15 Temmuz 2013 Pazartesi

ALKOL YASASI

Son dönemlerde gündemde olan alkol kullanımı ile ilgili “beceremiyorsam yasaklarım” mantığı ile çıkarılan yasanın handikapları konusunda bilimsel bir çalışmayı daha fazla kesime ulaştırmak amacı ile paylaşmak istiyorum. İşin kolayına kaçmak olarak yorumlayabilirsiniz. Fakat uzman olunmayan konularda bilimsellikten uzaklaşmamak adına sık sık bilimsel çalışmalardan faydalandığım yazılardan da anlaşılmaktadır. Ekteki çalışma Türkiye Psikiyatri Derneği “Alkol Kullanımında Sınırlamalara ve Yapılan Tanımlamalara ilişkin Gerçekler ve Bilimsel Değerlendirme” başlıklı raporudur. Tüm alkol kullananların alkol bağımlısı oldukları bilim dışı bir iddiadır. Alkol kullanımı ve alkol kötüye kullanımı ve bağımlılığı farklı olgulardır. Alkolün sosyal kullanımı bir ruhsal hastalık ya da bağımlılık şeklinde değerlendirilemez. Sağlık politikalarında amaç toplumu bilgilendirerek ve bilinçlendirerek aşırı alkol kullanımının, bağımlılık ve kötüye kullanımın gelişmesinin önüne geçilmesi olmalıdır. Bunun için risk altındaki grupların erişiminin kısıtlanmasına yönelik bazı düzenlemeler getirilmesi de gereklidir. Ancak bu kısıtlamalar risk analizleri, gereksinimler dikkate alınarak yapılmalı; başka ülkelerin kendilerine özgü gereksinimleri ve risk analizlerinin tercümesi ile yapılmamalıdır. Bu şekilde yapıldığında bu toplum tarafından “alkol yasağı” şeklinde algılanacak, alkol kullananların etiketlenmesine yol açacak, toplumda bölünmeye yol açacak ve alkol kullanımının denetim dışına çıkmasına yol açacaktır. Asıl bu durum gelecekte alkol kullanım bozukluklarının gelişmesine neden olacaktır. Sosyal düzeyde dahi alkol kullananlara yönelik bu damgalayıcı tutum, alkol bağımlısı ve kötüye kullanımı olan kişilerin saklı bir popülasyon olarak kalmasına neden olacaktır. Bu kişiler yardım aramaktan kaçınacak, fiziksel, ruhsal ve sosyal birçok sorunun yaşanmasını artıracaktır. Kısa müdahaleler ile önlenebilecek kötüye kullanım ve bağımlılığın gelişmesi, damgalanma endişesi ile gizli kalacaktır. 18 yaş altı gençler arasında alkol ve madde kullanımının önlenmesi önemli bir konudur. 18 yaş altı gençler arasında alkol kullanımının azalmasına karşın, yasadışı madde kullanımının arttığı tedaviye başvuran kişiler arasında göze çarpmaktadır. 2003-2005 yılları arasında yatarak tedaviye başvuran 18 yaş altı gençler arasında alkol kullanım oranı %19,3, esrar kullanım oranı %41,5 iken; 2012-2013 yılları arasında alkol kullanım oranı %1,9, esrar kullanım oranı %78,6 bulunmuştur. Bu sonuçlar 18 yaş altı gençler arasında yasadışı madde kullanımına bir kayma olduğunu göstermektedir. Alkol ile ilişkili düzenlemeler dikkate alınacak olursa: EVET Alkollü içkilere ulaşabilirlik azaldıkça alkol tüketimi azalmaktadır. Alkollü içki fiyatları arttıkça alkol tüketimi azalmaktadır. Alkollü içki reklamları azaldıkça alkol tüketimi azalmaktadır. Genç yaşta olan nüfusun alkollü içkilere erişiminin azalması yetişkinlikte alkol bağımlılığı riskini azaltmaktadır. Alkollü araç kullanımı risklidir ve bir halk sağlığı sorunudur. AMA Alkollü içki kullanan herkes bağımlı değildir. Alkollü içki kullanan herkes potansiyel suçlu değildir. Sorun yaratan alkolün kontrolsüz kullanımıdır. Alkollü içkilerin saklanması ve gizli tüketilmesi veya yasaklanması bu içkilere ilgiyi azaltmamakta, tersine arttırmaktadır. Alkollü içki fiyatları arttıkça, kaçak içki veya insan sağlığına zararlı üretim artmaktadır. Alkol sigara gibi değildir. Politikaları farklı olmalıdır. Sigara içen çevresine doğrudan zarar verir. Bu nedenle, sigaranın kısıtlanması toplumsal bir gerekliliktir. Ama alkollü içkilerden görülecek zararı kabul etmek veya etmemek daha çok kişisel tercih sorunudur. Alkolü sorun yaratacak tarzda kullananlar temel alınarak yani kötü örneklere dayanarak bir düzenleme getirildiğinde, bazı insanlar da bu durumu yaşam tarzlarına müdahale olarak algılamaya başlarlar. ÖTE YANDAN Ülkemizde gençleri korumak için var olan yasalar oldukça yeterlidir. Örneğin 18 yaşından küçüklere alkol satışı yasaktır. Ama bu yasa uygulanmamaktadır. Gençler alkollü okul partilerini kafeler gibi yerlerde rahatlıkla düzenlemekte, tekel bayilerinden hiç kimlik sorulmadan alkollü içki satın alabilmektedir. Bu durum engellenmediği sürece, alkollü içkileri toplumdan izole etmeye çalışan yöntemlerin etkinliği olmayacaktır. Ülkemizde alkollü içki satılan mekan sayısı çok düşük olan illerimizde alkollü içki tüketimi oldukça yüksektir. Bunun nedeni, o illerde alkollü içkilerin yol kenarlarında veya başka gizli mekanlarda