin ailenin de sana karşı davranışları, ilgisizliği, takip edildiğin hissi, yapmak istediklerini ve yaptıklarını gizleme ihtiyacın bu duygu değişimlerin olabilir çünkü bunlar sadece aşkta değil günlük yaşamda da etkilidir ve bazen en yakınlarını bile rahatsız edebilir. Hoş aslında en yakın olarak ben seni gördüğüm halde sen hiçbir zaman kendini bana tam ifade bile etmedin. İşte Sevgili bu coşku ve pişmanlıkların sonu nereye varacak. Belki sen hayatı basite alacaksın derken bu yaşamından mutluda olabilirsin. Ama pişmanlık kimseyi mutlu etmez. Dolayısı ile mutlu bir aşk yaşamak duygularını kontrol altına almaktan geçer. Kendi geçmişimi sorgularken veya hayatta verdiğim kararlarımı sorgularken bu güne kadar kesinlikle pişmanlık hissine kapılmadım çünkü yanlışta olsa bunlar benim kararlarım ve düşüncelerimdi. Hatalarım benimdi önemli olan o hatalardan ders alarak pişmanlık duyacağıma gelecekte aynı hataları tekrarlamamaktı doğru olanı. Çünkü pişmanlıklar yeni yeni hatalara ve yeni pişmanlıklara neden olacaktı benim için. Şu an bile bunca sitem ettiğim halde, sana kızdığım halde ilişkimizden kesinlikle pişmanlık duymayacağım sadece nerede hata yaptım diye düşüneceğim. Evet Sevgili, ilk tanışmamızdan beri bana sürekli sorduğun bir soru var "bana ne teşhis koydun?" Ben bir hekim değilim. Sadece sana şunu söyleyebilirim eğer ki bu duygularının değişkenliği seni rahatsız ediyor veya gittikçe kendini kötü hissediyorsan profesyonel destek al demekten başka bir yorum yapamam. Bana yoğun olarak yaşattığın ama karşılığını göremediğim aşktan sonra ve bu şekilde sürerse daha çok acı çekeceğimi biliyorsam ve seni unutmanın bu yaşananları en hasarsız ve hafif şekilde atlatmak için hekimimden destek alacaksam ancak sana bunu tavsiye edebilirim. Ve Sevgili bu değişken duygularını kontrol altına alamadığın müddetçe bugüne kadar o yaşamadığını söylediğin aşkı ömür boyu da yaşayamazsın. Ve o muhteşem duyguları o aşkın coşkusunu her insan hayatında bir kez de olsa yaşamalı. Hele hele belli yaşlardan sonra o gençlik aşklarının anlamsızlığını hissettiren olgunluk aşklarının muhteşemliğini bana yaşattın ve bu duyguları senin de yaşaman ancak senin elinde. Ya kendi çabanla ya destekle duygularını kontrol altına aldığın oranda bunu yaşamamak ancak istememekle olur. Hele hele bu güne kadar hiç bir erkek tarafından bu kadar değer verilmediğini söylediğin halde bunları bu duyguları sana aşırı değer veren bir erkekle yaşayamamak gerçekten hiç bir anlamda yaşayamamak demektir. Fazla söze gerek yok sanırım Sevgili, bu şekilde bir aşk coşkuları ne olursa olsun hangi mutluluğu verirse versin erkek veya kadın farketmez aşkı yaşarken acı çekmek aşkın doğasında yoktur bence. Böyle bir aşkta olamaz. Kendi mutluluğun adına her şey sana bağlı ve her şey senin elinde. Aşk iki kişilik ve yüce bir duygu bir taraf değişken diğer taraf acı çekerse sanırım sende bana hak vereceksin. Kısa bir süre olsa da bana o duyguları, gençliği, aşkı yaşattığın için ömür boyu minnettar kalacağım sana.......Ve unutmak çok zorda olsa yüreğimin bir köşesinde daima taşıyacağım seni... Hoş çakal benim kısa süreli ama yoğun duygular yaşatan aşkım, sevgilim hoş çakal.....” SADECE VAZGEÇMEYİ BİLDİM Asla sevmediğim birine seni seviyorum demedim, ...Ya da asla birini severken karşılığını beklemedim. Dostluğuma değer biçmedim,sevgime ise hiçbir zaman sınır çizmedim. Sevdiysem sonuna kadar gittim, bitirdiysem öldürse de hasreti geriye dönmedim. Bazen çok kırıldım, bazen belki de kırdım. Ama hata insana mahsustur dedim. Affettim, af diledim. Kimileri birden fazla kırdılar kalbimi ama ben onları yine de affettim. Onlar belki beni saflıkla yargıladılar. Belki de içten içe sinsice güldüler. Ama asıl unuttukları şuydu; Ben aldanmadım..! Aldanan her zaman kendileri oldular ama bunu anlayamadılar. Bir insan kaybının ne olduğu bilemedikleri için, Kaybetmek onlar için bir alışkanlık haline geldiği için. Oysa ben hiç insan kaybetmedim. Sadece zamanı geldiğinde vazgeçmeyi bildim o kadar Can Yücel Evet sonuç biten aşklar ve acılar. Birde düşünün bu ilişkiler evliliğe gidiyor, çocuklar oluyor ve eş farkettiğinde iş işten geçmiş olup biten evlilikler, çocukların psikolojisi. Özellikle kadın hastaları örnek vermeye çalıştım bu mektup denemelerinde. Kadına şiddetin, öldürmelerin arttığı son yıllarda bu konunun önemine dikkat çekmek amaç. Kadının hastalığını göz ardı eden erkek egemen toplumlarda ortaçağdaki gibi sonuç yakılma olmasa bile öldürme ile sonuçlanabilir. Namusu, kadın gözüyle