15 Nisan 2013 Pazartesi

BİR SİVİL TOPLUM MASALI

BİR SİVİL TOPLUM MASALI Bugün, hayali bir ülkede yaşanan sivil toplum bilinci ile ilgili bir masal anlatmak istiyorum. Anlatılan masaldaki karakterlerin hiç bir kişi ve kurumla ilgisi yoktur. Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde …………………………………….. Adettendir masallar böyle başlar ya. Dünyanın geri kalmış bir ülkesinde geçiyormuş masalımız. Dünyanın pek çok bölgesinde olduğu gibi bu ülkede de terör almış başını gitmiş. Güney Amerika Ülkeleri gibi darbe üstüne darbe yaşanıyormuş. Hukuksuzluğun haddi hesabı yokmuş. Küresel güçler ülkenin zenginliklerini sömürmek için yarışıyorlarmış. Halk çaresiz, gelecekten umudunu kesmiş vaziyetteymiş. Fakat bir umutları da yok değilmiş. Nerede ise 40 yıldır iktidar olmamış bir muhalefet partileri varmış. Hem de programları sosyal adaletten yana olan, eşitlikçi, ulusal değerlere saygılı bir parti imiş. Hatta sivil toplumun bilincine ulaşmış ve seçim önceleri bunun önemini vurgulayan, halkı bilgilendiren broşürler basan bir parti. Ne hikmetse sıra seçimlere gelince başarılı olamayan bir parti imiş ama. Ülkenin gidişatından mutlu olmayan vatandaş bu partinin neden böyle olduğu sorgusu ve çözüm önerileri getirdiği halde bir türlü sesini duyuramamakta, sadece kendi aralarında dertleşip bir daha oy vermeyeceğim dediği halde başka çare de bulamadığı için en azından vicdanını oyla rahatlatmaktaymış. Parti yönetimi de bunun bilincinde olduğu için tabandan değil de tepeden örgütlenerek biat kültüründe yetişmiş örgüt yöneticilerini ve adayları tercih etmekte, birkaç oy uğruna parti programındaki sosyal düzen bilincine erişmemiş kişileri aday göstermekte ve seçtirtmekteymiş. Öyle ki siyasete girdiğinden beri hiçbir parti içi ve ülke içi seçim başarısı yaşamamış , başkanlarına taparcasına biat eden vekiller ve parti örgütleri, üç gün sonra yeni başkanlarına aynı şekilde yaklaşarak biat etmekte, bu kendilerine hatırlatıldığında vatandaşa sinirlenmekteymişler. Tabi bir dahaki seçimlerde hem yerel örgütler hem vekil, başkanın iki dudağı arasında seçime katılacağı için normal görülebilirmiş bu davranış. Her konuşmalarında parti içi demokrasiden dem vuran parti örgütü ise ne yazık ki hala bu demokrasiyi kendi içlerinde bile kuramayarak sürekli bu yanlış seçimlerden dolayı hasbelkader yada gözden kaçarak seçilen ulusal bilince sahip parti içi muhalefeti susturmakta, tabanın sesine kulaklarını tıkamakta, kağıt üzerinde akademisyenlere ülke sorunları ile ilgili çok güzel çözümler üreten raporlar hazırlattıkları halde bunları hayata geçirmekte bir türlü başarılı olamamaktaymış. Tabi okumayan, üretmeyen, geçmişten ders çıkarmasını bilmeden takım tutar gibi parti tutan, sivil toplum bilincine ulaşmamış taban ise seçilen her başkanı alkışlamakta, göklere çıkarmaktaymış. Eski başkanları sanki iktidar olmamak, muhalefette kalarak sorumluluktan kaçmayı hedef edinmiş bir izlenim uyandırsa da bugüne kadar bir öz eleştiriye girme zahmetine bile katlanmamış. Umut ve iktidar hedefi ile seçilen yeni başkanın bir avantajı daha varmış. Bir sivil toplum örgütlenmesinden geliyormuş. Bir sivil toplum vakfının kurucu üyesi imiş. Ufak tefek cılız itirazlar çıksa da bu konuda taban sürekli savunmaya geçmekte, partinin başına geçtikten sonra vakıftan ayrıldığı belirtiliyormuş. Sözde, bu vakıf, uluslar arası bir vakıf tarafından destekleniyormuş ve bu uluslar arası destekçi vakıfta geri kalmış ülkelere demokrasi ihraç etmekte, küreselleşmenin yaygınlaşmasına hizmet etmekteymiş. Bu cılız sesleri paranoyak ifadeler olarak yorumlayan parti üyeleri ise bu düşünceleri savunanları en büyük rakiplerinin hizmetinde olmakla suçluyorlarmış. Bu paranoyak düşünce üretenlerin itirazları da, madem bu sivil toplum kuruluşunun önemine inanan bir kişi, kurucu üyesi olduğu bir vakfın ya da onu destekleyen uluslar arası bir vakfın neler yaptığı, neler yapacağını, hangi alanlarda çalışacağını bilmeden, araştırmadan, o düşünceye sahip olmadan böyle bir girişimde bulunur mu diyorlarmış. Yaşananlar, bir yerde paranoyak teori üretenleri destekler yönde imiş. Çünkü son dönemlerde bu muhalefet partisinin sürekli eleştirdiği ve hükümetin sivil toplum bilinci yerleştirmek için oluşturduğu nasihat heyetindeki bazı kişiler muhalefet parti başkanının kurucu üye olduğu vakıftan imiş. Hatta bu paranoyak düşünce üretenler daha da ileriye giderek, acaba başkan planlı bir şekilde ülkemize sözde demokrasi ihraç etmek isteyen bu küresel güçlerin zorlaması ile mi seçildi diyenler bile varmış. Bunu eski başkanlarının hala açığa kavuşamayan bir komplo ile başkanlıktan uzaklaştırılmasının da bu paranoyak teorileri desteklediği söyleniyormuş. Masal bu ya, şimdiki parti başkanı geldiğinden beri, partinin ulusalcı hiçbir eylem planlamadığını, halkın örgütlediği eylemlere kerhen destek verdiğini, seçimlerde ortak girişimlerde bulunan çok küçük olsa da diğer vatansever ve ulusalcı güçleri “partimize ilhak olun” diyerek hemen dışladığı anlatılıyormuş. Ben anlatanların yalancısıyım….

