17 Temmuz 2013 Çarşamba

KASDER, rant uğruna...

KASDER, Türkiye Kas Hastalıkları Derneği Ülkemizdeki kas hastalarının daha kaliteli yaşam sürmelerinin koşullarını yaratmak, hastalara ve topluma rehber olmak, çözüm önerileri geliştirerek uygulanmasını sağlamak amacıyla Prof.Dr. Coşkun ÖZDEMİR öncülüğünde mütevazi bir hekim odasında 1978 yılında temelleri atılan, 1991 yılında Yeşilköy’de, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden kiralanan arsa üzerine dernek üyeleri ve gönüllülerin destekleri ile birinci katı çıkılan, ardından 1992 yılında Bakırköy Belediyesi’nin katkıları ile iki kat daha çıkılarak şu anki üç katlı binasına kavuşan dernek, 1992 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile Kamu Yararına Çalışan Dernek statüsünü almıştır. 2004 yılında ise İzinsiz Yardım Toplama hakkı almıştır. Onlar, dünya dediğimiz bu gezegen üzerinde yaşayan yedi milyar insandan, genetik bir bozukluktan dolayı hücreleri distorfin (kasların her bir hücresinin zarında var olması gereken bir protein) üretemeyen milyonların ülkemizde yaşayan yüzbinleridir. Onlar, hücreleri distorfin üretemediği için kasları zayıf kalan ve zamanla yürüme yeteneğini kaybederek, bazen tekerlekli bir sandalye, bazen de başka yardımcı cihazlarla yaşamlarını sürdüren kas hastalarıdır. Onlar, türü iki yüzü geçen ve halk dilinde kas hastalığı olarak bilinen, çoğu genetik kökenli nöromüsküler hastalıklarla ilgili tanı ve tedavi yöntemleri üzerine çalışan, bilimsel araştırmalar yapan ve hayatlarını bu hastalıkların şifresini çözmeye adayan uzman hekimler, nörologlar, genetikçiler ve diğer sağlık insanlarıdır. Onlar, zayıf kalmış kaslarıyla çevresel engelleri aşamadığı için genellikle eğitimini yarım bırakmış, çoğu kez kendilerine eşlik eden bir tekerlekli sandalye ile yaşamlarını sürdüren, bazen hayatı bir trakeostomi (Nefes borusuna tıbbi amaçlarla gırtlak seviyesinin altından dışarı delik açılarak yeni bir nefes alma deliği elde etme işleminin adıdır.) ile soluyan, bazen iletişimini yalnızca kaşları ve gözleriyle gerçekleştirebilen; yine de yeri geldiğinde edebiyatta, sanatta, felsefede ve fizikte en büyük başarıları yaşayabilen kas hastalarının gönül dostlarıdır. Onlar, evrenin devasa sonsuzluğuna savrulmuş, bir toz zerresinden de küçük ve adına dünya dediğimiz bu gezegenin sevgiye, dostluğa, dayanışmaya ve fırsat tanınmaya muhtaç insanlarıdır. 35 yıldır ulusal ve uluslararası ölçekteki bilimsel ve sosyal faaliyetlerle saygın bir yeri olan dernek 2010 yılı mart ayında kiracısı olduğu arsasından, 1- Ülkenin Sivil Toplum Kuruluşu’na ihtiyacı olmadığı, 2- Derneğin üye bilgilerinin paylaşılmadığı, 3- Dernek faaliyetlerinin durdurulmasının kamu menfaatine olduğu, 4- Maddi ve parasal önceliklerin her şeyden önemli olduğu, 5- Kendi gibi düşünmeyenlere yaşama hakkı tanımayacağı gerekçeleri gösterilerek tahliye edilmek üzere iken idare mahkemesinin kararı ile tahliye önlenmiştir. Ne yazık ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi ısrarla bu kurumu yok etmek istemektedir. 2010 yılında “yer gösterilmeden tahliye yok” diyen Başkan, kurum yöneticilerine randevu dahi vermemektedir. 2012 yılı şubat ayında ihtiyati tedbir kararı ile tahliyenin durdurulması sağlansa bile bu geçici bir karar olup kira sözleşmesinin yenilenmemesi durumunda yargısal olarak da yollar kapanmaktadır. 5 Temmuz 2013 günü CHP Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer durumu meclis gündemine, İçişleri bakanı Muammer Güler’in yanıtlaması istemi ile yazılı soru önergesi vererek taşıdı. Tabi ki bu soru önergelerinin hiçbir yaptırım gücü olmadığı için ilgili olmayanların da haberi olmuyor ne yazık ki. Hele hele yerel seçimler öncesi bu güne kadar bu tür toplumsal sorunlara kulak tıkayan siyasi parti örgüt yöneticileri siyasal rant sağlamak, siyasal arenanın üst basamaklarında bizlere daha böyyük hizmetler! vermek adına patır patır istifa ederlerken, işimiz zaten engellileri yok sayan ve onlar için hiçbir çaba harcamayan zihniyetin insafına terkedilmiş olacaktır. Bu tür rahatsızlığı olanların, özellikle ailelerinin işledikleri günahların cezasını çektiğine inanan zihniyeti temsil eden İBB, daha tedavisi mümkün olmayan bu tür rahatsızlığa yakalanmış insanların şarlatanların eline düşmemesi adına büyük bir çaba ve destek veren KASDER’i yok etmek istemesi çok doğal değil mi? Aynı zihniyetteki Sağlık Bakanlığı’nın bu tür tedavisi olmayan hastalıkları akapunkturla tedavi edeceğini söyleyen birine yetki vermesi sanırım yukarıdaki düşünceleri teyid etmektedir.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