gören toplumlarda ise bu çok daha etken bence. Bu duygusal değişkenlikler kadını iffetsiz konuma getiriyor bu toplumda ne yazık ki.Bu tür akıl hastalıkları göz ardı ediliyor. Hatta açıkça ifade etmek gerekirse konunun uzmanlarının, konu ile ilgili sivil toplum kuruluşlarının önemi daha da çok artmaktadır. En büyük görev de Türkiye Psikiyatri Derneği ve Türkiye Tabipler Birliği düşmektedir. Ne yazık ki bu sivil toplum kuruluşları siyaset yapmaktan (TTB), gündem tartışmaktan, gündeme göre zamanın uygun olmadığı savları ile kendilerini ve toplumu uyutmaya çalışmaktadırlar. Ya da kurumların kalıcı, kişilerin geçici olduğu gerçeği görmezden gelinerek, geçmiş yönetimlerin çalışmaları rafa kaldırılarak sözde yeni yoğun çalışmalarla oyalama taktikleri uygulamaktadırlar. Sivil Toplumun önemi ve handikaplarını sürekli tartışan köşe yazarına göre akıl sağlığı konusunda tüm imkanlar seferber edilerek hemen şimdi harekete geçmek gerekmektedir. Siyasal gündem kesinlikle etkili olmamalıdır.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

BİPOLAR AŞKLARIN ANATOMİSİ - 1

Bu güne kadar bipolar yaşamların zorluğu konusunda yazmaya çalıştım. İlk kez bu duygu iniş çıkışlarının aşka yansımalarını, çeşitli vakalardan kurgulayarak sevgiliye mektup şeklinde, denemek istiyorum. “Sevgili; Yine yazıyorum sana, ama bu kez seni değil kendimi anlatmak istiyorum... Yani sitem değil aslında yazacaklarım... Benden sana yansımalar da diyebilirsin ya da yazdığın gibi "seni sana anlatmak isterdim eğer seni tanısa idim", yerine beni, bana anlatmayı ; beni sana anlatarak yapmak istiyorum açıkçası... Sevgili; aslında sende her şeyin farkındasın ama nedense bunları sözle ikrar etmeyip sadece kelime aralarında belirtmen benim anlamamı beklemen, bunun yanında birlikteliklerimizdeki sıcaklığın, yakınlığın, ve özverin çelişkiden çok belirsizlik olması açısından beni bunları yazmaya itti açıkçası. Çünkü belirsizlikler, özellikle zamana bırakılan belirsizlikler gerçekten aşırı duygusal olan ruhlar için bazen çekilmez oluyor o yüzden beni sana anlatmak stiyorum... Evet Sevgili, sana yaptığım sitemlerde gerçeklik payı olsa da bu konuda sana hak vermiyor da değilim açıkçası. Ama bunları da açık açık konuşmaktan kaçınmak işte adamı ben gibi yapıyor ve de duyguların değişken bile olsa bu değişkenliği etkileyen nedenlerde mutlaka değişkendir, dolayısı ile bu konunun da açıkçası konuşularak aşılacağına inanıyorum. Sevgili, belki senin açından çok yanlış bir zamanda ama benim açımdan doğru bir zamanda karşılaştık. Sevdiklerimin mutluluğu hep birinci planda idi. Ve mutluluk için bu aracı kullandım ama yeri geldi yine mutlu olmak adına bir çırpıda her şeyi kaybetmesini bildim. Tabi yaşam bu silinmelerin acısını fena çıkarıyor aslında... Ve geçmiş yaraların kabuk tutarak kapanması için çaba harcadım. Hayattan pekte fazla bir beklentim olmadı... hani geçen mektupta sana yazdım ya kendini bir fanusa kapamışsın ondan çıkmak istemiyorsun diye işte aynı şekilde ben etrafıma duvarlar örerek kendimi soyutladım hayattan. Hayat bir yerde anlamsızdı benim için. Zaten aşk çok uzaktı çünkü sonu hep hüsrandı, yeni yeni hüsranlar yaşamak istemiyordum. Hoş küçük yerlerin küçük düşünceleri farklıdır. Beni toparlayacak, yani evimi çekip çevirecek, hayattan beklentisi olmayan köleler bulmakta olanaklı buralarda. Ama tabi sadece o kadar... Önemli olan sadece bu değil birlikteliklerde. Benim için önemli olan ruhuna hitap edebilmesi, birlikte bir evi değil bir yaşamı paylaşmak her yönü ile. Kısacası gün geldi duvarımın etrafına yeni bir kat çektim... Hoş bu arada ara sıra duvarın dışına çıkarak yine hobilere devam etmek, ama yine o ördüğüm duvara sığınmaktı son nokta... Yaşam devam ediyor ve yaşamın verdiği sorumluluklarda devam ediyordu... Ve o kendi ördüğüm duvar artık üzerime gelerek beni sıkıştırmaya başlamıştı... O beni ezmeden ben yıkmalı idim yaşam her türlü pisliğine rağmen devam ediyordu. Ama yine de yaşamak tüm sevgileri yüreğine sığdıran ben bu olamazdım. İşte o yıllandıkça güzelleşen iki şeyden biri olan eski dostlukların önemi de burada ortaya çıkıyordu. Diğeri biliyorsun Şarap... Ve Sevgili ben o ördüğüm duvarları yıkmaya çalışırken ve yeniden hayata tutunmaya başlamışken sen karşıma çıktın...Ve o unutmak istediğim duyguların çoşkusu ile birden bire aniden çıktın karşıma ve bana yaşamın belki de en güzel duygusu olan aşkı yeniden hatırlattın. Evet hayatın eksik yönü olan duygusal çoşkuyu da yakalamışken elime balyozu alarak o etrafıma ördüğüm ve yavaş