kullanılmasıdır. Unutmayalım, sistem dışına çıkan davranışlar denetlenemez ve önlemez. Ülkemizde etkin, standardize ve bağımlılığı önlemeye yönelik bilimsel çalışmalar yok denecek kadar azdır. Önleme politikaları çeşitlilik göstermelidir.Devletin desteklediği, tekelden yapılan önleme politikalarının etkili olmadığı bir çok çalışmada gösterilmiştir. Farklı yöntemleri içeren, farklı kurumların geliştirdiği, etkinliği gösterilmiş programlar önleme (prevention) niteliği taşıyabilir. SONUÇ OLARAK Yasaklamak değil düzenleme getirmek gereklidir. Yasaklamalar, çoğunlukla inanç perspektifini temel alırken düzenleme, bilimsel temele dayalı bir önleme ve halk sağlığı politikasıdır. Yasak işe yaramaz ama düzenleme işe yarar. Alkol politikaları dediğimiz şey, bir yasaklar bütününden ziyade bir düzenlemedir. Alkol kullanımına dair yapılacak düzenlemelerin sadece yasa yapıcılardan oluşan kişilerce değil, bağımlılık alanında çalışan deneyimli bilim insanlarının katılımı ve önerileri doğrultusunda düzenlenmesi gereklidir. Bunun için Türkiye Psikiyatri Derneği Alkol Madde Kullanım Bozuklukları Çalışma Biriminden görüş alınabilir. Kullanımın yasaklanmasından ziyade: örneğin,erişkin olmayanlara alkol satılması, alkollü araç kullanımı, alkolle bağlantılı şiddet davranışlarına uygulanacak cezaların yeniden düzenlenmesi; ciddi yaptırımlara tabi kılınması; sonrasında da bu düzenlemelerin ödünsüzce takibinin yapılması tümden yasaklama ediminden daha makul ve gerçekçi bir adım olacaktır. Yasaklayınca insanlar bir yolunu bulur, yine içer. Alkol bağımlılığını önlemenin bilimsel yolları vardır, ama uygulamak için biraz emek harcamak gerekir. "Emeğe ne gerek var, emredersin içmezler!" bakışının her zaman hüsranla sonuçlandığını unutmamak gereklidir. Kolaycılık çözüm değil sorun getirir. Türkiye Psikiyatri Derneği, Alkol ve Madde Kullanım Bozuklukları Çalışma Birimi 01.07.2013

KLONLAMA ve BTK SİZİNDE BAŞINIZA GELEBİLİR………….

Geçtiğimiz günlerde cep telefonuma kullandığım operatörden “YASAL UYARI” başlıklı bir mesaj geldi. Aynen şöyle yazıyordu. “35530200xxxxxxx” IMEI nolu cihaz klonlu listesinde olduğu için xx.xx.2013 tarihinde kullanım dışı bırakılacaktır. Hattınız açık kalacaktır. Bilgi için 444 x xxx” İletişim benim için sadece haberleşmeden ibaret olduğundan ve telefonumda hala bu konuda iş gördüğünden değiştirme ihtiyacı hissetmedim. Fakat bu uyarıdan sonra yaptığım kısa bir araştırma küresel sermayenin bizleri nasıl kullandığını da öğretmiş oldu bana. Önce oradan başlamakta fayda var. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Mobil Cihaz Kayıt Sistemine IMEI nosunu girdiğimde bu numaranın başka cihazlara kopyalandığı bilgisini verdikten sonra üretici firma ve marka model bilgilerinde, markasına güvenerek aldığım ve kullandığım telefonla alakasız bir firma ile karşılaştım. Daha da ilginci böyle bir model telefona rastlanmıyordu. Uluslararası standartlara göre 15 haneli IMEI numarasının ilk 8 hanesi üretici firma ile marka ve model bilgilerini içeriyor. Ve bu listeyi incelediğimde kullandığım telefonun markası ile bu güne kadar tek bir telefon dahi üretilmemiş olduğunu anladım. Küresel sermayenin taşeronlara mal ürettirerek ürüne kendi markasını bastığını biliyorduk. İlk kez Çin kökenli bir firmanın lisansı ile üretim yapan sözde güvenilir bir küresel sermayeye rastlıyorum. Aptal yerine konduğumu da telefonun içini açıp pili kaldırdığımda yazan modeli görünce anladım. Telefonun üzerinde yazan modelle hiç alakası yoktu. IMEI numarasında ki modelle tıpa tıp aynı idi. Şimdide gelelim ülkemizde ki uygulamaya. Telekomünikasyon sektörünü düzenleme ve denetleme fonksiyonunun bağımsız bir idari otorite tarafından yürütülmesi amacıyla 2813 sayılı Telsiz Kanununda değişiklik yapan 27.1.2000 tarihli ve 4502 sayılı Kanunla kurulan Telekomünikasyon Kurumu, 10.11.2008 tarihli ve 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu ile yeni bir düzenlemeye tabi olmuş ve adı Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu olarak değiştirilmiştir. 