14 Ocak 2013 Pazartesi
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-14.01.2013
Genetik, Din,Bilim, Medya ve Diyanet İşleri Başkanlığı
Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) saptamalarına göre; intihar giri¬şimleri, gerçekleştirilmiş intiharlardan yaklaşık on kat fazladır.
"Her intihar olayında ortak olan, topluma sesleniştir, on¬dan yardım talebidir." (1)
“Diyanet İşleri Başkanlığı’na, din adına yapılan bu akla, bilime aykırı davranışlar nedeni ile büyük görev ve sorumluluk düştüğünü düşünüyorum. Bunu yerine getirdiğinden emin değilim”(2)
Yukarıda kısaca ele aldığım alıntılar ilk okunduğunda ne alaka diye düşünülebilir. Çünkü ilk konu intihar ikincisi Diyanet İşleri Başkanlığı.
Sn. Özdemir yazısında genetik rahatsızlıklar konusunda özellikle görsel medyanın yaptığı yanlışları örmeklerle değerlendirdikten sonra bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığına çok iş düştüğünü belirtiyor. Çünkü bir TV program sunucusu bir kas hastasını tanıtırken “Acaba, Allah bu çocuğu bu duruma sokarken o anneye ne demek istedi, bunun hikmeti nedir”(3) gibi bir sorgulama yapıyor.
Bu iki yazıdaki ortak nokta genetik. Sn. Özdemir ülkemizin önemli bir Nöroloji Profesörü olarak özellikle genetik kas hastalıkları konusunda çalışmaları olan ve bu konuda hala toplumu bilinçlendirmeye çalışan değerli bir bilim insanımız. İntihar konusu ile bu konunun bağı ise intiharların en sık rastlandığı beyinsel rahatsızlıkların genetik olduğunun düşünülmesi.
Genetik bilimi gelişmeye başlamış bu rahatsızlıkların nedenleri konusunda bilgiler çoğaldıkça bilimsel nedenleri anlaşılmaya başlanmıştır. Çoğunda tedavi yöntemleri kesin olarak bulunamasa da bazı rahatsızlıklarda kontrol altına alınabileceği anlaşılmıştır.
Araştırmalarım sırasında karşıma yine din ve bilim çekişmesi çıkıyor. Çünkü Kutsal Kitap’a göre intihar en büyük günah. Bilimsel veriler ışığında intiharlar incelendiğinde en çok vaka beyinsel rahatsızlıklarda çıkıyor. Beyinsel rahatsızlıkların bir çoğunda bilim genetik olduğu konusunda bulgulara rastlıyor. O zaman şu soru akla geliyor. En büyük günah olan intihar vakalarının genetik yani doğuştan olması intihar edenlerin en masum insanlar olması gerektiği sonucuna götürüyor beni.
Ve Sn.Özdemir’in aktardığı gibi genetik rahatsızlıkların çoğunluğunun akraba evliliğinden kaynaklanması özellikle Dinimizde akraba evliliklerinin mübah sayılması toplumda bu tür rahatsızlıkların kadere bağlanmasına ve göz ardı edilmesine mi neden olmuştur.?
En büyük günah kendi canına kıymak, diğer taraftan intiharlara neden olan rahatsızlıkların genetik olması, akraba evliliklerinin genetik konusunda en büyük kısmı teşkil etmesi ve dinen mümkün olması çelişkisini açıklayacak en büyük kurum Diyanet İşleri Başkanlığı değil mi?
Şöyle de düşünülebilir acaba bu konuda dini her işe alet edenlerin bir oyunu mu? Çünkü akraba evlilikleri malın bölünmemesi gibi sosyolojik nedenlere de dayanmaktadır. Tarihsel süreç incelendiğinde din ile siyaset hep iç içedir. Siyasetin dini kullanarak ve eğitimi gerileterek dünyevi çıkarları için sağlıksız toplumlar yaratılıyor diyebilir miyiz acaba.
Bunun yanında özellikle akıl ve ruh hastalıkları dediğimiz hastalıkların cin, şeytan çarpması gibi nedenlere bağlanması toplumda korku yaratmak inançla açıklanamaz sanırım.