yavaş yıkmaya çalıştığım duvarı paramparça ettim senle karşılaştıktan kısa bir süre sonra. Çünkü senle bir yaşamı paylaşabileceğimi bana hissettirdin. Sende çoşkulu idin, belki sende geçmiş acıları unutabileceğini düşündün tabi sonrada yaşamın gerçeklerini... İşte bu andan itibaren sana sitemlerde bulunduğum o duygularının çelişkileri aslında çelişki değil gerçeklerle yüzleşmekti. Bir yanda belki de gerçekten aşkı bulduğuna inanmak ama bunun yanında yaşam... O kafa karışıklıkları yaşamın ta kendisi... Evet Sevgili, ne kadar çoşkulu bir aşk yaşamak istesem de yine de senin bu tür konularda yani yeni bir yaşama adım atmak için verdiğin süre beni daha da heyecanlandırdı ve sana karşı olan duygularımı frenlememi engelledi. İşte Sevgili, senin bazı tavırlarından hissettiğim kadarı ile küçük şeylerden mutluluk duyabilecek bir kişiliğinde var ve buda bana daha büyük bir hayata tutunma hırsı veriyor... Dolayısı ile sitemlerimde zaten burada geliyor sana...Çünkü senin de hayattan beklentilerin var... Tabi ki bu şartlarda kafa karışıklığı çok doğal.. Aslında baştan beri bunun farkındayım ama senin biraz konuşmaktan kaçınman bunun yanında bazen duygularına kendini kaptırarak onları hissettirmen bir yerde beni de çelişkilere itiyor. Sevgili ne olursa olsun seni kaybetmek pahasına da olsa bugüne kadar hayata olduğu gibi sana da dürüst davrandım ve davranmaya devam edeceğim... Ve bu aşamada benim için önemli olan şu, belirsizliklerin aşılması... İşte sevgi, aşk bu aşamada daha da etken olacaktır. Evet Sevgili uzatmadan hayattan beklentilerini tam olarak bilemediğim için sadece yansıttıkların kadarı ile bunları yazıyorum, o değişken duygularının o aşkı ömür boyu sürdürmek istermiş hissini verdiğin için yazıyorum bu ve gelecek konusundaki tüm düşüncelerini açık açık söylemen bu şekilde ki belirsizlikleri yok edeceği gibi benimde seni kelime aralarında sana anlatmamı engelleyecektir. Ve inanıyorum ki bu kafandaki belirsizlikleri aştığımız oranda çok daha mutlu bir geleceğin beklediğine inanıyorum. Çünkü sitemlerime rağmen senin kapalı bir kutu olmana rağmen ben seni keşkelerinin olmayacağı, pişmanlık duymayacağın ömür boyu bir yaşamı paylaşabileceğim için açık açık yazıyorum... Sana karşı sadece hissettiklerim yada hissettirdiklerin bunlar, belki de özellikle ölüm karşısındaki handikapların mı bu tür davranmana neden oluyor. Çünkü buraya geldiğin süreçte şu lanet rahatsızlık konusundaki endişelerini belirtmen, ve gideceğin sabah uyandığımızda hiç yokken "şu an senle burada ölmek isterdim" şeklindeki düşüncen, aşırı bir çocuk sahibi olma isteğin, "özellikle senden" demen, bugün telefonda yine "beni öldüreceksin" serzenişime "hayır ben senden önce öleceğim" yanıtın, hepsi birleştiğinde benle birlikte olmayı istediğin halde "Canimsin sen nasil bu yola çıksak ya da çıktık desek ne kadar basarili oluruz ben en çok seni incitmekten ve kaybetmekten korkarım çünkü bendeki bu kalp çok yorgun üzüntüye yenik düşer. Ne dersin sevsek mi adam gibi …?" demenle bir bağlantısı olabilir mi? Yani beni üzmemek adına kendi duygularını feda gibi yani. Şunu unutma ki aşk insana yaşama sevinci verdiği gibi aşkta acıma duygusuna yer yoktur. Dolayısı ile bu endişelerinin de benle veya bir başkası ile gerçekten gerçek bir aşk yaşadığında geçeceğini düşünüyorum. Özellikle her zaman söylediğim gibi senle bir gelecek kuramasam bile bu çok kısa sürede verdiğin heyecan bana çok şey kattığı gibi yaşama sevincimi geri getirdiği gibi sende gerçekten bu düşünceleri aşarak o aşkı istediğin gibi yaşadığın sürece endişelerinden arınacağına inanıyorum. Tabi ki o kapadığın kapıları aralamadığın sürece bu karamsar düşünceleri dışarı atman mümkün olmayacaktır. İşte güven duygusu burada önemli benim için. Bu güven sesksuel anlamda yada aldatma anlamında bir güven değil karşılıklı kapıları sonuna kadar açma. Ve çok acık söylüyorum bu senin duygularının netleşmemesi davranışlarına yansıdığı gibi bana da acı veriyor yeniden söylüyorum. Aşk acıdır bir yerde kabul lakin kötü olan bu çoşku ve karamsarlık hezeyanları içinde git geller. Asıl yıpratıcı olan duygular bunlar. Son olarak Sevgili mutluluğu birlikte yakalamak adına acıda olsa kafandaki belirsizlikleri ve karışıklıkları anlatman beni bu şekilde davranmaktan daha çok mutlu edecektir. Sevdim Seviyorum ve geleceğimi paylaşabileceğim aşkı bulduğuma inandığım aşkım lütfen güven ve anlat ya da yaz... Sevgi ve hasretle kucaklıyorum seni...................”

2 Ağustos 2014 Cumartesi

KADINLARIMIZ, SEÇİMLERİMİZ !