2813 sayılı Telsiz Kanunu yeni bir düzenleme ile Kanunun adı Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun Kuruluşuna İlişkin Kanunu olarak değiştirilmiştir. Ve bu kurum (BTK - Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu) Mobil Cihaz Kayıt Sistemi altında bir veri tabanı oluşturarak kayıp, kaçak, çalıntı, elektronik kimlik bilgisi değiştirilmiş cihazları tespit etmektedir. Ve sistemin kuruluş amacı şöyle açıklanmaktadır. “Dünyada benzer sistemler bulunmakla birlikte ilk ve tek olarak, kayıt dışı ve kaçak cep telefonlarını bloke etme özelliğine sahip bir sistem kurulabilmiştir. Böylelikle sadece çalıntı değil aynı zamanda vergi kaybına uğratan ve sektörde haksız rekabete neden olan kaçak cep telefonu pazarının da engellenmesi hedeflenmektedir. Yapılan çalışmanın hızlı ve verimli olabilmesi için paralel çalışan pek çok sistem bir araya getirilerek işlem gücü yüksek büyük bir sistem oluşturulmuştur. Özel amaçlı oluşturulan bu sistem ile milyonlarca veri doğru ve hızlı bir biçimde değerlendirilebilmektedir.” Şimdi yaklaşık 6-7 yıl önce yine ülkenin saygın bir teknoloji mağazasından fatura ile alınmış ve aynı operatörün hattı ile kullanılmış bir telefonun elektronik kimlik bilgisi kopyalanırsa bu dahiyane sistem bunu nasıl algılayamaz?. Ve belirtilen süre içinde benden fatura alıp ilgili yerlere vermem, telefonumun kullanım dışı kalmaması için kaçak olmadığını ispatlamam gerektiği söyleniyor. Vergi Usul Kanunu madde 253 faturaların 5 yıl saklanmasını zorunlu kılıyor. Ben faturayı buldum diyelim aldığım firma bulamayacak. Amaç ne anlaşılamamaktadır. Bu kurum özellikle Çin’den kaçak getirilen telefonlara özellikle kullanılmayan bu numaraların kopyalandığını bilmiyor mu.? Ve de şu an üretimden kalkan bir model için uluslararası standartlara göre tespit edilmiş bu numara yeni üretilen bir telefona kopyalandığında nasıl fark edilmez. Karşılaştırma kriterleri bu dahiyane ve dünyada ilk ve tek olan programda neden düşünülemedi… Üretici, ithalatçı, satıcı fatura bilgileri ile birlikte IMEI numaraları veri tabanına girilse o telefon hurdaya ayrılsa, kullanılmasa bile yeni kayıtlarda hangisinin gerçek hangisinin sahte olduğunu anlamak için dahi olmaya gerek yok sanırım. Programlayan, düşünebilen, üretebilen, kullanabilen insan faktörü olmadıktan sonra en muhteşem teknolojilerin dahi işe yaramayacağını bu basit olay dahi göstermektedir. O yüzden siz siz olun madur olmamak için kanunun öngördüğünü değil, uygulamaların ışığında bu tür cihazlarınızın faturalarını o cihazı kullandığınız sürece saklayın. Ve cep telefonunuzda *#06# tuşlarına bastığınızda ekranınızda beliren 15 karakterlik numara sizin IMEI numaranızdır. Bu numarayı ekte verdiğim adresten sorgularsanız telefonunuzun klonlanıp kopyalanmadığını anlayabilirsiniz. http://www.mcks.gov.tr/tr/imeisorgu.php? 28.06.2013

YARADILANI SEVMEK…..III

İki yazıdır dinsel içerikte teşkil eden Yaradan’dan ötürü “insanı sevmek” kavramını tartışıyorum. Aslında tartışma kavrama yönelik değil uygulamalara yönelik. Özellikle yöneten durumunda olanların samimiyetini yansıtıp yansıtmadığını tartışıyoruz. Ve de bir iktidar döneminde şiddet gittikçe tırmanıyorsa, o iktidardakilerin sevgiden, sevmekten hele hele “Yaradan’dan dolayı sevmekten” söz etmeleri hangi oranda samimi acaba. Burada, demokratik hak ve özgürlükler için yapılan eylemlerdeki polisin aşırı şiddet uygulamasından bahsetmiyorum. Hoş burada da emri insan sevgisi olanlar veriyor belki ama konumuz artan bu şiddet değil. Bir salgın boyutlarında küresel sağlık sorunu olarak “kadına yönelik şiddetten” bahsediyorum. Bu küresel şiddet öyle boyutlara ulaştı ki, ilk kez Hijyen ve Tropikal Tıp London School ve Güney Afrika Tıbbi Araştırma Konseyi işbirliği ile WHO (Dünya Sağlık Örgütü)’ü tarafında 20 Haziran 2013’te yayınlanan yeni bir rapora göre, fiziksel veya cinsel şiddet tüm kadınları etkileyen bir halk sağlığı sorunu haline gelmiş durumdadır. Rapor, kadınlara karşı şiddetin yaygınlığı ve sağlık üzerine etkileri konusunda ilk sistematik çalışmayı temsil etmektedir. Çalışma dünya çapında kadınların % 30’unu etkileyen kadına yönelik şiddetin en sık rastlanan tipinin yakınları tarafından uygulandığını göstermektedir. Kadın ve kız çocuklarının beden ve ruh sağlığı üzerine etkilerinin belli başlıları, kırık kemiklerden gebelikle ilgili komplikasyonlara, ruhsal sorunlar ve sosyal ilişkilerdeki bozulmaya kadar uzanmaktadır. Öldürülen kadınların %38’i en yakınları tarafından öldürüldü, en yakınları tarafından fiziksel ve cinsel şiddet yaşayan kadınların % 42’sinde kalıcı hasarlar ve yaralanmalar bulundu. Şiddet yaşamış kadınların, şiddet yaşamamış kadınlara göre depresyona girme oranı nerede ise iki kat daha fazla ve şiddet, kadın ruh sağlığı sorunları için önemli bir etkendir. Yakınları tarafından şiddete maruz kalan kadınların alkol kullanım sorunları diğer kadınlara göre iki kat artmaktadır. Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar, fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz kalan kadınlarda 1,5 kat daha fazladır. İstenmeyen gebelik ve kürtaj, fiziksel ve cinsel şiddet yaşayan kadınlar da , bu şiddeti yaşamayan kadınlara oranla iki kat daha fazla olduğu tespit ediliyor. Şiddet yaşayan kadınların düşük ağırlıklı bebek sahibi olmaları % 16 daha fazladır. Hijyen ve Tropikal Tıp London School’dan Profofesör Charlotte Watts “Bu yeni veri kadına yönelik şiddetin son derece yaygın olduğunu göstermektedir. Acilen bu küresel kadın sağlığı sorunu altında yatan nedenleri bulup önlemek için yatırım yapmamız gerekmektedir” demektedir. Ruhsal hastalıklarda olduğu gibi veri eksikliği ve stigma (damgalanma korkusu) ne yazık ki bu konuda da karşımıza çıkıyor. Damgalanma korkusu olmayan cinsel şiddet yaşamış bir çok kadının yakını olmayanlar tarafından cinsel şiddete maruz kalmayı önleyebileceği düşünülmektedir. Veri toplama konusunda ki en önemli engel bu şiddetin en yakınlar tarafından uygulanıyor olmasıdır. Bu engellere rağmen, küresel anlamda kadınların% 7.2 'i yakınları haricinde cinsel şiddete maruz kaldığını bildirmiştir. Yakınları tarafından şiddete maruz kalan kadınlara göre depresyon ya da anksiyete’ye girme olasılığı 2.3, alkol bozukluklarının 2.6 kat fazla olma olasılığı vardır. Rapor, sosyal ve kültürel faktörleri ele alarak kadına yönelik şiddetin her türünü önlemek için küresel çabaların arttırılması konusunda bir çağrı niteliğindedir. Bölgesel verilere göre yakınları tarafından şiddete maruz kalarak en kötü etkilenen bölgelerde görülme sıklığı şöyledir; Güney-Doğu Asya %37.7, Doğu Akdeniz %37, Afrika %36. Yakınları ya da yakını olmayan, 15 yaş ve daha yukarı kadınlara uygulanan cinsel şiddet yaygınlık oranları; Afrika % 45.6, Amerika % 36.1, Doğu Akdeniz %36.4 (Bu bölgede yakınları harici cinsel şiddet için veri yoktur- Ve bu bölge Afganistan, Bahreyn, Cibuti, Mısır, Iran, Iraq, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Libya, Fas, Umman, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Somali, Güney Sudan, Sudan, Suriye, Birleşik Arab Emirlikleri, Tunus, Yemen’i kapsamaktadır) Avrupa %27.2, Güney Doğu Asya % 40.2, Batı Pasifik %27.9, Yüksek gelirli ülkeler % 32.7’dir. Her ne kadar Türkiye, WHO’ü Bölgeleri içinde Avrupa’ya dahil görünse de son on yıldır kadına yönelik cinsel ve fiziksel şiddetin dozajının gittikçe artması Avrupa ortalamasının çok çok üzerinde olduğumuzu düşündürmektedir. Bunun için veri olmasa da basına yansıyan haberler en büyük veri kaynağımızdır. Ayrı bir yazı konusu olsa da alkol problemlerinin ruhsal hastalıklarla ilgisi ve bu son raporda da şiddet arttıkça alkol sorunlarının arttığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Dolayısı ile alkol yasaklanarak sorunun çözülemeyeceği, neden-sonuç ilişkisi irdelenerek bu tür sorunların üstesinden gelebileceğimiz aşikardır. “Yaradan’dan dolayı, yaradılanı sevmek” sözle, yasaklarla değil, uygulamalarla, sorunların kökenine inerek sorunları çözmekle mümkün olabilecektir. 26.06.2013

YARADILANI SEVMEK….II

Yaradılanı sevmek ayrım yapmadan sevebilmektir. Son dönemlerde moda olan bir deyim daha türedi. Marjinal. Kısaca toplumda görüş ve yaşayış biçimi ile uçlarda bulunan, çizgi dışı, aykırı kimselere diyebiliriz. Ve ne yazık ki ülkemizde bu deyim kendi gibi düşünmeyen, yaşam tarzı farklı olan, teröre yatkın, azınlıkta olan, aklınıza gelebilecek her türlü kötülük potansiyeline sahip, alkolik, olur olmaz yerde seks yapan, topluma aldırmayan, ötekileştirilen insanlar için siyasi rant sağlayıp toplumu bölmeye yönelik hangi kötü anlam varsa yüklenilmeye çalışılan bir deyim olmuştur. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde en marjinal grup, ruhsal ve psikolojik hastalığı olan kişilerdir. Ruhsal ve psikososyal(insan biyo-psiko-sosyal bir varlıktır. Beden sağlığı, ruh sağlığı ve sosyal sağlık insan sağlığını oluşturan üç öğedir. Bunlardan herhangi biri bozulacak olursa olumsuz yansımalara neden olur. Birçok ülke tarihinde psiko-sosyal boyutlu kişilik bozukluğu olan liderler nedeni ile milletlerini kaosa sürüklediği, acı çekmesi ve zulüm görmesine neden olduklarına dair birçok trajik örnek mevcuttur) hastaların ezici bir çoğunluğu, yoksulluk, kötü sağlık ve fiziksel yaşam, ayrıca insan hakları ihlallerine maruz kalmaktadır. Onlar ayrımcılığa maruz kalarak fiziksel ve cinsel mağduriyeti son derce yüksek oranlarda yaşarlar. Kalkınma faaliyetleri içinde birçok program bu savunmasız grubu görmezden gelerek dışlamaya devam etmektedir. WHO (Dünya Sağlık Örgütü) ‘nün hazırlayıp Birleşmiş Milletlerin 16 Eylül 2010’da piyasaya sürdüğü “Savunmasız bir grup olarak ruh sağlığı sorunları olan kişleri hedefleyen” rapora göre, Kalkınma ve yoksullukla