12 Nisan 2013 Cuma

Sivil Toplum - III

Sivil Toplum - III Ülkemizde 86 binden fazla dernek, (%56.01) 4,500 den fazla Vakıf, (%2.96) 94 işçi sendikası, (%0.06) 93 kamu işçileri sendikası, (%0.06) 4,700 den fazla meslek odası (%3.09) 58 bin kooperatif (%37.82) mevcuttur. Toplamda 150 binden fazla örgütlülük vardır. Tabi bu rakamlar yaklaşık değerler olup parantez içindeki rakamlar toplam örgütlülük içindeki yüzdeleri göstermektedir. Ülkemizdeki 150 bin örgütlülüğe karşı ABD’de 1,5 milyon, İngiltere’de 870 bin, Fransa’da 800 bin, Almanya’da 600 bin sivil toplum kuruluşu mevcuttur. Dernek sayısı 2000 yılından günümüze %42 gibi bir oranda artmıştır. Fakat işlevselliğe baktığımızda ülkemizdeki derneklerin %18.1 i dini hizmetlerin geliştirilmesine yönelik cami yardımlaşma dernekleridir. %14.3 ü spor kulüpleri, %13.7 si yardımlaşma dernekleri, %9.5’i kalkınma ve konut dernekleri, %10 nunu ise mesleki dayanışma örgütleri oluşturmaktadır. Faaliyetleri açısından vakıflarda derneklere benzer bir portre çizmektedir. Çalışma alanlarına göre % 56 sosyal yardım, % 47 eğitim, % 22 sağlık hizmetleri olmak üzere başı çekmektedir. Ayrıca sivil toplum örgütlenmelerini, meslek örgütleri ve sendikalar dışında toplumsal hayat, dostluk, kültür, sağlık, imar, çevre, sosyal etkinlik, sivil haklar, gençlik, hayır işleri, öğrenci ve uluslararası etkileşim alt başlıklarında ki örgütlenmeler takip etmektedir. Bu veriler ışığında derneklerin % 65’inin sosyal hizmet ve dayanışmaya odaklandığı ve herhangi bir gündemi etkileme politikalarının olmadığı görülmektedir. Vakıfların ise % 2’ye yakın bir oranı demokrasi-hukuk- insan hakları alanında çalışmaktadır. Engelliler, kadınlar ve çocuklar gibi gruplarla çalışan ve onların haklarını savunan kuruluşların sayısı ise yok denecek kadar azdır. Dikkat çekici bir hususta dernek üye sayısının nüfusa oranının % 10 gibi çok düşük bir rakam olmasıdır. Bu oranlara birkaç örnek verirsek Norveç’te % 52, İngiltere’de % 30, İsveç’te ise %28’e ulaşmaktadır. Kadın ve erkek üyeler incelendiğinde daha pek çok alanda olduğu gibi nerede ise kadın dernek üye sayısı erkek dernek üye sayısının beşte biridir. Yani nüfusa orana göre % 8,5 erkek dernek üye sayısına karşılık % 1.5 kadın dernek üye sayısı vardır. Gençlerin sivil topluma katılımı ise 55 ülke arasında en düşük orandadır. Her zaman öğündüğümüz yardımseverlik konusunda yapılan bir araştırmaya göre ülkemiz ne yazık ki sınıfta kalmaktadır. Bağış, gönüllülük ve tanımadığı birine yardım etme açısından 153 ülke arasında 134. sırada yer almıştır. Yoksullara ve toplumun kötü durumunda olanlara sahip çıkma, hayırseverliği savunma İslami gelenekler nedeni ile köklü bir uygulama haline gelmiş olsa da sivil topluma düzenli bağış yapan bireylerin oranı % 8’i geçmemektedir. Bu satırların yazarının sürekli eleştirdiği ve yanıtını bulamadığı, siyasilerin, aydınların ve akademisyenlerin halkın çığlıklarına kulak tıkamasının yanıtının bir bölümü sanırım yukarıda rakamsal değerleri verilen bir kültürde yetişmenin sonucu olsa gerek. Sivil Toplumun bölgesel dağılıma baktığımızda ise, dernek üyeliği bazında nüfusa oranlar; % 38’i Marmara Bölgesinde, % 28’i İç Anadolu Bölgesinde, % 12’si Ege Bölgesinde, %10’u Karadeniz Bölgesinde, % 7’si Akdeniz Bölgesinde, yalnızca % 3’ü Doğu Anadolu, % 2’si Güneydoğu Anadolu Bölgesinde bulunmaktadır. Rakamlar incelendiğinde, dernek üyeliği dağılımının kentleşme oranları ile ilişkili olduğu görülmektedir. Sürekli yasal düzenlemeler değişmekle birlikte, devletin özelikle tabandan gelen sivil toplum faaliyetlerine haksız müdahaleleri sıkça görülmekte, hala grev yasağının bulunması, insan hakları, düşünce özgürlüğü gibi konularda çalışan kuruluşların sıkı denetimleri sivil toplumun özerkliğini yok etmektedir. Açıkçası rakamlar ve yaşananlar sivil toplumun demokrasilerdeki önemini yoruma gerek bırakmayacak şekilde açıklamaktadır.