Hatırlarsınız RTE, bir futbolcuya basının önünde dövmelerini sildirmesini söylemişti. Fetvayı alan bir Müftü yardımcısı hemen bunu gündeme getirip, dövmenin dinen caiz olup olmadığı tartışmasını başlattı basında. Bu habere bir göz atalım önce neler döktürmüş, fetvayı dinden değil de RTE’den alıp gündeme getiren Samsun Müftüsü Yrd.Doç.Dr. Hayrettin Öztürk. Öztürk; dövme yaptırmanın İslam dininde kesinlikle caiz olmadığını ve haram olduğunu söylemiş. Müftü Yrd.Doç.Dr. Hayrettin Öztürk, özelikle gençlerde dövme yaptırmanın yaygınlaştığını ancak, İslam dininin dövmeyi kabul etmediğini belirtti. Dövme yaptırmanın Allah’ın yarattığı vücut üzerinde değişiklik yaptırmak anlamına geldiğini belirten Yrd.Doç.Dr. Öztürk, şöyle dedi: "Dövme yaptırmak İslam dinince kesinlikle caiz değil ve haramdır. Allah’ın yarattığı; en güzel olandır. Dövme yaptırmak vücuda eziyet verir. Dövmesi olan kişinin abdest ve namazı kabul olur. Bu açıdan bir sıkıntı yok. Ancak insanını kendine acı vermesi vücudunu değiştirmesi nedeniyle caiz değildir. Yapılan dövmenin silinmesi de pek mümkün olmuyor. Bunun yanı sıra yapılan dövmeyi gören kişilerin bundan rahatsız olması da ayrı bir durum. İnsanların gözüne hoş gelmiyor. Göreni de olumsuz etkileyemezsiniz. İslam dini güzeli daha güzel yapar. Allah’ın yarattığı da en güzeli en temizidir." * * * ÇÖL ÇİÇEĞİ : KADIN SÜNNETİ VAHŞETİ VE CESUR KADIN.. Üç yaşında küçük bir kız çocuğuyken bir sabah anneniz sizi apar topar uyandırıp evden çok uzakta kimsenin olmadığı bir araziye götürüyor. Nemrut suratlı yaşlıca bir kadınla buluşuluyor, kadın pis bohçasından paslı bir jilet ya da kırık cam parçası çıkarıyor. Anneniz bacaklarınızı ayırıyor ve sünnetçi kadın klitorisinizi kesip, sadece çişinizi yapabileceğiniz şekilde bir açıklık bırakarak vajinanızı boydan boya hasır bir iple dikiyor. Şanslıysanız, hayatta kalıyorsunuz. Eğer değilseniz kan kaybı veya enfeksiyondan ölüyorsunuz. Afrika’da kadın olmak için bir bedel ödemeniz gerekiyor. Hiçbir şeyden haberinizin olmadığı ve savanlarda hayvanlarla oynayarak geçirdiğiniz mutlu çocukluğunuzun ortasında sizi hiç istemeyeceğiniz bir acıya ve hayatınızın sonuna kadar taşıyacağınız bir yaraya mahkum ediyorlar. Kadın(!) olmak için kadınlığınız elinizden alınıyor. Afrika’da ve bazı Ortadoğu ülkelerinde her yıl 3 ila 12 yaş arasında milyonlarca küçük kız çocuğu bu vahşete maruz kalıyor. Genel olarak müslüman Afrika ülkelerinde gözlemlenen bu ritüel, kızlıktan kadınlığa geçmenin ve gerçek bir kadın olmanın değişmez şartı. Erkek egemen toplumun dayattığı, fakat kadınlar arasında sessiz sedasız halledilen bir pratik. Sünnetli kadınlar, hayatları boyunca regl dönemlerinde ve cinsel ilişki sırasında dayanılmaz ağrılar çekiyor. Sünnetsiz kadınlar ise kabilelerine ve soyadlarına ihanet etmiş sayılıyor, dolayısıyla aile tarafından reddediliyorlar. Hayat kadını veya fahişe statüsünde kabul edildikleri için asla evlenemiyor ve her türlü sosyal grubun dışında kalıyorlar. Bu duruma düşmekten ve ‘kirli’ adledilmektense yüzyıllardır anneler, kendi elleriyle küçük kızlarının çığlıklarını duymazdan gelerek onları sünnet ettiriyor. İffetli birer kadın olabilmeleri için.. Peki kadınların sünnet edilmesinin geleneksel nedenlerinin yanında sosyolojik sebepleri de yok mu? Tabii ki var. Sünnetli kadınlar, klitorisleri olmadığı için hiçbir zaman haz duyamıyor. Bu da kadını cinsel açıdan nötralize ediyor ve sadece bebek yapan bir makinaya dönüştürüyor. Ayrıca dikişi genişlememiş veya açılmamış kadının bekareti, dışarıdan bakıldığında kolayca anlaşılıyor. Dolayısıyla bu ritüelin, bir nevi ‘bekaret kontrol mekanizması’ olduğu da söylenilebilir. Yani Türkiye’deki gibi işi şansa bırakmamışlar. Belki kızlık zarı geridedir, esnektir, doğuştan yoktur gibi durumları düşünmelerine gerek bile yok. Kadın dikiliyse, tamamdır. İlk sünnet vakasının milattan önce Mısır’da bir mumya üzerinde gözlemlenmiş olması, geleneğin ne kadar uzun süredir devam ettiğini kanıtlıyor. Yüzyıllardır var olan bu geleneğin İslam’la hiçbir ilgisinin olmadığını söyleyenlere rağmen, her gün 8 bin kız çocuğu sünnet ediliyor. Waris Dirie, o kızlardan sadece bir tanesiydi. Somalili Waris, 4 yaşında sünnet edildi ve hayatta kaldı; fakat küçük kız kardeşi onun kadar şanslı değildi. 12 yaşında babası tarafından 3 deve karşılığında 65 yaşında bir adamla evlendirilmek istenince annesinin yardımıyla evden kaçtı. Günlerce yürüdü, çölü aştı ve Somali’nin başkenti Mogadişu’ya ulaştı. Mogadişu’daki akrabaları sayesinde Somali Büyükelçiliği’nde temizlikçi olarak çalışmak üzere İngiltere’ye gitti. Orada çok ünlü bir fotoğrafçı tarafından keşfedilen Waris Dirie, başarılı bir top model oldu fakat içine girdiği görkemli ve parlak hayat mutsuzluğunu gizleyemedi. Waris, artık ‘Afrika’nın çölünden Paris podyumlarına’ başlıklı röportajlar vermek istemiyordu. Anlatmak istiyordu, kadın sünnetinden bahsetmek, tüm dünyaya haykırmak ve bununla savaşmak istiyordu. Bir gün gazeteye verdiği bir röportajda başına gelenleri anlattı. Basında çok büyük yankı uyandıran röportaj sayesinde herkesin Waris’in ve milyonlarca Afrikalı kadının maruz kaldığı bu vahşetten haberi oldu. Daha sonra Waris, kadın sünnetine karşı verdiği mücadeleye odaklanmak istediğini açıklayarak modelliği bıraktı. 1997 yılında BM tarafından Kadın Sünneti Özel Elçisi olarak seçildi. 2002 yılında Desert Flower Foundation’ı (Çöl Çiçeği Vakfı) kurdu. Waris Dirie’nin aynı zamanda kendi yaşam öyküsünü anlattığı 3 kitabı ve bir de Çöl Çiçeği adlı kitabından uyarlanmış, aynı adı taşıyan bir filmi var. ‘’ ..Kadın sünneti bir kültür değildir, kadın sünnetinin dinle bir ilgisi yoktur. Bu durum değişmelidir ve değişim bizim ellerimizdedir. Afrika’nın liderleri, çocuklarınız ağlarken siz neredesiniz? .. Afrika Ana sen bize onca varlık, onca doğal zenginlik ve güzellik verdin. Senin gücün ve güzelliğin sonsuza dek yaşayacak. İnsanlar seni hem iyiye hem kötüye kullandı. Senin gibi bir yer daha yok; ama Afrika’nın yeni bir ruha ihtiyacı var. Benim bir hayalim var. Savaşıp birbirimizi öldürmediğimiz, dayanışma içinde birbirimize destek olduğumuz bir Afrika hayal ediyorum. Kadınların erkeklerle eşit muamele gördüğü bir Afrika hayal ediyorum..’’ – Waris Dirie, Anneme Mektup Bu zatı muhtereme sormak gerekiyor, bir yandan “Allah’ın yarattığı en güzeli” derken, kadını sanki Allah yaratmamış gibi sıra kadına gelince hem de özgür iradesi dışında vücuduna işkence ile geri dönüşümü olmayan bir işlem yapmak mübah. Kadın kahkahasından bile orgazm olmaya hazır beyinlerden, kadının iffetini sünnet ve kızlık zarında gören zihniyet hukuka bile yansıyarak karısını yaralayan adama kadın tayt giydi diye ceza indirimi uyguluyorsa… İşid terör örgütünün kadın sünneti fetvası ile ülkemiz sınırlarına dayanan bu uygulamayı da göz önüne aldığımızda, kadını dışlayan zihniyeti bu ülkeye dayatanlara verilecek cezada en büyük pay siz kadınlarımızın olacaktır.