mücadele programlarının çoğu ruhsal ve psikososyal engellilere ulaşamamaktadır. Örneğin %75 ve %85 arasında ruh sağlığı tedavisine erişmek için hazırlanan bir form dahi yoktur. Zihinsel ve psikososyal engelliler %90 gibi yüksek işsizlik oranlarına sahiptir. Ayrıca insanların potansiyellerini tam karşılamak için eğitim ve mesleki fırsatlar verilmemektedir. Meydan büyük. Ruh sağlığı bozuk kişilerin genel nüfusa oranla çok daha fazla sakatlık deneyimi ve zamanından önce ölme olasılığı vardır. Ruh sağlığı koşulları düşük ve orta gelirli ülkelerde genel sağlık koşullarının %8.8, toplam hastalık yükünün %16.6’sını kapsamaktadır. Depresyon orta gelirli ülkelerde ölüm ve sakatlıkla biten hastalık yükünün en yüksek ikinci nedenidir, düşük gelirli ülkelerde 2030 yılına kadar en yüksek üçüncü nedeni olacaktır. Ruhsal ve psikososyal hastaların özel ihtiyaçlarını karşılamak üzere nasıl bir yol izlenmelidir? Ruh sağlığı hizmetlerinin birinci basamak bakımı da dahil olmak üzere bütün sağlık hizmetleri içine sistematik olarak entegre edilmelidir. Ruh sağlığı sorunları daha geniş sağlık politikaları, programları ve ortaklıklara entegre edilmelidir. Ruh sağlığı acil durumlar sırasında ve sonrasında hizmetlere dahil edilmelidir. Ruh sağlığı sorunları, sosyal hizmetler ve konut geliştirme kapsamında dikkate alınmalıdır. Ruh sağlığı sorunları eğitimide içine katarak , ruhsal ve psikososyal engelli çocukların okullaşma sürecinin desteklenmesi gerekmektedir. İstihdam ve gelir getirici fırsatların ruhsal ve psikososyal engelliler için oluşturulması gerekir. İnsan hakları ruhsal ve psikososyal engelli insanlarında haklarını koruyan politikalar ve yasalar geliştirmek suretiyle güçlendirilmelidir. Hizmet kullanıcı liderliğindeki hareketlerin desteği de dahil olmak üzere halkla ilişkilere katmak için ruhsal ve psikososyal engelli insanların kapasitesini geliştirmeye yatırım yapılmalıdır, Kalkınma aktörlerinin karar alma süreçlerinde ruhsal ve psikososyal engelliler dahil etme mekanizmaları oluşturmalıdır. Zihinsel ve nörolojik bozukluklar dünya çapında oldukça yaygındır. Özellikle ruhsal ve nörolojik bozukluklar ölümlerin %11’inden sorumludur. Bu hastalıkların büyüklüğü ve yükünün çok büyük olması, küresel öncelikli sağlık sorunları olarak ele alınmasını gerektirmektedir. Hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde genel nüfusun yaşlanması sonucu nörolojik bozukluklarda dahil olmak üzere pek çok kronik ve ilerleyici fiziksel ve zihinsel koşulların yaygınlaşmasını arttırmaktadır. Nöropsikiyatrik bozukluklar nedeniyle toplam hastalık yükünün global oransal payı 2020 yılına kadar %14,7’ye yükselmesi beklenmektedir. Bu konudaki çalışmalarda başarılı olabilmek için, programın nörolojik hizmetleri sağlık sistemlerinin her düzeyinde özellikle hastanın tedavi ve bakım almasının sağlık ocaklarında verilmesi gerekliliği önerilmektedir. Eksikliklerin giderilmesi ve yeterli sağlık hizmeti sunumu için engelleri içeren nörolojik kaynakların değerlendirilmesi, insan kaynaklarının kestirimi, maliyet ve sağlık ihtiyaçlarının değerlendirilmesi, hizmetlerin organizasyonu, nörolojik hastalıkların halk sağlığı üzerindeki etkilerini azaltmak ve önlemek için epidemiyolojik (toplumdaki hastalık, kaza ve sağlıkla ilgili durumların dağılımını, görülme sıklıklarını ve bunları etkileyen belirteçleri inceleyen bir tıp bilimi dalıdır) veri toplama dahil tüm stratejiler benimsenmelidir. Bu tür rahatsızlıklarla uğraşan sağlık çalışanlarının eğitimi, hastalıkların kontrolü için programlar ve politikaların planlanması ve özel stratejilerin oluşturulması, uygulanması hastalıkların önlenmesinde etkili olacaktır. Bu konuda da ulusal ve uluslararası ilgili sivil toplum kuruluşları ile işbirliğine gidilmesinin önemi vurgulanmaktadır. Bunları ben yazmıyorum. Bu söylemler Dünya Sağlık Örgütünün üye ülkelerle paylaştığı çalışmalardan derlenmiştir. Ve bu öneriler tüm üye ülkelere yöneliktir. Ruhsal ve psikososyal engelli insanlar unutularak Yaradılanı sevmek eksik kalmıyor mu? 24.06.2013

YARADILANI SEVMEK……. – I