10 Nisan 2013 Çarşamba

Sivil Toplum - II

Sivil Toplum - II “Bir toplum at yarışı ve futboldan başka bir şey düşünmüyorsa; o topluma başkan olacağıma av köpeği olmayı tercih ederim” Bertrand Russell Ülkemizdeki sivil toplum gelişimini 4 dönem halinde incelersek; (Cumhuriyet Öncesi, 1923-1950, 1950-1980, 1980 ve günümüz.) Cumhuriyet Öncesi dönem Osmanlı geleneğinin sürdüğü devlet denetimine geçmiş güç odaklı vakıflarla sınırlı kaldığını görürüz. Türkiye’deki sivil toplum örgütlenmelerinin anayasal hak olarak görülmesi 1908 Anayasası ile ortaya çıkmıştır. 1909 tarihli Cemiyetler Kanunu Genç Cumhuriyetinde ilk 15 yılında yani 1938 yılına kadar sivil toplum hayatını düzenleyen kanun olmuştur. Bağımsız modern bir ulus-devlet olarak ortaya çıkmaya başlayan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde sivil toplumun modern bir ulus kurma çabası içinde ki devletle organik bir bağ içinde olması çok normaldir. Ki her on kişiden dokuzunun kırsalda yaşadığı bir toplum yapısı hakimdir. Dolayısı ile bu dönemde sivil toplum örgütlenmesinin tabandan gelişmesini beklemek çok doğru olmaz sanırım. 1938 de yürürlüğe giren yeni Cemiyetler Kanunu 1946 yılında çıkarılan Dernekler Yasasına kadar bu boşluğu doldurmuştur. Dernekler Yasası göreceli olarak sivil toplum alanında ki özgürlükleri genişletmiş hem dernek hem sendika etkinliklerinde bir canlanma olmuştur. Ne yazık ki, bu özgürlükler bu yıllarda da devlet merkezli ve yukarıdan aşağıya modernleşme düşüncesi, sivil toplum alanının tabandan gelişmesine olanak vermemiştir. 1961 Anayasası ilk kez ülkedeki örgütleme özgürlüklerinin önünü açarak sivil toplumun genişlemesini sağlamıştır. Dernekleşme oranını arttığı, köylü ve kentli sınıfların toplumsal hareket içinde yer aldığı görülmektedir. Ve yine ne yazık ki, bu dönüşüm önce 1971 muhtırası, ardından 1980 darbesi ile duraklatılmış hatta işlevsiz hale getirilmiştir. Nerede ise örgütlenme hakkı yasal olarak engellenmiştir. 1983 yılında yürürlüğe giren yeni Dernekler yasası da rejimin yasakçı ideolojisinin devam etmesinden başka bir işe yaramamıştır. Siyasi partiler de devlet denetimine karşı mücadele etmek yerine örgütsel yaşamı kendi siyasi çıkarlarını gerçekleştirmeye yönelik araçlar olarak görmüştür. Bunun örneklerini yakın tarihlerde de yaşadık. Sivil Toplum örgütlerinin o an başarılı görülen yöneticileri Siyasal partiler tarafından meclise gönderilmiş, bir yerde kendi iç dinamikleri ile kişiler işlevsiz hale getirildiği gibi sivil toplum örgütleri de işlevlerinde sekteye uğramıştır. Ya da sivil toplum örgütü yöneticileri sivil toplumu geliştirme çabaları yerine başında bulunduğu sivil toplum örgütünü, siyasi partilere dolayısı ile meclise sıçrama taşı olarak görme yolunu seçmiş ve seçmektedir. Özellikle 1980 yıllarından sonra başlayan Güney Amerika, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliğinde sözde demokratik rejimlere dönüşüm sürecinde yaşananları bu sürece benzetiyorum. Hatta Sovyetler Birliğinde duvar yıkıldıktan sonra devlet destekli günde 200 adet derneğin kurulduğu bilinmektedir. Bu demokratik dönüşüm süreçleri bazı çevrelerce sivil toplumun başarısı olarak lanse edilmeye çalışılsa da ben bu örgütlenmelerin emperyalizmin bu sivil örgütlülüğü kendi çıkarları uğruna kullanması olarak görüyorum. Mondoros Mütarekesinden sonra Osmanlı Padişahı ve hükümetin taşradaki denetimini sağlamak ve işgalleri önlemek üzere Damat Ferit tarafından kurulan, Heyet-i Nasiha (Nasihat Heyeti) sivil bir kamuoyu yaratmak için kuruldu ve işgalleri önleyemedi ise, günümüzde yine devlet destekli Büyük Ortadoğu Projesine kamuoyu yaratmak için kurulan “akil adamlar” heyeti iki gündür incelediğimiz Sivil Toplumun tabandan gelişmemesine en güzel örnek değil mi? Bir sonraki yazıda ülkemizdeki sivil toplumu rakamlarla incelemeye devam edeceğiz.