İşte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi burada başlıyor bence de. Özellikle bilimsel yöntemlere inanılmayıp, cin çıkarma seansları ile insanları aldatan, dini kullanan Kutsal Kitap’ta bile olmadığı halde varmış gibi bu tür rahatsızlıkları iyileştirdiğine inanılan üfürükçü ve sahtekarların foyalarını ortaya çıkarıp engelleme konusu en önemlisi bence. Ama ne yazık ki ben bu güne kadar görsel medyada olsun, yazılı medyada olsun çıkan haberler sonrası Diyanet’in bu konuda yeterli çaba sarf ettiğini görmedim.
Daha da acısı 23 Aralık 2012 Tarihinde basında bir haber servise girdi. Sözde dini bütün bir şahıs İstanbul Milletvekili Sn.Şafak PAVEY’e bir mesaj atıyor. “Allah bir bacağını almış, hâlâ küfürden uyanmazsın, nedir bu inatçılık!”
Süregelen bu karanlık ortaçağ zihniyetini sineye çekmek, dinsel açılımı türban ve başörtüsü ile sınırlayarak gerçek sorunları , kendi Vekiline yapılan bu alçakça saldırıyı sineye çekmek sanırım bilimden, sosyallikten, laiklikten, halktan yana olduğunu iddia eden siyasi iradelerin de ne kadar inandırıcı olduğunu göstermektedir.
(1) Prof.Dr.Suna Taneli
(2) “Sağlık bilim İnançlar” Coşkun Özdemir Cumhuriyet 26 Haziran 2009
(3) “Sağlık bilim İnançlar” Coşkun Özdemir Cumhuriyet 26 Haziran 2009
11 Ocak 2013 Cuma
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-11.01.2013
Siyasilere Soru Önergesi
Çoğu psikiyatrik bozukluğun kesin nedeni bilinmemektedir. Uzmanlar psikiyatrik bozuklukların genetik veya kalıtsal eğilimleri bir tetikleme olayı kombinasyonu sonucu olduğunu düşünüyor. Tetikleme olayları çevresel faktörler, çeşitli stresler ve hatta fiziksel sağlık problemlerini içerebilir. Fiziksel sağlık ve ruh sağlığı arasında ki sınır, psikiyatrik bozuklukların nedenlerini bulma alanındaki araştırmalar devam ettikçe daha da bulanık hale geldiği bildiriliyor.
Bir dizi faktörün psikiyatrik bozukluk görülme ihtimalini arttırdığı , ancak risk faktörlerine sahip olmayan kişilerde de psikiyatrik bozukluk gelişebileceği düşünülmektedir.
Ortak risk faktörleri arasında;
Yoksulluk, kötü beslenme, aşırı kalabalık, kötü davranış veya ihmal gibi dış çevresel faktörler, bir psikiyatrik bozukluğu olan bir ebeveyne sahip olarak genetik yatkınlık, alkol, uyuşturucu, tütün ve bazı virüsler ve toksinler, şiddetli geçimsizlik gösteren ebeveynler, travma (fiziksel yada zihinsel), aile içi yetersiz ilişkiler gösterilmektedir.
Uzman olmadığımı, hastalıklar konusunda bilgi vermediğimi fakat bir araştırmacı titizliği ile genel konularda bilgiler vermemin yararlı olduğunu düşünüyorum. Özelliklede yapılan araştırmalar o kadar ilginç ki uzmanların görüşlerini teyid ediyor.
Mesela Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Avrupa’da ki ekonomik krizler neticesinde yaptığı araştırmada psikiyatrik rahatsızlıklarda büyük bir artış gözlemliyor ve üye ülkeleri önlemler almakta uyarıyor.
Geri kalmış, gelişmekte olan ülke olarak tabir edilen bizim gibi ülkeleri bir düşünün. Siyasiler ekonomik krizlerin ülkemizi teğet geçtiğini ama istatistikler ve rakamlar psikiyatrik hastalıklarda ki artışın teğet geçmediğini söylüyor ne yazık ki.