EĞER

Bugün sizlere bir şiirle seslenerek konumuzu bağlamak istiyorum. Vahabiliğin fikri olarak ortaya çıkması 1200’lü yılların sonlarına doğru Harran doğumlu İbn-i Teymiyye’dir. Ruh hali şöyle anlatılır. “Kibirli bir adamdı. Kendini beğenirdi. Herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek ve büyüklerle alay etmek adeti idi.” 1700’lerin başında ise bu kişiden etkilenen Abdulvehhab ise kendisini, İslamın doğuşundan 400 yıl sonra yetişmeyen müctehid zannetmiştir. Müctehid dinin açıkça belirtilmiş ya da belirtilmemiş anlamlarını açıklayan, kitaba geçiren islam alimi demektir. Ki islamın kabul ettiği 4 mezhebin kurucu imamları müctehid idi. Abdülvehhab’ın kadı olan babası daha o devirlerde oğlunun bozuk fikirleri yaydığını görünce karşı çıkıp peşinden gidilmemesini var kuvveti ile halka duyurmaya çalışıyor. Ne yazık ki Muhammet bin Suud vasıtası ile siyasi bir cephe kazanan Vahabilik günümüze kadar gelerek bir mezhep hatta yeni bir din kimliğine kavuşturulmuştur. Bu kişilerin ruh hallerini incelemek tabi ki uzmanlara kalmış bir mesele. O yüzden insan olmanın erdemleri üzerine yazılmış bence en güzel şiirlerden biri olan Kipling’in EĞER şiiri ile seslenmek istiyorum. Bu şiir Bülent Ecevit dahil pek çok kişi tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Fakat ben Emre KONGAR’ın çevirisini tercih ediyorum. Eğer herkes çıldırmış seni suçlarken... Sen başını dik tutabilirsen, Eğer herkes senden kuşkulanırken... Sen kendine güvenebilirsen, Ama bu kuşkulara da hoşgörülü davranırsan, Eğer bekleyebilir ve beklemekten bıkmazsan, Veya hakkında yalan söylenirken... Sen yalan söylemezsen, Ya da senden nefret edilirken... Sen nefret etmezsen, Ve yine de insanlara tepeden bakmaz... Ukalalık etmezsen: Eğer düş kurabilir... Ve düşlerinin tutsağı olmazsan, Eğer düşünebilir... Ve düşünceleri ihtirasın haline getirmezsen; Eğer hem Zaferi hem de Felaketi göğüsleyebilir Ve bu iki sahtekâra da eşit davranabilirsen; Eğer söylediğin gerçeklerin... Üç kağıtçılar tarafından... Aptalları tuzağa düşürmek için çarpıtıldığını... Duymaya dayanabilirsen, Ya da yaşamını adadığın eserler yıkıldığında... İşe koyulup yıpranmış araç gereçlerinle, Onları yeniden yaratabilirsen: Bütün kazanımlarından bir yığın oluşturabilsen Ve hepsini bir yazı-turayla riske atabilsen, Ve kaybettiğinde yeniden baştan başlayabilsen Ve kayıpların hakkında tek bir söz bile etmesen; Eğer yüreğini, beynini ve kaslarını... Bütün yıpranmışlıklarından sonra bile Yeniden dönüş için zorlayabiliyorsan, Ve içinde, onlara "Dayan!" diyen... İradenden başka hiçbir şey kalmamışken... Dayanabiliyorsan Eğer erdemlerini koruyarak kalabalıklarla konuşabiliyorsan, Ya da insanlığını unutmadan krallarla birlikte yürüyebiliyorsan, Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitebiliyorsa; Eğer herkes sana güvenebiliyor ama yapamayacağın şeyleri beklemiyorsa, Eğer sen acımasızca geçen her dakikanın her saniyesini... Uzun bir maratonda gibi koşabilirsen, İşte o zaman Dünya ve içindeki her şey senindir, Ve daha önemlisi-sen artık Adam olmuşsundur oğlum! Joseph Rudyard Kipling, ( d. 30 Aralık 1865 Bombay, Hindistan – ö.17 Ocak 1936 Londra). İngiliz şair, roman ve hikâye yazarı. Çeviri : Emre KONGAR

ATATÜRK VE Hz. MUHAMMED’İN MEZARI

Son dönemlerde ülkemde yaşananlar açıkçası beni endişelendirmekte, ümitsizliğe sürüklemekte ve korkutmaktadır. Özellikle Din adına yapıldığı söylenen davranışlar daha öncede bir yazımda belirttiğim gibi bana Vahabi’liği çağrıştırmakta, hoşgörü dini olarak öğrendiğimiz İslam’ı yaşadıklarımız nerede ise inkar etmektedir. 