8 Nisan 2013 Pazartesi

Sivil Toplum - I

Sivil Toplum - I Yazılarımda sık sık sivil toplum ve sivil toplum bilincinin eksikliğinden söz ederek, özellikle sivil toplum hareketinin son yıllardaki göreceli gelişimine rağmen halkın büyük bölümünden kopuk kaldığı savunulmaktadır. Sivil Toplum’un temelinde özgürlük vardır. Özgür irade vardır. Kısaca özgür bireylerin ortak amaçlar çerçevesinde özgür iradeleri ile bir araya gelmeleridir. Özgür Ansiklopedi Wikipedia şöyle tanımlar : “ Sivil Toplum Kuruluşu, resmi kurumlar dışında ve bunlardan bağımsız olarak çalışan, politik, sosyal, kültürel, hukuki ve çevresel amaçları doğrultusunda lobi çalışmaları, ikna ve eylemlerle çalışan, üyelerini ve çalışanlarını gönüllülük usulüyle alan, kâr amacı gütmeyen ve gelirlerini bağışlar ve/veya üyelik ödemeleri ile sağlayan kuruluşlardır. Sivil toplum örgütleri oda sendika vakıf ve dernek adı altında faaliyet gösterir. Vakıf dernekler topluma yararlı bir hizmet geliştirmek için kurulmuş yasal topluluklardır ve herkese yardım etmek için kurulmuşlardır.” Bu yazıda STK’ların tarihçesini vermek istemiyorum ama yinede başlangıç noktasını bir kaç cümle ile özetlersek; 12. Yüzyılda feodalizmin ortaya çıkması ile, kentlerin önem kazanması, feodal askerlerin bu zenginlikten yararlanmak istemeleri, bunun karşılığında kentleri koruma altına almaları, kentlerin güçlenerek kendilerini yönetir hale gelmeleri, hatta birkaç kentin birleşerek güç odakları haline gelmeleri, asillerin bu gelişimi kabul etmek zorunda kalmaları ile ilk sivil toplum temelleri atılmış olur. Feodal sistemin ortaya çıkışı, daha sonraki yüzyıllarda güçlü merkezi devletin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Fakat ilginç olan devleti ortaya çıkaran ilk sivil girişimler, günümüzde devleti yönlendirmek için oluşturulmaktadır. Aydınlanma çağını aşan, sanayi devrimini geçiren Batı artık daha çok söz sahibi olabilmek, direkt yönetime katılabilmek için yeni yeni sivil örgütler kurmakta, devleti küçülterek siyasal etkinliklerini arttırmaya çalışmaktadırlar. Batı da 12.yüzyılda başlayan bu girişim günümüze kadar şekillenerek demokrasilerin oluşmasını sağlamıştır. Türk tarihinde de ilk Sivil Toplum Örgütlenmeleri yine Batı ile başat 12. Yüzyıla dayanır. Selçuklular zamanında ilk Vakıfların tohumları atılır. Fakat gittikçe güç odakları haline gelen Vakıflar 1800’lü yıllarda Merkezi iktidarın denetimine geçer. Batı Sivil Toplum Örgütleri olgunlaşarak Hukuk devletleri ve Demokrasileri yaratırken Doğu örgütlenmeleri ise güce ulaşmayı hedeflemiştir. Bunun nedenleri araştırılabilir ama konumuz bu değil. Ümmetçilikten Ulus’a ulaştığımızda ise bu değerleri atmak tabi ki çok zor. Dolayısı ile Batıdaki gibi bir Demokrasi kurmak da hayal oluyor. Özellikle son dönemdeki sivil toplum anlayışının “güçlü devlet, zayıf sivil toplum” düşüncesi ile başat gitmesi, Devletin sivil toplum kuruluşlarına, devlete ve ulusal çıkarlara zarar verir endişesi ile yaklaşması, ülkemizde ki sivil toplumun güçlendirilmesinin önünde ki en önemli engeldir. Bu merkeziyetçi anlayışa sivil toplum faaliyetlerinin medyaya yansımaması da eklenince, sivil toplum örgütlerin toplumsal tabanlarını oluşturabilmelerinde sorunlara, gelişmiş bir sivil toplum kültürünün yaygınlaşmamasına, ve sivil toplum örgütlerinin işlevlerini yeterince yerine getirmemelerine neden olmaktadır. Devam edecek……………..