Ve ne yazık ki çözümler yine siyasilerin elinde olduğundan dolayı ivedilikle çözülmesi gereken üç ana başlığı uzmanlara da danışarak ekte veriyor ve siyasilerin gündemine almalarını umuyorum :
- Bilindiği gibi bu tür rahatsızlıkların tedavileri ve ilaçları teşhis ve kontrol altına alınma sürecine kadar çok pahallı. Ve tedavinin devamlılığının önemide düşünülürse ülkemiz ekonomik şartları göz önüne alındığında ve Sosyal Güvenlik Kurumunun desteğinin hemen hemen hiç olmaması aileleri tedaviden vazgeçirmekte ve hastalar kaderlerine terk edilmektedir. SGK özel hastahanelerle sağlık anlaşmaları yaptığı halde özel hastahanelerin birçoğunda psikiyatri klinikleri ile anlaşma yapmamaktadır. Ayrı bir boyutta sözde aynı çatı altına toplanan SGK farklı uygulamalar yapmaktadır. Özel sigorta ve Vakıf'lara üye olan hastalar kısmende olsa özel hastahanelerin psikiyatri kliniklerinden faydalansa bile devlet memurları bu haktan mahrum bırakılmaktadır.
- Hastaların hekime (Psikiyatr) ulaşmaması, aslında yukarıdaki madde ile bir bütün teşkil etmektedir. Devlet ve Özel hastahanelerin bir çoğunda psikiyatr servisi bulunmamakta, üniversite hastahaneleri ise çok yoğun olduğu için yeterli olamamaktadır. Şöyle örneklersek bu rahatsızlıklardan Manic Depresyon ve Şizofreni türü olanların teşhisi ve hekimin sürekliliği çok önemli olduğu halde Devlet Hastahanesine başvuran hasta depresyon teşhisi ile gönderilip depresyon ilaçları ile tedaviye çalışılmaktadır. Dolayısı ile depresyon ilaçları bazı rahatsızlıkları tetiklediği için hasta da belirtiler düzelmediğinden dolayı kendisi ve yakınları tedaviden vazgeçmekte ve yine kaderlerine terk edilmektedirler. Hasta ve yakını pes etmeyip yeniden gittiğinde bu kez bir başka sorun çıkmakta karşımıza. Farklı bir hekimle karşılaşmak. Çünkü bu konuda merkezi bir bilgi sistemi bulunmadığı için hekimlerin değişikliği bu kez teşhisin konulamamasına yada tedavi sürecini zora sokmakta ve hastaya yararlı olamamaktadır.
- Son yıllarda gün geçmiyor ki bir kadın öldürülmesin. Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, çocuk ve büyüklere cinsel istismar ve taciz konularında da bu tür rahatsızlıkların etkili olduğunu düşünüyorum. Özellikle makalemde de belirttiğim gibi ülkemizin akıl sağlığı konusunda gün geçtikçe kötüleşmesi ve bu olayların son yıllarda ki artışı ile bir paralellik gösterdiği düşüncesine sevk etmektedir insanı. Örneklersek Manic Depresif bir hastanın manic dönemlerinde cinselliğe daha fazla ilgi göstermesi, makyajını abartılı yapması, seksi kıyafetlere yönelmesi, özgüveninin artış göstermesi ve eşe, aileye karşı çıkması özellikle hasta kadınsa bir Türk erkeği namusum için öldürdüm diyebilmektedir. Dolayısı ile bir Meclis Araştırma Komisyonu kurularak bu tür vakalarda madur ve sanığın psikiyatrik durumları incelenerek daha sağlıklı bilgilere ulaşılabilir ve geç kalmadan önlem alınabilir. Tabi ki tüm vakalar için aynı iddiada bulunmasam da bir çoğunda etkili olduğunu düşünüyorum.
9 Ocak 2013 Çarşamba
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-09.01.2013
SORU ÖNERGELERİ
Çoban yol kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Tam o anda, yanına bir Cherokee Jeep yanaşmış. Brioni gömlek, Cerruti ayakkabılar giyen, Ray-Ban gözlüklü ve YSL kravatlı bir sürücü aşağı inmiş ve çobana sormuş:
“Eğer kaç tane koyunun olduğunu bilirsem bana onlardan bir tanesini verir misin?”
Çoban bir adama bir koyunlara bakmış:
“Tamam” diye cevap vermiş.