39 ay Suudi Arabistan’da yaşayarak, döndükten sonra “eğer Türkler İslam’ı kabul etmese idi bugün İslam diye bir din kalmazdı” düşüncesi ile dönen biri olarak o kültürler mozağiyi Anadolu Müslüman’lığının götürülmek istendiği noktanın yavaş yavaş buraya kaydığını görmek gerçekten endişe ve korku verici. İslam’ı benden başka kimse bilemez mantığının, kendi fikirlerine zıt fikirleri İslam dışında kabul ederek, kanlarının mübah olduğunu, kafirlere yapılan muameleyi yapmanın onlar içinde mevzu bahis olduğunu söyleyen Vahabilerden ne farkları var. 1803-1806 tarihlerinde Taif, Mekke ve Medine’yi ele geçiren Vahabiler kadın çocuk demeden oradaki Müslümanları katlettiler. Önce Mekke’deki halifelerin evleri ve türbelerini yerle bir ettiler., alimleri astılar. Medine’de ise halkın galeyanı üzerine Hz.Muhammed’in mezarı üzerindeki Kubbeyi bırakarak diğerlerinin hepsini yerle bir ettiler. Ele geçirdikleri Tefsir, Hadis ve diğer birçok kitabı parçaladılar. Ve ne ilginçtir ki çok cahil olan bu Vahabi askerleri Kur’an-ı Kerim’leri diğer kitaplardan ayırt edemedikleri için paramparça yaparak cilt derilerinden çarıklar yaptılar. Burada bir anektod açarak ülkemde ki eğitim sisteminin neden bu kadar geriletilmek istendiğini, cahil toplumları birer ölüm fedaisi gibi kullanmanın ne kadar kolay olduğunu yaşananlar göstermektedir. Gezi eylemleri sırasında çeşitli şehirlerde ortaya çıkan palalıların, acımasızca insanlara saldırması, emir almasalar bile! bu askerleri ne kadar anımsatıyor. Ki “Onlardan bir kısmı okuma yazması olmayan ümmidirler, kitabı anlamazlar. Bir takım batıl şeyleri onlar sadece zanneder dururlar.” (Bakara:78) ayeti bu cahilliği önceden haber verdiği halde. Biliyorsunuz son olaylar da, sürekli dinlerine saldırıldığını ileri süren bu yönetimin halkın değer yargılarına, milli duygularına, hakaretler, aşağılamalar ile saldırması ile özellikle “iki ayyaş’ın kurduğu ülke” denilerek Ulu Önderimiz’e yöneltilen saldırı bir yerde fitili ateşledi. Medine’yi ele geçiren Abdulaziz bin Suud’un Medine’lilere hitaben yaptığı konuşmasında “Peygamber’in kabri başında önceleri olduğu gibi durarak, tazim için salat-ü selam getirmek çirkin bir davranıştır ve çirkin bid’atlardan olduğu için Vehabi diyanetince yasaktır.” diyor. “Şüphesiz Allah ve Melekleri Peygamber’e çok salat ve sena ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat-ü selam getirin ve tam bir teslimiyetle gönülden teslim olun”(Ahzab :56) Ayeti ise bunun tam tersini söylemektedir. Dedelerinin yapamadığını gerçekleştirmek isteyen ve 1926 yılında sınırları içindeki tüm mezarlıkları yıkan, ve sıranın Hz. Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenen Atatürk “Suudi Arabistan Kralı” olan II.Abdülaziz bin Suud’a bir telgraf çekiyor. Olayı ve belgeyi ilk kez 09.08.2008 tarihinde yazan Can Ataklı’dan okuyalım. “1981 yılında 12 Eylül askeri yönetimi Atatürk'ün 100. doğum yılı nedeniyle kapsamlı bir program hazırlamış.. Prof. Yalçıntaş o dönemde İlim Kurulu'nun başına getirilmiş. Amaç Atatürk'le ilgili çeşitli kaynaklardan arşiv araştırması yapmak ve 'bilinmeyen Atatürk'ü' ortaya çıkarmakmış. Yalçıntaş, 'Dışişlerinde Münir Bey vardı.(Soyadını hatırlayamadı) İyi bir araştırmacı ve arşivciydi. Ona Dışişleri Bakanlığı arşivlerinin araştırılması görevi verilmişti' diyerek anlatmaya başladı. Sonra da sürdürdü: 'Bir gün Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.'Prof. Yalçıntaş, Münir Bey'in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: 'Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta 'Hazreti Muhammed'in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim' anlamına gelen cümleler vardı.'” Belge bulunduktan sonraki gelişmeleri yine Can Ataklı yazısında anlatıyor. “Nevzat Yalçıntaş'ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen'e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı'ndaki Milli Güvenlik Konseyi'nin de haberi oluyor. Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor. Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde 'zevahiri kurtarmak' adına konuyor. Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk'ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed'in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.” Aynı yazıda Yaşar Nuri Öztürk’ünde bu belgeyi duyduğunu, Milletvekili olduktan sonra bu belgeye ulaşmak için çok çalıştığını anlatıyor. Gazi Mustafa Kemal ve İslam isimli kapsamlı çalışmasına koymak için Dışışleri Bakanlığın arşivlerinde olduğunu düşündüğü belge için Milletvekili sıfatı ile Bakan Ali Babacana’a başvurduğunu ama izin alamadığını belirtiyor. Belgenin açıklanmasını neden istemiyorlar sorusuna Öztürk’ün yanıtı ilginç. “: 'Atatürk'ü din ve İslam dışı göstermek isteyenler elbette bu belgeden rahatsız olacaklardır. Bu nedenle dini siyasete alet edenler emperyalistlerle iş birliği bile yapabiliyor. Dincilerle İslamı reddedenler bu noktada birleşebiliyor” 12.07.2013

KABE BASKINI