5 Nisan 2013 Cuma

“MÜSLÜMAN’A HARAM” ÇEŞMESİ

“MÜSLÜMAN’A HARAM” ÇEŞMESİ Bugün izninizle tembellik yapmak istiyorum. Düşünce üreterek yorum yapmak istemiyorum. Bir efsaneyi paylaşarak yorumlarını sizlere bırakıyorum. “Vaktiyle Bursa’ da bir müslüman, eski adı “Yahudilik Yolağzı”, bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş: “Her kula helâl, Müslüman’a haram!..” Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye... Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paça huzûra getirilmiş. “Bu nasıl fitnedir, dîni İslâm, ahâlisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu Müslüman’a yasakla!.. Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?..” diye çıkışmışlar adama. Adam: - “Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin isbat ister, delil şarttır…” dedikçe kadı kızmış: - “Ne delili, ne isbatı?.. Sen fitne çıkardın, Müslüman ahâlinin huzûrunu kaçırdın, katlin vâciptir!” demiş. Demiş ama, bir yandan da merak edermiş: - “Nedir gerekçen?..” diye sormuş. Adam: - “Bir tek Sultan’a derim…” diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan’a gitmiş, adam yaka paça saraya götürülmüş...Padişah da sinirlenmiş ama, diğer yandan o da meraklanırmış: - “De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın, hem de her kula helâl, Müslüman’a haram yazarsın?..” Adam, başı önünde konuşur: - “Delilim vardır, lâkin isbat ister.” - “Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?..” - “O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultânım…” - “Eeee?!..” - “Sultânım, herhangi bir havradan (sinagog) rastgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak…” Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Mûsevîler, “ne oluyor, bu ne zulüm?.. Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masûmdur, gerekirse kefâlet ödeyelim...” Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş… Bir hafta dolunca, adam: - “Sultânım, artık bırakmak zamanıdır” demiş. Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer Sultan’a teşekkürler, hediyeler… Az zaman geçmiş ki, adam: - “Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultânım” demiş. Aynı şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça alınmış Pazar âyininden ve aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar... Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla daha bir sarılmışlar birbirlerine... Sultan: - “Bitti mi?..” demiş adama. - “Sultânım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle” demiş. - “Şimdi nedir isteğin?..” - “Efendim, pâyitahtımız Bursa’nın en sevilen, en sözü dinlenilen, itimad edilen âlimini alınız minberinden…” Adamın dediğini yapmışlar, Ulu câmi imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler... Ve ne olmuş bilin bakalım?.. Bir Allah’ın kulu çıkıp da, “ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz?.. Hiç olmazsa va’zı bitene kadar bekleseydiniz”, gibi tek bir kelâm etmemiş, imamın peşinden giden, arayan-soran olmamış... Geçmiş bir hafta, “nerde imam” diye gelen-giden yok!.. Aptal ve câhil bir imam tâyin edilmiş yerine, ne konuştuğunu kendi kulağı duymayan tam yobaz cinsinden biri… Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta derdest edilen koca âlim için: - “Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik…” - “Kim bilir ne halt etti de tevkif edildi!..” - “Vah vaah!.. Acırım arkasında kıldığım namazlara…” - “Sorma, sorma...” Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş: - “Eee, ne olacak şimdi?.. Adam: - “Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan.” “Haklısın” demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş: - “Ey büyük Sultânım, siz irade buyurunuz lûtfen, böyle Müslümanlar’a su helâl edilir mi?..” Sultan acı acı tebessüm etmiş: - “Hava bile haram, hava bile!..” demiş...”