Son dönemlerde moda olan Yunus Emre’nin “Yaradılanı severim, Yaradan’dan ötürü” sözünü; bu sözü sık sık kullananlar gerçekten samimi ya da kalben destekliyorlar mı? Çünkü, Tasavvuf edebiyatının en büyük şairi olan ve Hacı Bektaş-ı Veli Dergahından geçen, Alevi-Bektaşi inancını zenginleştiren Yunus, insan olan herkese karşı; fakir, zengin, Hıristiyan ve Müslüman ayrımı yapmayan, engin sevgiyle bağlıdır. Ondaki insan sevgisi, insan'da Allah'tan bir parça, bir cevher bulunduğu inancındandır. Osmanlıdan günümüze kadar süregelen Kuyucu Murat Paşalar zihniyetinin bu kültürü ezmek için yaptıklarını tarih yazmaktadır. Daha da önemlisi, Tasavvufçular şeriat kalıplarının dışına taşan dini tutumları ve anlatımlarındaki hayal, sembolizm, gerçeklik karışımı ifadelerle değişik eleştirilerin hedefi olmuşlardır. Eleştirilerin en çarpıcı olanları ahlaki yozlaşma, müslüman din anlayışının bozulması, İslamın insana bakış açısının tasavvuf eliyle bozulması düşünceleridir. Tasavvufçuların şeriat kalıplarının dışına taşan din tutumlarını eleştiren ve “ben şeriatçıyım” diyen bir inananın Yunus’un sözüne sarılması ne kadar gerçekçi ve inandırıcı yorumunu sizlere bırakıyorum. * * * Bu hatırlatmadan sonra asıl insan sevgisinin hiçbir ayrım gözetmeden özellikle sağlıklı bireyler yetiştirilmesine, topluma ve insanlığa yararlı bireyler yetiştirilmesine yapılacak katkılardan geçeceğini düşünenlerdenim. Hele hele hükümetlerin özellikle bu yöndeki çabaları çok önemlidir. Bu köşede belgelerle sunulan insanlığın akıl sağlığının gittikçe bozulması konusu sürekli işlenmektedir. Yine WHO(Dünya Sağlık Örgütünün) “Ruh sağlığı üzerine gerçekler” adıyla hazırladığı bir broşür ile hatırlatma yaptıktan sonra devam edeceğiz “Yaradılanı sevme”ye. Gerçek1 : Ruhsal bozuklukların yaklaşık yarısı 14 yaşından önce başlar. Dünyandaki çocuk ve ergenlerin, kültürler arasında rapor edilen ruhsal bozukluk ve sorunların %20 civarında benzer türde olduğu tahmin edilmektedir. Ancak 19 yaş altındaki nüfusun büyük bir yüzdesi ruh sağlığı kaynaklarından yoksundur. En düşük ve orta gelirli ülkelerde her 1 ila 4 milyon kişiye tek çocuk psikiyatrı düşmektedir. Gerçek2 : Depresyon psikolojik, davranışsal ve bedensel belirtiler ile birlikte sürekli üzüntü ve ilgi kaybı ile karakterizedir. Dünya çapı sıralamasında en önde gelen rahatsızlıktır. Gerçek3 : Her yıl, ortalama olarak 800 000 kişi intihar etmektedir ve bunların %86 sı düşük ve orta gelirli ülkelerde yaşanmaktadır. Yarısından fazlası ise 15-44 yaş arasında kendilerini öldürmektedir. En çok intihar oranları Doğu Avrupa ülkeleri arasında erkekler arasında bulunur.İntiharların en önemli ve tedavi edilebilir nedenlerinde biri ruhsal bozukluklardır. Gerçek4 : Savaş ve diğer büyük afetlerin ruh sağlığı ve psikososyal refah üzerinde büyük bir etkisi vardır.Bu gibi durumlarda ruhsal bozukluk oranları iki kat artmaktadır. Gerçek5 : Ruhsal bozukluklar bulaşıcı ve bulaşıcı olmayan hastalıklar için risk faktörleri arasındadır. Ayrıca kasıtsız ve kasten yaralamalara katkıda bulunabilir. Gerçek6 : Ruhsal bozukluğu olan, hasta ve aileleri için ruh sağlığı bakımı arayan insanları engellemek Stigma (Damgalamaya)’ya neden olur. Güney Afrika’da yapılan bir kamuoyu araştırmasında insanların çoğunun, ruhsal hastalıkların irade eksikliği ile ilişkili olduğunu düşündüğünü göstermiştir. Beklenenin aksine, stigma düzeyleri kentsel alanlarda ve eğitim düzeyi daha yüksek olan kişiler arasında daha yüksektir. Gerçek7 : Psikiyatrik hastalık ihlalleri birçok ülkede rutin olarak rapor edilmiştir. Ancak çok az ülke ruhsal bozukluğu olan kişilerin haklarını yeterince koruyan yasal bir çerçeveye sahiptir. Gerçek8 : Dünya çapında ruh sağlığı için nitelikli insan kaynaklarının dağılımında büyük eşitsizlik vardır. Psikiyatrislerin, psikiyatri hemşireleri, psikologlar ve sosyal hizmet uzmanlarının eksikliği, düşük ve orta gelirli ülkelerde tedavi ve bakım sağlamanın başlıca engelleri arasında yer almaktadır. Düşük gelirli ülkelerde 100 000 kişiye 0.05 psikiyatrist, 0.42 hemşire düşmektedir. Yüksek gelirli ülkelerde bu oran psikiyatristlerde 170 hemşireler için 70 kat daha fazladır. Gerçek9 : Ruh sağlığı hizmetlerinin kullanılabilirliğini arttırmak amacıyla aşılması gereken beş temel engel vardır. Ruh sağlığının halk sağlığı gündeminden sayılmaması, finansman üzerindeki etkileri (tedavinin pahallı olması), ruh sağlığı hizmetlerinin mevcut organizasyon içine enteğrasyon eksikliği, ruh sağlığı için yetersiz kaynaklar, kamu ruh sağlığı için organizasyon eksikliği. Gerçek10 : Ruh sağlığı çalışanları, hastalar ve aileleri temsil eden hükümetler, bağışçılar ve gruplar özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde, ruh sağlığı hizmetlerini arttırmak için birlikte çalışmaları gerekmektedir. Gerekli mali kaynaklar çok mütevazi; düşük gelirli ülkelerde yılda kişi başına 2 dolar, alt orta gelirli ülkelerde 3-4 dolardır. İşte insan sevgisinin, bu bilimsel gerçeklerin iyileştirilmesi yönünde ki çabalardan kaynaklanması gerekiyor sanırım. Çünkü; ruhsal hastalıkları da Yaradan insanlara verdi. Onları görmezden gelmek samimi olmamak demektir. Daha doğru bir deyimle dünyevi çıkarlar için işine gelenleri alıp, bütünü görememektir. 21.06.2013