31 Temmuz 2014 Perşembe

BAYRAMLIK

ALDATMAK Meyhanelerden çıkmazdı hiç. İçkisini içer, geç vakitte naralar atarak evinin yolunu tutardı. Ne çocuğuna, ne eşine, ne anasına, babasına ve ne de çevresine hayrı dokunmamıştı. 'Ayyaş Hamdi' böyle bir yaşamın sonunda rahmetli oldu. Cenaze namazı kılındıktan sonra imam sordu: -Merhumu nasıl bilirsiniz? -İyi insandı... Kimseye kötülüğü olmadı... Toprağı bol olsun... ve benzer cevapları duyan Bektaşi sabredemedi ve yanındakinin kulağına fısıldadı: -Bizi neyse de, Allah’ı da aldatmaya yelteniyorlar. BİR DE SENİN KULUNA BAK Bektaşi Baba İstanbul'da gezinirken, padişahın sarayı olduğunu zannettiği görkemli bir binanın yakınından geçmekte idi. Binanın önünde şatafatlı bir fayton durmakta idi. Binadan sırmalı elbiseleri olan adam çıkınca, muhafızlar selama durdu. Adam faytona binerken, Bektaşi meraklandı ve muhafızlardan birinin yanına sokularak sordu. -Faytona binen padişah mıdır? -Hayır padişahın bir kuludur. Cevabını aldı. Bektaşi, tepeden tırnağa önce faytondaki adama baktı. Sonrada kendi haline baktıktan sonra, ellerine açarak: -Tanrım, bir padişahın kuluna bak! Sonra, bir de senin kuluna bak! Diye söylendi. SEN NE İŞE YARADIN Hoca ile Bektaşi içki içerken yakalanırlar ve Kadı’nın huzuruna çıkarılırlar. -Şeytana uyduk kadı efendi. Diye af dileyen hocayı, kadı affetmez ve idam cezası verir. Sıra Bektaşi’ye geldiğinde savunmasını yapar: -Kadı efendi ben gayri-müslümüm, bana oruç farz değildir. Kadı Bektaşi’yi serbest bırakır. Bektaşi Kadı’nın huzurundan ayrılırken sorar: -Kadı efendi, ben de şahadet getirip Müslüman olsam, arkadaşımı da bağışlar mısın? Kadı efendi düşünür, bir kişiyi Müslüman yapmanın sevabını hesap eder ve Bektaşi’nin teklifini kabul eder, hocayı da affeder. Kadının huzurundan ayrıldıktan sonra hoca Bektaşi’ye kızgınlıkla sorar: -Sen ne biçim adamsın be, bir Hıristiyan bir Müslüman oluyorsun! Sen de hiç iman yok mu? Bektaşi gülerek cevaplar: -Gavur oldum kendimi, Müslüman oldum seni kurtardım. Peki sen ne işe yaradın? BEKTAŞİ VE SOFU Koyu sofu bir adamcağızla Bektaşi, bir başka kente gitmek üzere bir kervana katıldılar. Sofu, ikindi üzeri namaz kılacağını söyledi. Bektaşi : -Geç kalırsan kervanı kaçırırsın ; onun için sünneti bırak da yalnız farzı kılıver, diye öğüt verdi. Bektaşi'nin sözüne uydu adam. O gece bir yerde konakladılar. Ertesi sabah sofu, Bektaşi'ye sitem etti. -Dün bana sünneti kıldırmadın, gece rüyama Peygamber Efendimiz girdi. Bektaşi adamın sözünü ağzına tıkadı : -Daha ne istiyorsun! Farzı da bırak rüyana bu kez Tanrı girsin! DAMIZLIK BEKTAŞİ İkinci Mahmut, Yeniçeri ocağını kaldırdıktan sonra, Alevi-Bektaşi kesimi üzerinde terör estirmiş, kimilerini öldürmüş, kimilerini ise sürdürmüştü.İstanbul'da hiçbir Bektaşi ortaya çıkamaz olmuştu.Padişah bir gün Bahçekapı'dan geçerken korkmadan, göğsünü gere gere dolaşan bir Bektaşi babası görküş.Adamın rahat tavırları padişahı etkilemiş.Çağırtılmasını buyurmuş.Baba gelince şöyle demiş : -Sizinkilerin tümü bir kıyıya kaçtı, gizlendi.Sen burada yalnız başına ne dolaşıyorsun? Baba çekinmeden yanıtlamış : -Sultanım, onlar gitti, beni damızlık bıraktılar! HARAM Bektaşinin birini ramazanda içki içtiği için yakapaca kadıya götürürler. Çakırkeyif Bektaşi'yi görür görmez kadı : -Behey kafir! Bu yaşta hala içiyorsun bu zıkkımı. Utanmıyor musun? Bilmiyor musun haram olduğunu?, der. -Sırtınızdaki ipek kaftan da haramdır, diye karşılık verir Bektaşi. Kadı : -Bunun içine pamuk katarlar. Bektaşi : -Dünyada doğru adam mı kaldı, şaraba da yarı yarıya su katıyorlar... İŞİMİZ İŞ Hocanın biri Ramazanda ; -Ey ümmeti Muhammed! Şarap içmek kesinlikle haramdır. Sakın içmeyiniz! İçenlerin boyunlarına yarın ahirette, içtikleri şarap şişeleri asılarak, mahşer halkına haftalarca teşhir edileceklerdir, diye vaaz veriyormuş. Dinleyenlerin arasında bulunan Bektaşi sormuş : -Hoca efendi! Şişeler dolu mu asılacak, boş mu? Hoca "Boş" dese, cezanın hafifleyeceğini düşünerek : -Hayır! Hiç boş olur mu? Dolu olacak, demiş. Bektaşi, gülerek şöyle bağırmış : -Desene hocam! Cennette de ya hey! İYİ RÜYALAR Mevlevi, Bektaşi ve Softa yemekten sonra ikram edilen bir tepsi baklava için rüyaya yatarlar.En hayırlı düşü gören baklavayı alacak. Öneri kabul edilir. Yatar, uyurlar. Sabah olunca Sofu : -Ne düş gördünüz anlatın bakalım?, der. Mevlevi sikkesini başına geçirerek : -Hayırdır inşallah göklere çıktım, der. Hoca da : -Ben ise düşümde cennete gittim, der. Bektaşi : -Erenler, ben de gece birinizin göklere uçtuğunu, diğerinizin de cennette gezdiğini görünce, artık bunlar fani dünyaya dönmezler diyerek kalkıp baklavayı temizledim!, der.