Temelleri 1744’te atılan Vahabi (Vehhabi)’lik emir Muhammed bin Suud ile anlaşarak siyasi bir güç kazanmış oldu. Ve Osmanlıya karşı ayaklanarak isyanlara başladılar. Vehabi’liğin kurucusu İbn-i Abdülvehhap sapık fikirlerini yaymak için sağlam bir maddi desteğe kavuşurken, Muhammed bin Suud da kendi nüfuzunu genişleterek Arap Yarımadasına sahip olmak için fırsat elde etmiş oldu. İşte 1932’de Suud krallığını kuran Vahabiler halen bu zihniyeti sürdürmekte olup gittikçe diğer Müslüman ülkeleri de etkisi altına almaya başlamıştır. Vahabilikte ölenler için dua etmek anlamsızdır, peygamberlerden şefaat dilemeyi şirk, türbe ve mezar ziyaretlerini puta tapmakla eş değer bir günah sayarlar. Bu yüzden yüzlerce sahabenin (ilk Müslümanlar) mezarını yok etmişler şimdide Hazreti Muhammet’in türbesini yok etmek için fırsat kollamaktadırlar. Dünyanın en acımasız teröristleri Vahabiler arasından çıkmaktadır, çünkü inançları hiçbir esnekliğe yer vermemektedir. Tartışmak bile kafirlikle eşdeğerdedir onlar için. Kendileri gibi düşünmeyenlere karşı içleri nefretle dolu, canlı bomba olmak onlara göre cennete giden en kestirme yol. Bunun en güzel örneğini Vahabi krallar, prens ve emirlerin ülkemize yaptıkları ziyaretlerde Anıtkabir’e gitmemelerinde görebiliriz. Ortadoğu’da ve ülkemizde son yaşanan olaylarda yönetenlerin kendi vatandaşlarına karşı olan acımasızca davranışlarında, özellikle iktidar gücünü pekiştirdikçe dini en iyi ben bilirim edası ile yaşam tarzlarına müdahele edilerek farklı düşünenleri kafir gibi görmek, açıkçası katı Vahabiliğin etkilerini düşündürmektedir. 20 Kasım 1979 tarihinde, sabah namazı kılındıktan sonra, kraliyet muhafız birliğinde görev yapmış biri önderliğinde ve farklı ülkelerden yaklaşık kimi kaynaklara göre 500 kimilerine göre 234 eylemci Harem-i Şerif’i ele geçiriyor.Bu sırada mabedin içinde 100 000’e yakın hacı bulunmaktadır. Eylemi gerçekleştirenlerin isteği mevcut monarşi rejiminin sona ermesi, batı ile olan ilişkilere son verilmesi, Amerika’ya yapılan petrol ihracatını durdurarak ülkenin ihtiyacı kadar üretim yapılarak milli servetin heba edilmemesi idi. Suud hükümeti ise ısrarla “bunlar islamiyetten çıkmış bir topluluk” diye lanse etmeye uğraşmıştı. Eylemden 5-6 yıl sonra anlatılanlara göre ise belli bir süre Harem-i Şerif’i elinde tutan grubun Mekke Yönetimini’de ele alacağı hükmünün bulunması olduğu söyleniyordu. Yani belli bir süre Kabe’de namaz kılınamazsa, Kabe’yi koruyamadığı için otomatikman o yönetimin düşmesi gerektiği konusunda bir hükümden bahsediliyor. Vahabi Suud rejimi çatışmalar sırasında ölenlerin veba salgınından öldüğü yalanına sığınıyor. Fakat günler geçtikçe isyanı bastıramıyor. Kutsal Topraklara 14 asır gayrı müslim giremediği içinde öncelikle Pakistan’dan destek istiyor. Buda işe yaramayınca önce Amerika’dan ardından da Fransa’dan gelen terör timleri ile 22 gün sonunda isyan bastırılıyor. Fakat bir handikap yaşanıyor. Amerikalı ve Fransız Hristiyan askerleri Kutsal Topraklara nasıl sokulacaktır.? İktidarlarını korumak için her tür hile ve yalana sarılarak dini kullanan yönetim buna da bir çözüm buluyor. Bir fetva ile daha önceden kağıda yazılan Kelime-i şehadet gelen Amerika’lı ve Fransız timlerine okutularak Müslüman olmaları sağlanmış? İsyanın bastırılmasında o güne kadar kullanılmayan zehirli gazlar kullanılıyor. Özellikle dışarıda bulunan eylemciler üzerinde deneniyor bu zehirli kimyasallar. Son darbe ise Mekke su inşaatı ile Kabe’nin resterasyonunu yapan o zamanlar 22 yaşında olan Usame Bin Ladin’in ailesinin şirketi kanalların planlarını vererek bu kanallardan önce su basılması ardından elektrik verilerek isyanın bastırıldığı söylentileri yaygın şekilde anlatılmaktadır. Hatta Batı’da, Kabe baskınının, 11 Eylül 2001’de ikiz kuleler saldırısı ile sesini iyice duyuran Radikal İslam şiddetinin, El Kaide’nin gelecek saldırılarına ilk ilham kaynağı olduğu tartışılmaktadır. 