İNANCIMIZI SORGULAMAK

Ben gibi yaşı geçkince olanlar bu ülkede siyasilerin güven sıralamasında en güvenilmez kişiler olduklarını çok iyi bilirler. Hele hele hükümet olanların bir dedikleri ertesi gün yalan olur. En güzel örnekte zamlarla ilgilidir. Yetkili Bakan’a veya sorumluya sorarlar “zamlar ne zaman” yanıt “zam yok”. 3 gün sonra zamlar gelmeye başlar. Son Gezi Parkı olaylarında bu konu bürokratlara kadar sıçramış olup “bugün söylediklerini” yarın unutarak kendi kendilerini yalanlama konusunda yarış etmişlerdir. Siyasetçilerin bu durumunu artık kanıksamıştık. Zam yok dediklerinde 3 gün sonra bekliyorduk zamları. Ama gittikçe dozajı artarak yaşanan son on yıl bizi öyle bir hale getirdi ki artık inançlarımızı dahi sorgular olduk. İmam olan rahmetli Babam’dan din ile ilgili ilk öğrendiğim “dürüstlük” olmuştur. “Sonuçları kendi adına çok vahim olsa dahi kesinlikle yalan söylemeyin” derdi bizlere. * * * Ekonomist değilim ama basit bir benzetme yapmak istiyorum. Bakkal, kasap, manav, ev kirası, elektrik, su, giyim derken sürekli boçlanarak yaşıyoruz. Borçlarımızı ya öteliyor ya da yeni borçlarla kapamaya çalışıyoruz. Bir gün geliyor bakkala borcumuzu sıfırlıyoruz. Evde düğün bayram edip borçlarımız bitti. Der misiniz ? 14 Mayıs 2013 tarihinde nerede ise bayram yapıldı. Tek tuşa basarak son taksidini ödediğimiz IMF borcu yüzünden günün anısına yetkililere hatıra paralar hediye edildi, bazı yerlerde “IMF” yazan tabutların arkasından temsili cenaze namazları kılındı. 2002’de 129.6 milyar dolar olan Türkiye’nin toplam dış borcu 2013’e gelindiğinde 336.9 milyar dolara çıkmış durumda , özel sektörün dış borcu aynı dönemde yüzde 425 artarak 43.1 milyar dolardan 226 milyar dolarlara çıkmış, iç borç stoku yüzde 163 artmış, kamu ve özel sektörün dış borcu birlikte hesaplandığında Türkiye’nin toplam borç yükü 1 trilyon’a yaklaşmış biz düğün bayram yapıyoruz. Burada Cumhuriyet tarihinin bütün kazanımlarının kamuya yük oluyor diye yok pahasına satılması ve bu gelirlerin hükümet adına iç kaynak oluşturmasına değinilmemiştir bile. Unutmadan bu IMF borcu öyle geçmişten bu hükümete kalan bir borçta değil. 2005 yılında IMF ile imzalanan 19. Stand-By antlaşması karşılığında çektikleri 10 milyar doları ödemişlerdir. * * * Ekteki Kamuoyu Duyurusu olmasa belki bu yazı kaleme alınmayacaktı. 7 Haziran 2013 tarihinde T.C Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı Basın ve Halkla ilişkiler Müşavirliği 2013/92 sayı numarası ile bir Basın Duyurusu yapmıştır. “Ülkemiz tarafından, iş ortamı ve rekabetin geliştirilmesi, yurt içi tasarrufların artırılması ve mali sektörün derinleştirilmesi alanlarında gerçekleştirilen reformların desteklenmesi amacıyla, Dünya Bankası’ndan Rekabet ve Tasarruflar Kalkınma Politikası Kredisi (Competitiveness and Savings Development Policy Loan - CSDPL) adı altında 624,1 milyon Avro tutarında bir kredi sağlanmıştır. Kredi Anlaşması, 7 Haziran 2013 tarihinde (Bugün) imzalanmıştır. Anılan kredinin toplam vadesi 20 yıl, geri ödemesiz dönemi 3,5 yıldır. Kamuoyuna duyurulur.” Hani borçların bitişi şenlik havasında kutlanmıştı. Bir ay önce 421 milyon dolar öde borç bitti diye şenlik yap bundan 3 hafta sonra 624,1 milyon Avro borç senedini sessiz sedasız imzala. İşin ilginç yanı yandaş medyanın bunu “Türkiye’ye Dev Kredi” olarak duyurması. Bitti mi dersiniz.? Bu anlaşmadan 3 gün sonra 2013/95 sayı ile bir Basın Bildirisi daha “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları İşletmesi (TCDD) Genel Müdürlüğünce yürütülmekte olan Ankara - İstanbul Hızlı Tren Projesi’nin ek finansmanı amacıyla Avrupa Yatırım Bankası’ndan (AYB) sağlanan 200 milyon Avro tutarındaki krediye ilişkin Anlaşma 10 Haziran 2013 tarihinde (Bugün) imzalanmıştır. Kamuoyuna duyurulur” 2002’de dünyanın 16.cı büyük ekonomisi idik 2012’de yine 16. Büyük ekonomi olarak yerimizde sayıyoruz. 1987 yılında Dünyanın en büyük 14. ekonomisi 1999 yılında Dünyanın en büyük 16. ekonomisi 2002 yılında Dünyanın en büyük 17. ekonomisi 2010 yılında Dünyanın en büyük 16. Ekonomisi Son dönemde siyasi alanda olduğu gibi ekonomik alanda da milletimizin sabrının tükendiği noktadayız. Gezi Parkı eylemlerindeki devlet terörü, şiddet, geri adım atılmaması Yunus Emre’nin dediği gibi “Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü” hoşgörüsünün bir sonucu mu yoksa ekonomik gidişatın gündeme yansımaması isteği mi? 19.06.2013

GEZİ PARKI ALANI KİMİNDİR ?