26 Temmuz 2014 Cumartesi

BAYRAM BENİM NEYİME ?

“Beyinlerimiz savaşsın isterdim ama görüyorum ki siz silahsızsınız bayım.” Franz Kafka Çocukların katledildiği, Şiddetin, tacizin giderek arttığı, Kadınların yok sayıldığı, öldürüldüğü, Bilimin, sanatın, eğitimin büyük bir hızla yok edilmeye çalışıldığı, Adaletin ayaklar altına alındığı, Yolsuzlukların, rüşvetin nerede ise mübah sayıldığı, Doğanın yok edildiği, Bu ülkede bayram benim neyime? Vahşice aynı dinden olanların kan akıttığı, Kadın sünnetinin yaygınlaştığı, Allah adına küresel sermayeye çalışan dindarların arttığı, Din adına diğer dinlerdekilerin bombalarla yok edildiği, Bir dünyada bayram benim neyime ? İletişimlerimizin gittikçe azaldığı, Sevginin çıkara dönüştüğü, Sevgisizliğin yaygınlaştığı, Bencilliğin giderek arttığı, İnsan olmanın erdemlerinin yok olduğu, Bu insanlıkta bayram benim neyime ? 1990’da Gezgin-1 sondasının 6,4 milyar km uzaktan çektiği fotoğrafta dünya “Soluk Mavi Nokta” olarak görünmektedir. 11 Mayıs 1996 da Carl Sagan (1934-1996) bir konuşmasında o fotoğrafı şöyle yorumlamıştır. “Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süper star, her "yüce önder", her aziz ve günahkâr onun üzerinde - bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde. Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı. Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok. Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok. Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer. Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza.” Evrendeki bu biricik yuvamız olan soluk mavi nokta ve üzerinde yaşayan ırkımıza daha iyi davranma bilinci yerleşmeden Bayram bizim neyimize ? ”

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Bilim İnsanı ve Etiği (*)

“Nasıl bir kişidir bilim insanı, nasıl bir kişiliği vardır da insanlık için durmadan çalışır özveride bulunur ve çoğu zaman da pastanın bölüşülmesinde en alt tabakalarda yer alır. Bilim insanlığı bir yaşam biçimidir. Her şeyden önce bilim insanı kendini aşmış evrenselleşmiş kişidir. Kendine has bir yaşamsal disiplini olan, herkesten fazla toplumsal sorumluluk taşıyan kişidir. Ülke ve bölge sınırlarını aşan, yer yüzünün her noktasında meydana gelen olayların kendisini de ilgilendirdiğini düşünen kişidir. Dili ve dini evrenselliktir. Bilimin bu evrensel ilkelerini yerine getirecek olan tabii ki insandır. İnsan kendi toplumunun veya kendi emeğinin ürettiği maddi ve manevi değerleri olan kültürel bir varlıktır. Yukarıda belirtildiği üzere bilimsel araştırmaların sistematik olarak yürütülüp sonuçlandırılmasında bilim insanının çok büyük sorumluluğu bulunmaktadır. Biraz daha açar isek bilim insanlığı kanımca bir kültür ve ahlak (ettik) olayıdır. Bilindiği gibi, kültürler, insanın üretim faaliyetlerine başladığı ilk çağlardan günümüze kadar oluşturdukları değer yargılarıdır, yaşanılan dönemin üretim ilişkileri ve üretici güçleri tarafından belirlenirler. Bilim insanı da toplum içerisinde yaşadığı için toplumla birlikte olması gereken durumlarda kendi iradesi dışında zorunlu bir takım ilişkiler çerçevesinde üretim sürecine girmek ve toplumun ortak kültürünü paylaşmak zorundadır. Toplumun oluşturduğu hukuk, sanat, felsefe, din ve ahlak değerleri gibi. Buradaki bilim insanının kendi toplumsal dinamiği içerisinde bir ulusal veya toplumsal kültürü vardır, bunlardan ise dayandığı sınıfın kimliği ve kültürü ağır basmaktadır. Bu yönüyle bilim insanı bir kişilik ve kimlik taşımaktadır. Bir de bilim insanının başka bir kimliği veya kültürü vardır ki oda evrensel kimliğidir. Bu yönüyle bilim insanı kendini ve dar çevresini aşmış kişidir. Sınırları evrenin sınırları ile ölçülmektedir. Yine başa dönersek bilim insanı gerek hipotezini kurarken ve gerekse sonuçlarını açıklarken değerli yazar Melih Cevdet Anday’ın da belirttiği gibi ‘insan yapısı olan yapay kültürel değerlerini aşmak’ zorundadır. Bilim insanı hipotezini kurarken veya sonuçlarını açıklarken kendi dünya görüşleri doğrultusunda hareket edemez, hissi davranamaz. Bulguları veya bilimsel gerçekler üzerinde titrediği herhangi bir konuda kendisine ters geliyor diye çalışmamazlık edemez ve bulgularını gizleyemez. Hepimizin bildiği Galile örneği bilim insanlarına çok güzel bir örnektir, bu değerli bilim insanı ‘yine de dünya dönüyor’ derken var olan doğal gerçeği ölümü pahasına da olsa bilimsel ahlaka yakışır bir şekilde açıklamayı bir görev bilmiştir. Bilimsel düşünme disipline olmuş bir kafa ile olmaktadır. Bilimsel düşünce yapısı kazanmış bir kimse her şeyden önce gerçekçi bir yapıya sahiptir ve olaylara saygılıdır ve her olayın bir nedenden