250 ölü ve binlerce yaralı ile bastırılan eylem Suudi rejiminin gayretleri ile tarihin unutulan sayfalarından biri haline getirilmeye çalışılmıştır. İsyancıların bir gün kolları, ertesi gün bacakları kesilerek ve daha sonraki günlerde de halka açık meydanlarda ya da gizlice idamları gerçekleştiriliyor. Bu olaydan sonra da Suud Rejimi’nin Kabe’de belli bir süre namaz kılınamazsa yönetim düşer maddesindeki süreyi çok uzun zaman dilimine çıkardığı söylenmektedir. Baskından 30 yıl sonra Arap Baharı ile çivisi çıkan bir Ortadoğu’yu anlatan Ali Çimen’in Kırık Heykel kitabı Mart 2013’te piyasaya çıktı. Hala aydınlanamayan bu esrarengiz baskın özellikle ülkemizde pek bilinmediğinden dolayı merak edenler için ilginç gelebilir. “Eğer gidip Araplarla yaşarsanız, özgürlük ve insan saygınlığı fikirlerimizi kesinlikle anlayamadıklarını görürsünüz. O ya da bu türde bir diktatörlüğün hakimiyeti altında o kadar uzun zaman yaşadılar ki onlardan özgür bir devleti başarı ile yönetmelerini nasıl bekleyebiliriz?” Soğuk Savaş döneminden beri Şam’dan Porto Rico’ya kadar bir güvenlik hattı için uğraşan ve bunun için gizli operasyonlarla hükümetleri kontrol etmeye çalışan Amerikan başkanı Eisenhower’ın 1957 lerde sarfettiği sözler bunlar. Tabi o diktatörlükleri kendilerinin besleyip büyüttükleri yıllar sonra anlaşılacaktı. 10.07.2013

YASAKLAR – II

“-Başınıza mahkemelik bir olay geldi mi? -Şirketteki arkadaşlarımın başına geldi. Mesele trafik cezası. Adam gelip arabanıza vuruyor ve suçlu siz oluyorsunuz. Gerekçesi de sen burada olmasaydın bu kaza olmayacaktı. İlginç bir saptama yapayım. Özellikle kadınlar mal gibi satıldığı ve çok pahalı olduğu için homoseksüellik oldukça yaygınlaşmıştır. Örneğin, şantiye ilk kurulduğu zaman çöplük bir alanmış. Bizim topograflarımız da Arapların bu tür ilişkilerine şahit olmuşlar. Benim de başıma böyle bir olay geldi. Alışveriş yapmak için arkadaşla şehre inmiştik. Daily Queen Fast Food’a gidiyorduk. Tam o sırada ezan okundu ve lokantacı bizi içeri almadı. Dönerken tekrar geri çağırdı. İçeri girdik, kapı arkamızdan kilitlendi. Arkadaş ‘Kadın-kız işleri nasıl burada’ diye sordu. Adam da ‘Erkek kadınlardan hoşlanmaz mısınız’ dedi . Lokanta da üç kişiydik. Bizi haremlik kısmına aldı. Peşimizde dolaşıyordu. Homoseksüel olduğu her halinden belliydi. Yanımıza geldi ve bana aniden saldırdı. Bende hayır dedim. Ayrıca dünyanın en büyük porno piyasası buradadır herhalde. -Nasıl satılıyor? -Sürekli elden ele dolaşıyor. -Yakalanırsa cezası ne? -Hapis. Arabistan’a giderken bir kaset götürdüğünüzde önce seyredilir. Birkaç gün sonra haber verilerek gelin kasetlerinizi alın denilir. Eğer yasak yayın varsa el konulur. Hakkınızda soruşturma açılır. Hatta ben de birkaç porno kaset getirmiştim Türkiye’ye. -Zinanın suçu ne ? Mesela böyle bir erkekle yakaladılar ? -Kadın evli ise kesin ölüm, erkek evli ise kırbaç cezası var. -Erkek de kadın da evli değilse ? -O zaman ailelerin anlaşmalarına bağlı. Yine de kadın ve erkeğe kırbaç cezası var. Fakat kadın evli ise recm olayı uygulanıyor. İlginç olan kısas hükmü var. Trafik kazasında birini öldürdüğünüz zaman aile sizden para alırsa davadan vaz geçiyor ve kurtuluyorsunuz. Vazgeçmezse siz de öldürülüyorsunuz. Bazen Kral da bayram ve özel günlerde böyle aflar yapıyor. -Yargılanmış tanıdığınız bir Türk var mı ? -Hapishaneler çok pis, homoseksüel ilişkiler çok yoğun. Özellikle polisler bu tür olaylarla, yani ırza geçerek işkence yapıyorlar. Bunları hep trafik cezasından içeri giren arkadaşlarımdan duydum. Orada ki din gerçek din değil, yani bizlere, Türklere öğretilen din değil. Ramazan ayında zenginler Avrupa’dadır. Uçak havalanır havalanmaz, çarşaflar ve peçeler atılır ve mini etekler giyilir. İnilen kente o şekilde girilir. Sahtekarlık var. Döndükten sonra Türkler olmasa dünya da Müslümanlığın yaşamayacağına karar verdim. Babam imam olduğu için küçük yaşlardan itibaren dini çok iyi öğrendim. Gördüklerim beni şaşkınlığa uğrattı. İbadetlere saygı yok. Sünnetleri kılmazlar. -Dini bağlılık konusunda Araplarla sohbetiniz oldu mu ? -Evet gelip vaaz verirler. Ruhlar dünyaya 7 sefer gelirmiş. Reenkarnasyonun dinimizde yeri yoktur. Fakat bende böyle bir izlenim doğdu. Ramazan ayında yemek veriyorlar diye şikayet olduğu için baskınlar düzenlenip camiye din görevlileri gelip vaaz veriyor. -Şirket size ne uyarılarda bulundu? -Şirket bir uyarıda bulunmadı. Önceden oraya giden arkadaşlar bizi uyarmıştı. “Kadınlara bakmayacak, namaz saatlerinde dışarı çıkmayacaksınız” diye. Servisler bile namaz saatlerine göre ayarlanmıştı. -Amerikalı kadınların örtünmeden dolaşabildiğini duydum. Doğru mu ? -Baskılar Hicaz bölgesinde. Cidde ve diğer kentlerde Müslüman olmayanlar başlarını örtmeden normal bir şekilde giyinerek gezebiliyorlar. Medine’nin liman kenti olan Yanbu’da denize mayoyla giren yabancı kadınlar bile var. -Peki şehirde Türk kadınları örtünmeden dolaşabiliyor mu? -Özellikle uyarılıyor ve çarşafla geziliyor. Cidde’de kontrol yapılmazsa dolaşılabiliyor. Amerikalılara çok bağlı oldukları için bir şey yapamıyorlar. Dini, iktidarı elde tutmak için kullanıyor ve yozlaştırıyorlar.” 