14.06.2013 sabaha karşı Gezi Parkı ile ilgili olarak yapılan toplantı sonrası AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik yaptığı açıklamada Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu vurgulayarak “Yargı kararı lehte çıksa bile yani hükümet icratının ve alınan kararların lehine çıksa bile, hükümetimiz burada halkımızın ne düşündüğünü, ne istediğini ve istemediğini öğrenmek üzere bir halk oylamasına gidecektir” açıklamasının ardından "Plebisit" diye belediyelerin özellikle verilen kararlarda halkın görüşüne başvurulan mini halk oylamalarının olduğunu dile getiren Çelik, "Bu durumda da İstanbul halkı ne istiyor, İstanbul halkı ne istemiyoru ölçmek için, bunu değerlendirmek için bir halk oylamasına gidilecektir. İstanbulluların verdiği karar bizim için son derece saygıdeğerdir. Lehte de çıksa aleyhte de çıksa hükümetimiz bunu elbette uygulayacaktır, uygulamak durumundadır." Fakat aynı gün Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası’nın yaptığı basın açıklamasından Gezi Parkı’nda halkoylaması ile bile böyle bir icratın yapılamayacağı anlaşılmaktadır. Nedenlerini basın açıklamasında bulacaksınız. İşte o Kamuoyuna Açık Mektup. AÇIK MEKTUP BASINA VE KAMUOYUNA İstanbul-Taksim-Gezi Parkı‘nda, yapı alanı 7 bin 500 metre kareye ulaşan Topçu Kışlası görünümlü AVM yapılmak istenmesine karşı, doğanın ve çevrenin korunması talebiyle yaşam alanlarına sahip çıkmak için başlayan barışçıl gösteriler, tahrike yönelik bir kısım beyanlar ile emniyet güçlerinin aşırı şiddet uygulaması sonucunda kontrolsüz bir noktaya doğru evrilmiştir. Odamız, 3 Haziran 2013 tarihinde "Bu Şiddet Hemen Durdurulsun !" başlığı ile bir basın açıklaması yaparak konuya ilişkin tavrını kamuoyu ile paylaşmıştır. Şimdi de, "Gezi Parkı" için referanduma ya da plebisite gidileceği söylenmektedir. Plebisite ilişkin tespit ve görüşlerimizi de basın ve kamuoyu ile paylaşmayı görev biliyoruz. Gezi Parkı‘nda, halk oylamasıyla bile, Topçu Kışlası-AVM yapılamaz... Yaklaşık 29 bin 550 metre kare yüzölçümlü Taksim-Gezi Parkı taşınmazı, tapuda İstanbul Belediyesi (Büyükşehir) adına 751 ada, 2 no.lu parsel olarak tescillidir. İstanbul Belediyesi bu taşınmazı koşullu edinmiştir. Koşul bir: Gezi Parkı taşınmazı umumi hizmetlerde (meydan, park, yeşil saha vb.) kullanılmak üzere İstanbul Bş. Belediyesi adına tapuya tescil edilmiştir. Koşul iki: İstanbul Bş. Belediyesi, Gezi Parkı taşınmazını ne satabilir, ne de umumi hizmetler dışında başka bir amaç için kullanabilir. Koşul üç: Gezi Parkı taşınmazı, ileride imar planında değişiklik yapılarak umumi hizmetlerden gayri bir maksatla tahsis edildiği takdirde, hazine adına tescil edilmek üzere İstanbul Bş. Belediyesi‘nden geri alınır. Tapu Kütüğünde yazan bu koşullar, gerek 2290 sayılı Kanun‘un 8. Maddesinde, gerek 6785 sayılı Kanun‘un 31. Maddesinde ve gerekse halen yürürlükte bulunan 3194 sayılı Kanun‘un 11. Maddesinde, hiçbir kuşkuya yer verilmeyecek şekilde, açıkça belirtilmiştir. Gezi Parkı alanının İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne tahsis amacı umumi hizmetlerde kullanımına dönük olduğu gibi, bu amacın halen devam ettiği açıktır. Çevre, kültürel ve doğal miras yönü ile birlikte tahsis amacının umumi hizmete dönük yeşil doku yaratmak amacı olduğu unutulmadan, kentlerimizde çok ihtiyaç duyduğumuz yeşil ve açık alanların bir kısmının veya tamamının yapılaşmaya açılmasında kamusal yarar bulunmamaktadır. Kaldı ki, ortada bir yargı kararının bulunduğu ve konunun çevre ve yaşam hakkı gibi bir temel hak ve özgürlükler sorunu olduğu dikkate alındığında, referandum ve plebisite düşüncesinin sadece hukuksuzluk ve haksızlığa bir meşruiyet kazandırma çabası olduğu da açıktır. Hukukun üstün, etkin ve egemen kılınması için, umuyoruz ve diliyoruz ki; hukuk dışı söylem, arayış ve uygulamalar sonlandırılır ve Gezi Parkı, Gezi Parkı olarak kalır. Saygılarımızla. TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası Haziran 2013 17.06.2013