kaynaklandığını bilir. Cemal Yıldırım’ a göre bilim insanı yargılamalarında tutarlı ve ihtiyatlı olmasını bilir; olay ve olgulara dayanmayan genellemelerden kaçınır, dogmatik inançlara sapmaz. Bilim bir sistematik öğrenme ve araştırma sanatı olduğuna göre bilim insanlığı ahlakı doğuştan değildir eğitim ile kazanılacak bir olgudur. Bilim insanının en önemli özelliklerinden biride onun ahlaki hayatıdır. Bilim insanın ahlaksal hayatı, sürekli bir arayış heyecanı, çıkara dayanmayan bir özlemle didinen saf ve onurlu bir hayattır. Sürekli doğruyu aramak, bulguları çarpıtmamak, okumadığını okumuş gibi göstermemek, bulmadığı sonucu bulmuş gibi göstermemek, başkalarının düşüncelerini kendi görüymüş gibi göstermemek gibi erdemlere sahiptir. Bilim insanın ahlaksal hayatı paraya, üne ve otoriteye önem vermeyen fakat gerçekleri bulma ateşi ile çırpınan bir hayattır. Sayın Erdem Büyükbingöl’ün 3 Şubat 1996 tarihli Cumhuriyet Bilim ve Teknik ekindeki Bilim İnsanlığı üzerine düşüncelerine içtenlikle katılmak istediğimi belirtmek isterim. Çok net olarak açıklanmaya çalışılan yazıda en ilginç olan nokta bilim öğretmeye çalışan bir profesörün bilim adamı olamayacağı gibi bilim hayatına yeni merdiven dayamış bir araştırma görevlisinin bilim insanı niteliğini taşıyabileceğinin vurgulanmış olmasıdır. Buradan da anlaşılacağı gibi salt bilim öğreten veya bilimsel araştırma yapılan bir kurumda (üniversite veya araştırma enstitüleri) araştırma yapan herhangi bir pozisyondaki kişi bilim insanı vasıflarına sahip olamayabilmektedir. Bilim ile uğraşan kişi kendisini halktan uzak tutmamalıdır. Çoğu bilim insanı kendini izole ederek kullandıkları teknik ve teknolojinin arkasında durarak kendi yaptıkları karşısında insanların hayret ve şaşkınlık gösterilerini kendileri için bir gurur ve üstünlük kaynağı olarak görmektedirler. Her şeyden önce bilim insanı bilimini halka indirgemeli ve herkesin anlayabildiği dille kitlelere sunum yollarını aramalıdır. Socrates tüm yaşamını, bilmek ve doğruya ulaşmak için harcamıştır. Aristoteles ‘bütün insanlar yaratılışları gereği öğrenmek ister’ diye başlar ünlü Metafizik adlı eserinde. Böylece bilim insanı her ne koşul altında olursa olsun doğru söyleyen biri olmalı, araştırma sonuçları ne ise onu kamuoyuna açıklamalıdır. Bilim insanı ahlaki değerleri yüksek olan kişidir. Bilim insanı olayları ve olguları olduğu gibi kabul eder, gerçeğe saygılı kişidir. Esen rüzgarın yönüne göre veya güçlüye göre fikir değiştiren veya anlayışını güçlü olana göre belirleyen kişi değildir. Kendinden zayıfı ezmeyen ve kendinden güçlünün önünde diz çökmeyen, sağlıklı iç gelişmesini tamamlamış, olgun yapısıyla insanı insan olarak gören ve insan olduğu için saygı duyan ahlaklı ve erdemli kişidir. Bilim yapan kişi bilimsel çalışmalarında hiç bir maddi kazanç ve çıkar gütmeksizin yapmalıdır. Bilim insanı gerek bilimsel çalışmalarında ve gerekse toplumsal ilişkilerinde maddi kazanç sağlanacak diye uğraşısında ve ilişkilerinde para ve benzeri küçük değer yargılarına tenezzül etmez. Bilim insanı için bir bilinmeyenin bilinir hale getirilmesinin, toplumun problemlerine çözüm getirmesinin ve bir canlının canını kurtarmasının verdiği haz maddi hazla karşılaştırılamayacak bir duygudur. Araştırmacının tarihsel ve toplumsal bir sorumluluğu vardır. Yaptığı her araştırma kendi sınırlarını aşan nitelikte olduğundan bilim insanı çağına ve dünyaya karşı sorumlu kişidir. Bu nedenle bilim insanı yaptığı araştırmanın sorumluluğunu taşımalıdır. Bilim insanının sorumlulukları salt laboratuvarda ve kütüphane kapılarının ardında kalmamalıdır. Bilim insanı zaman zaman toplumu kendi bilgi ve birikimi ile aydınlatmalıdır. Bilim insanı öğrencilerini bilimi ile aydınlatır. Bilim insanı bilim kavramını eğitim sisteminde iyice işlemeli kendi konusunu bilimsel verilerle nasıl işlediğini pratiği ile öğrencilerine anlatmalı ve göstermelidir. Aydınlanma ile birlikte sorgulama sanatı gelişmiş bunun sonucu bilim ve bilimsel araştırma faaliyetleri ilerlemiştir. Bilim insanı aynı zamanda topluma bilim hizmeti sunmakla kendini sorumlu hissetmelidir. Bilim insanı, kendisini salt teorik çalışmalardan sorumlu tutmamalı, zaman zaman kendi bilimini topluma açıklamalıdır. Bilim insanı zaman zaman popüler alanlarda da yazılar yazmalıdır. Bildiğimiz bir çok bilim adamı örneğin Albert Einstein ve Bertrand Russell zaman zaman toplumsal konularda yazılar yazmışlardır. Evrensel düşünmek zorundadır. Bilim insanı çalışmalarının evrensel nitelikte olması nedeniyle kendisi de evrensel düşünmek zorundadır. Bilim insanı bu nedenle her türlü dar görüşlülükten sıyrılıp din, dil, ırk