25 Ağustos 1995 tarihli ve Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan yukarıda ki röportaj 39 ay kutsal topraklarda yaşamış olan şahsımla yapılmıştır. Konu dışı olduğu için o röportajda alkol konusu işlenmemiştir. Lakin daha o yıllarda dahi alkole ulaşmamak diye bir şey söz konusu olmuyordu. Dünyanın en katı şeriatını ve yasaklarını uygulayan bu ülkede paran ithal alkole, yoksa ev yapımı alkole ulaşmak mümkündü. Şarap gibi çok kolay yapılabilen ürünlerden bahsetmiyorum, damıtılarak yapılan daha sert içkiler söz konusu. Bizde merdiven altı üretim denilen ev atölyelerinde üretiliyor bunlar. Dolayısı ile yazıya başlarken anketlerin inandırıcılığının bulunmadığı itirazlarına karşılık orada yaşayanların gözlemlerinden yola çıkarak doğruluğu ve oranların son yıllarda artış göstermesinin normal olması yadsınamaz bir gerçek. Bu mantalite, ben iktidarda kalayımda vatandaş gizli gizli ne yaparsa yapsın sonucuna ulaşmamıza neden olmuyor mu ? Yasaklar ve cezaların caydırıcı olmadığı, bilimsel yaklaşımlar olmadan sorunun çözülemiyeceğinin en güzel kanıtı sanırım bu örnek. Yurtdışına din, daha doğrusu Vahabi milliyetçiliğini ihraç etmek için uğraşan Suud yönetiminin en yakın takipçisi olan bu ülkeyi yönetenlerin yapmak istedikleri de bu değil mi? “Akl-ı beşer nisyan ile malüldür” sözünü çok seviyor ve çok sık kullanıyorum çünkü insan aklı unutkanlıkla sakattır. 1980 faşist darbesinden sonra, ABD’nin uydurduğu -günümüzde ki Böyyük Ortadoğu Procesi -Türk-İslam sentezi ışığında Suud, Rabıta örgütü yurtdışında ki imamlarımızın maaşlarını ödemedi mi ? Yine dinin iktidarlarını pekiştirmek için kullanılmasına en güzel örnek 1979 Kabe baskını. Suud yönetiminin ısrarla unutturmaya çalıştırdığı bu olay bir kitapla yeniden gündeme geldi. Aslında Mısır’da günümüzde yaşananlar buna en güzel örnekte, Kabe baskını bir yerde Allah’ı Allah ile aldatmaya yönelik en güzel örneklerden birisi. Bu olayı bir sonraki yazımda irdeleyeceğim. 08.07.2013

YASAKLAR – I

Son beş altı yazımda din, insanı sevmek, alkol sorunu ve yasaklar konusu işlemeye çalışıyorum. Özellikle yasaklamaların çözüm olmayacağını, şeriatla yönetilen ülkelerde dahi yapılan çalışmalar ve anketler, yasak ve baskı arttıkça suç olarak görülen unsurların gittikçe arttığını göstermektedir. Hemen şu itirazları duyar gibi oluyorum. “Bu araştırmalar ve çalışmalar Batı, yani Hristiyanlar tarafından yapılmakta olup İslam’ı karalama politikalarının sonucudur. “ Acaba öyle mi? Yoksa dini kullanarak, yönetenlerin halk üzerinde ki egemenliklerini kolaylaştırmak için midir yasaklar. İsterseniz, ülkemizde yönetenlerin yaşam tarzlarına karışmadığı, yasakların daha olmadığı günlere götürmek istiyorum sizleri öncelikle. Ve ne yazık ki gelecek konusunda endişeli olanların uyarılarının göz ardı edilmesi ve güncelliğini koruduğundan dolayı da önemli bulduğum için aşağıdaki röportajla başlayıp devam etmek istiyorum tartışmamıza. Bu röportaj 1995 yazında Suudi Arabistan’da Türk Vatandaşlarının idam edilmesi olayından sonra 25 Ağustos 1995 tarihinde şimdiki Akil Adam Oral Çalışlar tarafından yapılmış olup Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanmıştır. “-Son günlerde Suudi Arabistan’da Türkler dahil birçok insanın kılıçla kesilerek idam edilmesi hakkında bir şey söylemek ister misiniz ? Siz bu havayı hissettiren olaylar gördünüz mü ? -İki olaya şahit oldum. Biri Medine’de diğeri de Medine’nin liman kenti olan Yanbu’da. Birincisinde, bayıltılmış olarak sürüklene sürüklene meydana getirilen kişiler gördüm. Fakat idamı izlemedim.