3 Nisan 2013 Çarşamba

HAMİTABAT’TAN TREDAŞ’A

HAMİTABAT’TAN TREDAŞ’A Geçtiğimiz hafta sonu bir televizyon kanalında şu alt yazı dikkatimi çekti. “Eleştiri yapan insanların çoğu aptaldır.” İmza Serdar Turgut. Sanırım bu duayen gazetecimizi tanımayan yoktur. Tabi onu eleştirmek benim haddime değil. Fakat bilimsel aklın eleştirel mantığı ile hareket eden biri olarak ben ne kadar aptalım sorgusunu yapmadan da duramadım. Sonunda da şuna karar verdim ben aptallığa devam edeceğim. Gelelim konumuza. Konumuz Hamitabat Elektrik santrali. Yıllık geliri 2 Milyon dolar, 85 Milyon dolar nakti, 50 Milyon dolar ödenmiş sermayesi, deposunda 30 milyon dolar değerinde mazotu bulunan, 735 dönüm arazi ve çok değerli 100 dönüm tarlası ile birlikte 105 Milyon dolara özelleştirilmesini vekilimiz Sn. Turgut Dibek Meclise taşıyor, Sn.Mehmet S.Kesimoğlu’da basın toplantısı ile halka duyuruyor. İlk özelleştirmelerden biri olan Balıkesir Seka Kağıt fabrikası 51 Milyon dolar değerinde olmasına karşın 1,1 Milyon dolara 13 Mayıs 2003 tarihinde özelleştirildi. Bu özelleştirmenin ilginç bir yanı daha var. Selüloz-İş sendikasının açtığı davalarla özelleştirme iptal ediliyor, Danıştay temyizi reddediyor. Ama firma hala fabrikayı idareye devretmiyor. Yargı kararları uygulanmıyor. Hatta CHP Balıkesir Milletvekili Sn.Namık Havutçu defalarca, son olarak da 27.02.2013 tarihinde CHP İstanbul Milletvekili Sn.Umut Oran Yargı Kararlarını Uygulamayan ÖİB hakkında ne işlem yapıldığı ile ilgili olarak soru önergesi ile Meclis gündemine taşıyor. Hamitabat’la ilgili olarak yine Sn.Kesimoğlu sanal ortamda bir eleştiriye şöyle yanıt veriyor. “Satış aşaması tamamlandı fakat onay aşaması var. Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun onayı gerekiyor satışın tamamlanması için, yani teknik olarak satış şu anda tamamlanmış durumda değil. Ben de bir basın toplantısı düzenledim ve konuyu da Meclis gündemine taşıdım, yapmaya çalıştığım şey ise toplumsal bilinç oluşturarak ihalenin reddedilmesini sağlamak.” Ve yine basın toplantısı duyurusunda son cümle olarak “Sen de buna dur de, toplumda farkındalık yaratmamıza yardımcı ol!!!” diyor. Hangi toplumsal bilinç, ülkenin nerede ise tüm KİT’leri, gelir getiren işletmeleri yok pahasına satılmış, listeyi köşeme taşısam günlerce yazmam gerekecek. Balıkesir SEKA örneğinde ki gibi yargı kararları uygulanmıyor, vatandaş nasıl dur desin buna, farkındalık yaratmanıza nasıl yardımcı olsun, önerileriniz neler? Bunlar tabi ki yok. Fazla yoruma gerek yok sanırım. Zaten duyarlı basın, duyarlı vatandaş halkın farkına varması görevini yerine getirmektedir. Vatandaş sonuç odaklı çözümler beklemektedir. Vatandaş geçim derdinde. Fark etse ne yazar. Cebinden çıkacak bir kuruşun