ayrımı yapmadan yaptığı araştırmayı dünyanın her insanı ile bölüşmede evrensel olmak zorundadır. Bilindiği üzere eskiden büyük bilimsel buluşlar tek tek bilim adamlarının buluşları ile oluyordu fakat günümüzde artık buluşlar farklı disiplinlerdeki bilim insanlarının oluşturduğu ekipler tarafından yapılmaktadır. Bu yolla geniş bilgi birikimi aynı potada değerlendirilerek olaylar ve olgular arasındaki ilişkiler daha iyi anlaşılmaya başlamıştır. Bu nedenle bilim insanı kendi çevresindeki diğer disiplinlerdeki bilim insanları ile bağlantı kurmalı ve onlarla sürekli bir ilişki içerisinde olmalıdır. Bilim insanı hümanist kişiliklidir. Bilim insanın evrenselliğinden kaynaklansa gerek, bilim insanı başka yaşam biçimlerini daha iyi anladığı için çevresindeki insanları daha iyi anlar, kişileri olduğu gibi kabul eder ve onlara yardım elini uzatmakta gecikmez. Bilim ile uğraşan kişi eleştiri ve özeleştiriye açık olmalıdır. Bilim insanı başta kendi çalışmaları olmak üzere olayları ve olguları tarafsız, nesnel bir şekilde inceleyebilen, araştırabilen ve sorgulayan kişidir. Bilim insanı her türlü eleştiriye açık olduğu gibi kendi kendini de eleştiren veya özeleştiri yapan erdemli insandır. Bilim insanı araştırma öncesi ve sonrası bütün ayrıntıları en ince ayrıntısına kadar araştıran ve sorgulayan kişidir. Bilim insanı araştırma sonuçlarını değerlendirirken yapılmış yanlışları ve yanılgıları açık ve net olarak belirterek, özeleştiri yaparak kamuoyuna duyuran kişidir. Özeleştiri yapmak bilim insanını küçük düşürmez, aksine zenginleştirir ve daha saygın kılar. ‘Erdemli kişi önce kendini yargılamasını bilen kişidir’ özdeyişi bilim insanı için çok yerinde bir deyiştir. Bilim insanı kendi ürettiği bilginin, yaptığı araştırmanın sorumluluğunu taşıyan kişi olması nedeniyle ürettiği bilginin ve araştırmalarının muhatabı olan kişidir. Evrensel olması ve uluslararası düzeyde yayın yapmasından doğan durumdan dolayı herhangi bir ulusun araştırıcılarının eleştirisine açık olan kişidir. Uluslararası alanda herhangi bir ağırlığı olmayan bir ülkenin araştırıcısının eleştirisine uğradığı zaman kızma veya dikkate almamazlık tutumu gösterilmesi bilim insanın niteliklerine yakışmamaktadır. Her şeyden evel gerçeği söyleme cesaretine sahip olmalıdır ve bilimdışı görüşlere karşı taviz vermemelidir. Tavizin verildiği yerde gerçek anlamda bilimden bahsetmek mümkün değildir. Bilim insanı tarafsız, bağımsız karar verebilen, gerektiğinde düşüncelerinin mevcut anlayışla bağdaşıp bağdaşmadığına bakmaksızın açık, net ve özgürce ifade eden kişidir. Galile dünyanın evrenin merkezi olmadığını açıkladığı zaman o günkü yönetim ile ters düşmüştü. Çünkü o zamanki yönetim, yetkileri tanrıdan aldığını ileri sürüyordu ve dünyanın evrenin merkezi olduğu resmi olarak kabul görmüştü. Kişisel amaçlar, yasaklar, ideoloji veya inanç uğruna var olan gerçek olguların ifadesi engelleniyorsa bilim insanı bu engellemelere karşı taviz kar olmamalı ve sessiz kalmamalıdır. Eğer bilim insanı olay karşısında bilimden yana tavrını koymuyorsa burada onun bilim insanlığından bahsetmek mümkün değildir. Bilim insanı, Server Tanilli’nin belirttiği gibi ‘bilimden yana taraflı insandır’. Bilim insanları Atatürk’ün çok önem verdiğim şu özdeyişini kanımca bünyelerine iyice işlemelidirler; ‘Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat, için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. Bilim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, sapmadır’. Bu veya benzeri örnekleri çağlarına damgasını vurmuş düşün insanları çeşitli vesilelerle belirtmişlerdir. Buraya kadar ifade edilmeye çalışılan bilim insanı niteliklerinden dolayı bilim insanı seçkin ve özel bir kişidir. Seçkinlik ve özel olmak, bir başka insandan farklı olması ona bir kişilik ve evrenselliği kazandırmaktadır. Yukarıda da anlatılmaya çalışıldığı gibi bilim hayatı ve bilim insanlığı bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçimi zor amma zevkli bir yaşamdır. Bizler istesekte ismesekte, bizler olsak ta olmasak da dünya kendi ekseninde dönmeye devam edecektir. Ama bir gerçek var ki o da, bu dünya bizim gibi bilim, sanat yapanlar tarafından daha iyi, hata çok daha iyi yaşanılabilir bir dünya olabileceği gibi çok kötüde olabilir. Bilimimizle sanatımızla ona zenginlik katabiliyor isek ve insanlığın önünü açabiliyor isek ne mutlu bizlere. Bilimsiz ve sanatsız bir dünya eksikli bir güzellik olacaktır.” (*) “Bilim, Bilim İnsanı ve Bilimsel Etik” - Prof.Dr.İbrahim ORTAŞ- (Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi) - “Üniversite ve Toplum” Dergisi- Haziran 2002, Cilt 2, Sayı 2