İçim elvermedi. Burada önemli olan, halkın idamları sevinçle ve çığlıklarla adeta bir bayram havasında izlemesiydi. Yanbu’daki olay ise daha ilginçti. Bir otele gitmek üzere taksi görevi yapan bir “pick-up” a bindik. Yolda kalabalık bir insan kitlesinin toplandığını gören soför arabayı durdurarak ‘Araba bozuldu’ diyerek, bizi indirdikten sonra ‘Burada idam cezası var, sizde izleyin’ dedi. Bu infazı izleyebilmek için müşterisinden vazgeçmişti. İçimiz elvermediği için izlemedik. Başka bir arabayla olay yerinden uzaklaştık. -İdamlara ilişkin neler duydunuz, neler hissettiniz? Bu idamların yapılacağı önceden duyuruluyor mu ? Biliniyor mu ? - Ben Medine’deydim, yani kutsal topraklar sayılan Hicaz bölgesinde. Özellikle bu bölgeye Hıristiyanlar giremiyor. Biz burada inşaatlar yaptık. -Türk şirketleri neler yapıyor orada? -Genellikle inşaat. Ama kişisel olarak da çok Türk dükkanı var. Bu da, bir Arabın dükkanı vekil olarak bir Türk’ü tayin etmesi ile gerçekleşiyor. Pislikten bahsetmek gerekirse benim izlenimlerime göre pislik içlerine işlemiş. Yani, dinlerin Ortadoğu’ya indirilmesinin özellikle Müslümanlıkta namazın, abdestin getirilmesi bu yolla temizliği gerçekleştirebilmektir, bence. -Gündelik hayata ilişkin gözlemleriniz ? Mesela kadınlar nasıl yaşıyor ? -Bir kadın kaldırımdan adımını attığı zaman bütün arabalar durur. Fakat bu kadına saygıdan değildir. Ve özellikle namaz vakitleri erkekler camiye giderken kadınlar bir köşede oturup namazın bitmesini beklerler. Dükkanlar kapanır bu yüzden, alışveriş de yapamazlar. Burada ki kadınların hepsi çarşaflı. Peçeli olanlar da olmayanlar da var. Şurta denen din polisleri var. Bu kişiler namaz vakti dışarıda dolaşanları, kadınlara laf atanları yakalamakla uğraşan sivil örgüt aslında. Bunun yanında ayrıca polisler var. Bunlar ve halk da bu tür olaylara müdahale edebiliyor. -Medine de namaza gittiniz mi? -Evet -Onun dışında dışarıda dolaşamıyor musunuz? -Her işin kolayı bulunduğu için onun da kendi çıkarlarına göre kolaylığını bulmuşlar. Seferi olduğu zaman namaz kılınmaz. Namaz saatlerine rastlarsak arabaya atlayıp şehirde tur atmaya başlıyorlar. Arapların çoğu da aynı yöntemi izliyor. Veyahut, dükkanlarını kapatıp içeride oturuyorlar. Namaz kılıp kılmadığını Allah bilir. Yolda gördükleri zaman polis alıp götürüyor. Suudi Arabistanlı olmadığımız halde sokakta namaz vakti dolaşamıyoruz. Sokaklarda erkek kalmıyor, yalnızca kadınlar ve çocuklar kalıyor. -Diyelim dolaştınız, ne yapıyorlar ? -Camiye götürüyorlar ya da orada namaz kılmaya zorluyorlar. -İdama ilişkin başka duyduğunuz şeyler var mı ? - ‘Şu gün, şu saatte, şurada şu kişi idam edilecek’ denilerek haber veriliyor. Ve o akşamda ki haber bültenlerinde, örneğin ‘Yanbu şehrinde iki kişi şu suçtan idam edilmiştir’ diyerek idamlar halka duyuruluyor. İdamları cuma namazından sonra yaparlar. Bunun dışında pek idam yapılmaz. Taşlama, recm olayı denen kadın taşlama olayları da şöyle gerçekleşir: Mekke’den bir örnek vermek gerekirse, Kabe’nin önü mermer olduğundan buraya küçük taşlar getirilir, kadın toprağa gömülmeyip çarmıha gerilerek taşlar atılır. Ancak bunu, sadece duydum. Suçlular uyuşturularak cellatın karşısına geçiriliyor. Cellatlık, özel korumaları olan, babadan oğula geçen, çok iyi bir ücret alan, asil bir makam olarak yorumlanıyor. İdam sırasında cellatların yüzleri kapanıyor, fakat halk kimin ne olduğunu biliyor. Devam edecek….. 05.07.2013

YASAKLAR GERÇEĞİN GİZLENMESİDİR.

8 bin yıl önce Mezopotamyalıların arpayı ekmek yapmak için ilk ıslah etmesiyle bira yapımı başladı. 6 bin yıl önce Sümerler, Godin Tepelerinde (Batı İran ve Anadolu) bira ve şarap içiyorlardı. Paleolitik çağda fermente edilmiş meyve, tahıl ve baldan alkol yapılıyordu. Metanol, Yunanca Methy ve Sanskritçe Madhu kelimelerinden gelir ve bal, sarhoş eden madde anlamına gelir. Alkol kelimesi Arapçadan gelmektedir. Distilasyon,(damıtma) İS 8. yy’da Arabistan’da başlamıştır. İlk alkol tüketiminin başlamasından 8000 yıl sonra ,"Gece gündüz içen, kafa kıyak gezen bir nesil istemiyoruz. Uyanık olacak, diri olacak, bilgi ile mücehhez olacak. Böyle bir nesil istiyoruz. Bunun adımlarını atıyoruz.” denilerek bunu yasaklarla çözmeye çalışmanın bilimdışı bir yaklaşım olduğunu anlamak hiçte zor olmasa gerek. Çünkü, alkol kullanan insanların büyük çoğunluğu sınırlı düzeyde alkol kullanır. Alkol kullanımının oluşturduğu ciddi sosyal ve sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kalmazlar veya alkol nadiren yaşantılarında bir olumsuzluk teşkil eder. Tabi ki aşırı alkol kullanımı ile ilgili olarak ciddi sağlık sorunları yaşanmaktadır. Bu farklık nereden kaynaklanmakta dır ? Sosyal ve kültürel faktörler mi, psikolojik faktörler mi yoksa kalıtsal faktörler mi rol oynamaktadır. ? Bilimsel yaklaşım; alkolizmin, çoğunlukla genetik yoldan geçen, biyokimyasal bir bozukluk yada hastalık olduğunu kabul etmekten geçer. Bunun yanında yüksek dozda ve çok sık alkol tüketimine bağlı