hesabında. Peki şimdi soruyorum özelleştirmelerden sonra vatandaşın cebine göz diken, kanunlarda ki açıklarla sinekten yağ çıkarmaya çalışan şirketlerle ilgili olarak ne yapmayı düşünüyorsunuz? Geçtiğimiz hafta Görünüm’de de çıkan bir habere göre tüm ülkede ki Tüketici Hakem Heyetlerine en çok şikayet Bankalar ve Elektrik Dağıtım şirketlerinden gelmektedir. Ve geçtiğimiz yıl Tredaş’ta özelleştirildi. Özelleştirilmeden önce 2 fatura dönemi geçmeden elektrik kesme uygulanmıyordu. Yeni firma işe başlar başlamaz bunu bir fatura dönemine indirdi. Tamam borç borçtur. Yine de çalışan, emekli, ücretli maaşını aldığı tarihe göre kendini ayarlayıp elektriğinin kesilmemesi için çaba sarf ediyordu. Ve uygulama değişikliklerinde vatandaşa hiçbir duyuru yapmadan kapınızda elektrik kesim elemanlarını görebiliyordunuz. Genelde fatura ödeme son tarihleri ayın son günlerine özellikle(mi) getiriliyor. Geçelim. Vatandaş ayın 1 inde 10’unda 15’inde de maaşını alsa birkaç günlük gecikme faizi ile borcunu ödemeye çalışıyor. Yeni uygulama. Fatura son ödeme tarihi 29 Mart 2013. Vatandaş maaşını 10’unda alıyor. 10’unda ödeyecek. Fakat 30 Mart 2013 (Cumartesi) tarihinde bir ihbarname beş iş günü içinde elektriğiniz kesilecektir. Maaşını ayın 5’inden sonra alacak olanlar hem açma-kapama bedeli ödeyecek hem de 20. yüzyılda belki günlerce karanlıkta kalacak. Faturalarda bu konuda bir açıklama yok.”Son ödeme tarihlerine kadar faturalarını ödemeyen abonelerin elektriği EPDK Müşteri Hizmetleri Yönetmeliği Hükümlerince Kesilir” yazıyor. 2002 yılından bu yana 10 kez üzerinde değiştirilen Yönetmeliğe bakıyorsunuz açıklama yok. Ülkemizde ki diğer bazı Enerji dağıtım firmalarının faturalarında belli süreler verilmiş. İnsanın aklına şu geliyor. Zaten gecikmiş faturalardan faiz geliri alan idare, bununla yetinmeyip 20 liraya yakın olan açma – kapama bedellerine mi göz dikti? Sadece tüm ülkede 2010 yılında 7,8 milyon elektrik abonesinden dağıtım şirketleri 101 milyon liranın üzerinde açma-kapama geliri elde etmiş. Sn. Vekillerimiz; Bu haksız bir kazanç değil midir? Nerede ise fatura kesilir kesilmez ödeme yapma durumuna gelinmeye başlanmıştır. İdare bunu yaparken vatandaşı sıkıştırarak ödeyemez hale getirirken hangi etik kurallar geçerlidir? Ülkemizin her bölgesinde bu uygulanabiliyor mu? Niye bazı bölgeler cezalandırılıyor? Bu uygulamanın yaza girerken enerjiye en çok ihtiyaç duyulacağı dönemlerde başlatılması art niyet midir? Tüm ülkede şikayet konusu olan açma-kapama bedelleri konusunda çözüme gidilemediği, yeterli çaba harcanmadığı için dağıtım firmalarının vatandaşı daha da sıkıştırması konusunda danışmanlarınızın, örgütünüzün, sizlerin bu konudaki çalışmalarınız var mı ve önerileriniz nelerdir?