olarak geliştirilen alkol bağımlılığı da yoğunlukla görülmektedir. Bunların yanı sıra psikolojik ve sosyal baskılar hastalığı etkinleştirici sebeplerdir. Alkolizmi tanımlamak için en belirgin sinyal kişinin davranış şeklidir. Modern tıp; alkolizmi sebebi bilinmeyen, belirgin anatomik işaretleri olmayan ve alkol bağımlılığıyla ortaya çıkan bir hastalık olarak tanımlar. Ayrıca, hem psikolojik hem de fiziksel tıp, alkolizmin bir başka hastalığın, çoğunlukla da psikolojik bir bozukluğun, semptromu olabileceğini söylemektedir. Bu anlamda, alkolizm, kronik, ilerleyen bir hastalıktır ya da psikolojik veya fiziksel bir başka hastalığın belirtisidir. Hastalığın özeliği alkol bağımlılığıdır ve her alkol kullanımından sonra kişi kontrolünü kaybeder. Alkolizm hastası, fiziksel ya da psikolojik sıkıntısını gidermek için alkol tüketir ve sonunda alkollü içecek tüketimi hastanın fiziksel, zihinsel, sosyal ve ekonomik hayatını engelleyecek boyutlara ulaşır. Bu anlamda gittikçe artan psikolojik sorunları çözmeden alkol yasakları ile sorunun çözülebileceğini düşünmek inandırıcı olmadığı gibi gerçeği de yansıtmamaktadır. Dini anlamda ele alırsak Kahire nin etkili el-Ezher Üniversitesinden Enes Aboshady adlı bir bilim adamı, “Bazı din adamlarının Kuran’da belirtilen üzüm ve hurmadan yapılmadığı sürece içkiye izin verilebileceğini” öne sürüyor. Ama bu konuda fetva vermek için kimsenin cesaret edemediğini de ilave ediyor. Bunun yanı sıra The Economist’in, Humphrey Serjeantson adlı Pazar araştırma şirketinin bulgularına dayanarak verdiği bir habere göre Müslüman Orta Doğu’da 2001- 2011 yılları arasında ki alkol satışı % 72 oranında artmıştır. Bu dönemde ki küresel alkol satış ortalaması % 30 olduğu halde. Bu artışta gayrı müslimler ve yabancıları tek başına düşünmek mümkün değildir. Ki bu artış küresel içki şirketlerinin gözünü kamaştıracak cinstendir. Alkolün tehlikelerini görmezden gelmek ve gençlerde içkiyi teşvik etmek hiçbirimizin amacı olamaz. Ama yasaklarla da çözüm bulmak mümkün değildir. Ki Dünya Sağlık Örgütü verileri de ülkemizin alkol tüketimi konusunda dünya sıralamasının çok gerisinde yer aldığını göstermektedir.. “Çok sıkı dinsel baskı, kısıtlama ve yasaklamaların yapıldığı ülkeler Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerinde yer almıyor. Çünkü ülkelerinde böyle bir problem bulunduğunu kabul etmiyorlar. Bu nedenle bilimsel araştırmalara ve yayınlara çok nadiren rastlanır. Böyle nadir araştırmalardan biri İran’ın Tebriz şehrinde 2005- 2006 yıllarında 16 yaşındaki gençler üzerinde yapılmış. Gençler, kendilerine yöneltilen yazılı soruları isimlerini bildirmeksizin kendileri cevaplamış. Buna göre gençlerin yüzde 10’unun alkol ve yüzde 2.2’sinin madde kullandığı anlaşılıyor.”(1) “Suudi Arabistan’da kesinlikle yasak ve günah kabul edilmesine rağmen alkol ve uyuşturucu-uyarıcı madde kullanımı ve bağımlılığının sorun niteliğinde olduğu uzmanlarca bildiriliyor İlk kez 1987 yılında sadece madde bağımlısı erkeklerin tedavisiyle ilgili olmak üzere Riyat’ta Al-Amal Hastanesi açılmış. Taburcu olanların dörte biri yine alkol ve maddeye başladıkları için üç kereden fazla sayıda hastaneye yatırılmışlar. Bağımlıların yüzde 24’ü alkol, yüzde 23’ü sedatif, geri kalanlar uyuşturucu- uyarıcı maddeler kullanmış. Kadın bağımlılar doğrudan Cidde’de psikiyatri hastanesine alınmışlar, kadınlarda bağımlılık oranı yüzde 2.7 bulunmuş.”(2) “Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki bağımlıların karşılaştırıldığı bir araştırmaya göre Suudi Arabistan’daki bağımlıların en büyük bölümü eroin, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki bağımlıların en büyük bölümü esrar, alkol, sedatifler, uyarıcılar ve kokain bağımlısıdır. Araştırma iki gerçeği önemle vurgular. Esrar ve alkol her iki ülkedeki bağımlılar için de en çok tercih edilen maddelerdir. İkincisi, Birleşik Arap Emirlikleri’nde çok daha fazla sayıda kişi, tek maddeye değil, birden çok sayıda maddeye bağımlıdır” (3) Yine Mayıs 2013’te KONDA Firmasının anketine göre Sofuların % 9’u, dindarların % 11’i “inançlıyım” diyenlerin % 41’i inançsızların da % 65’i alkol tüketiyor. Son bir not Türkiye’de 2004 yılında yaklaşık 898 milyon litre alkollü içki satışı yapılmışken bu satış 2012 yılında 1.127 milyar litreye çıkmıştır. Yorum sizlerin (1), (2), (3) Prof.Dr.Aysel Ekşi-Psikiyatr ; 18 Temmuz 2011, CUMHURİYET 03.07.2013