1 Nisan 2013 Pazartesi

BİPOLAR (İKİ UÇLU) BOZUKLUK-II (Manic-depresif)

BİPOLAR (İKİ UÇLU) BOZUKLUK-II (Manic-depresif) İntihar olgusu ile en yakın ilişkisi olan beyinsel rahatsızlıklar arasında duygudurum bozuklukları birinci sıradadır. Gencimizin mektubunda da anlattığı gibi hasta birkaç kez intihara teşebbüs etmiş başarılı olamamıştır. Fakat bu her hasta için geçerli değildir. Çünkü Duygudurum Bozukluğu olanların %25’inin en az bir kez intihar teşebbüsünde bulundukları ve bu intihar teşebbüslerinden de yaklaşık %15’inin başarıya ulaştığı bilgisi uluslararası istatistiklerde mevcuttur. İntihar teşebbüsünde bulunmanın bile hasta yakınları için hele hele çocuklar üzerinde ki yıkıcı etkisini düşünmek bile istemiyorum. İntihar 1900 lü yılların ortalarında yaşlı ve yalnız erkeklerde daha sık görülürken 2000’li yıllarda gençlerde sık görülmeye başlamıştır. Yine WHO (Dünya Sağlık Örgütü) istatistiklerine dönecek olursak son 45 yılda tüm dünyada intihar hızı %60 oranında bir artış göstermiştir. Dünyada intihar 15-45 yaş arası ölümlerde 3. sıraya yükselmiştir. Bu raporlara göre her yıl dünyada bir milyon insan intihar sonucu hayatını kaybetmektedir. Bu ürkütücü durum karşısında Dünya önlem almaya çalışmakta ne yazık ki ülkemiz bu toplantılara katılmamaktadır. 2007 yılında konu ile ilgili 105 ülke Dublin’de toplanarak konu tartışılmıştır. Daha önce de Dünya Sağlık Örgütü tavsiyelerinden bahsetmiş çok konuda olduğu gibi bunlarda ülkemiz de sümen altı edilmiştir. Bazı bölgesel araştırmalarda intihara teşebbüsü kadınlarda erkeklerden, çok fazla olduğu halde, ölümle sonuçlanan intiharlarda ise erkeklerin kadınlardan 3 kattan daha fazla olduğu gözlenmiştir. Bu rahatsızlığın tarihsel sürecine baktığımızda; Hipokrat melankoliyi “kara safranın beyin üzerinde ki etkisi ile ruhun kararması” şeklinde ki tanımlaması ile ilk kez, akıl hastalığı ile beyin biyokimyası arasında ki ilişkiyi kurmuş olmasına rağmen mani ve melankoliyi ayrı ayrı durumlar olarak farklı insanlarda tanımlamıştır. 2000 yıl önce ise Modern iki uçlu bozukluk kavramına en fazla yaklaşan ve bunların tek bir hastalığın iki farklı görünümü olduklarından söz eden kişi Hipokrat öğretilerini takip eden Kapadokyalı Aretaeus olmuştur. 18 ve 19. yüzyıllarda akıl hastanelerinin ortaya çıkması hastaların sistematik olarak incelenmesini sağladı. 1840 ta Esquirol o güne kadar kullanılan melankoli teriminin terk edilmesi gerektiğini ve bu bozukluğun aşırı kederle ilgili bir beyin hastalığı olduğunu söyleyen ilk psikiyatr olmuştur. 1851 de ise Falret iki uçlu bozukluğu ayrı bir hastalık olarak ortaya koyan ilk kişidir. 1908 de Emil Kraepelin (1856-1926)’in yazdığı kitapla ve ortaya koyduğu tanı yöntemleri ile dünya bu hastalığı tanıyıp anlamaya başlamıştır. Kraepelin’in tanı yöntemleri bu gün kullanılan ve kabul gören gruplandırmaların %80’ine yakın doğruluktadır. Oysa halkın bilinçlenmesi, doğru tanı, etkili tedavi ve yeterli destekle birçok beyin rahatsızlığında olduğu gibi bipolar bozukluğu olan pek çok kişinin bu iniş çıkışlarında ki denge sağlanabilmekte, normal üretken bir yaşam sürdürebilmeleri mümkün olmaktadır. Tabi kanunlarla düzenlenmemiş ve sürekli değiştirilmeye çalışılan özellikle beyinsel rahatsızlıklarda hiçbir düzenlemenin olmadığı bu sağlık sisteminde yanlış tanı ve tedaviye bağlı olarak artan ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Tedavi edilmediğinde sürekli tekrarladığım alkol ve madde kötüye kullanımı, bozulmuş ilişkiler, kötü iş ve okul performansı, maddi sorunlar ve ciddi boyutta artan intihar riski gibi yıkıcı sonuçları sanırım hep birlikte yaşıyoruz. Son günlerde haberlerde görüyorsunuz çeşitli illerde alkol yasağı getiriliyor. Bilimsel araştırmalar yapılmadan, nedenleri incelenmeden “beceremiyorsam yasaklarım” mantığının hüküm sürdüğü bir ülke. Diğer yandan alacağım oya bakarım , bana dokunmayan yılan bin yaşasın misali yıkıcı, insanı direkt etkileyen sorunlara kulak tıkayan siyasiler. Ben bilirim edasında sırça köşklerde yaşayan aydınlar. Sivil Toplum kültürünü benimsememiş Sivil Toplum Kuruluşları. Ülkenin bunca ekonomik, siyasal sorunu varken kimin umurunda ülkenin delirmesi diyebilirsiniz. Ya da şöyle diyebilir miyiz acaba, ülkeyi bırakın dünyanın yok olmasına neden olacak olan bu yanlış gidişatın en büyük nedeni gittikçe bozulan akıl sağlığımız olmasın?