Genç adam arabasına park etmiş, telefonunu bilgisayarına bağlamış, bir NASA sitesine girmiş, GPRS’ini kullanarak yeri taramış, bir database ve logaritma ile doldurulmuş 60 excel tablosu açmış ve 150 sayfalık bir rapor basmış. Çobana dönmüş:
“Tam olarak 1586 adet koyunun var” demiş.
Çoban: “Doğru” diye cevap vermiş, “... koyununu alabilirsin.”
Genç adam koyunu almış ve Jeep’inin arkasına koymuş. Bu sefer çoban genç adama dönmüş:
“Eğer ben senin ne iş yaptığını bilirsem koyunumu geri verir misin?” diye sormuş.
Adam: “Evet, neden olmasın?” diye yanıtlamış.
“Sen bir ……………………….. danışmanısın.” Adam şaşırmış: “Nasıl oldu da bildin?”
Çoban: “Çok basit” diye cevap vermiş,
“...buraya çağrılmadan geldin bu bir.
İkincisi benim zaten bildiğim bir şeyi bana söylemek için benden koyun istedin.
Üçüncüsü yaptığım hiçbir şeyden anlamıyorsun, çünkü koyun yerine köpeğimi aldın.”
Ara sıra “Akıl ve Ruh Sağlığı” ve ilgilendiğim diğer konularla ile ilgili olarak herhangi bir öneri var mı diye TBMM Önergeler sayfasına girdiğimde yukarıda sizlerede aktardığım dünyaca ünlü bir danışmanlık firması için üretilen fıkra gelir aklıma.
24. Dönemde yani 13.06.2011 tarihinden günümüze kadar 15.000’e yakın yazılı ve sözlü soru önergesi verilmiş. Bunları takip etmek vatandaş olarak mümkün değil. Bunun yanında sorulan soru ve yanıtlara baktığınızda zaten birçoğunu gündemi takip eden vatandaşın bildiği basın ve sosyal medyada sürekli paylaşılan soru ve yanıtlar olduğunu görürsünüz. Yüzbinlerce sayfayı kapsayan bu dokümanlardaki özet bilgiye ancak Meclis’e gönderdiğimiz Vekillerimiz ya da siyasi örgütlerden ulaşabiliriz. Ve gündeme alınmasını istediğiniz konuları da ancak bu şekilde siyasi örgütlere ileterek çözüm yollarına ulaşmaya çalışırsınız.
Demokrasinin kuralıdır bu. Örgütler Halk için vardır. Teori böylede acaba pratikte durum nasıl?
Vekillerin verdiği önergelerin tamamına yakınına yanıt verilmiş durumda. İşte asıl ilgilendiğim ve sorun olarak gördüğüm konu bu. Vatandaş olarak yanıt alabiliyor muyuz.? Tabi ki soruda yanıtta mevcut. Eğer ki bu söz konusu olsaydı bu satırları okumuyor olacaktınız.
Yılbaşından beri kaleme almaya çalıştığım, rakamlar verdiğim ve çocuklarımız, ülkemiz geleceğinin daha sağlıklı olması için önemsediğim, konunun siyasilerin ve vekillerin gündemine alınabilmesini sağlamak için Gazetemiz aracılığı ile şöyle bir yol izlemek istiyorum.
Cuma günkü yazımda Siyasi örgüt ve vekillere bir soru önergesi hazırlayacağım.
Meclis gündeminde ilk ele alınması gereken üç ana başlığı içerecek bu soru önergem. Sonraki günlerde de bu ana başlıkları açarak konumuza devam edeceğim.
Aklınıza şu soru gelebilir. Fıkra ile konunun ne ilgisi var. Farklı yorumlar üretmek mümkün ben şöyle düşünüyorum :
-Siyasilerimizde seçimlerden önceki günlerde oy almak için biz çağırmadan geliyorlar ta ki diğer seçime kadar ara ki bulasın,
-Zaten bizim bildiğimiz soru ve yanıtları veriyorlar;
-Halkın gündemi ile ilgili sorunlara kulak tıkayarak, getirilen projenin gerçekten önemli mi değil mi, aptalca mı olup olmadığı konusunda danışmanlar ordusu içinde yüzdükleri halde, örgüt gücü olduğu halde araştırıp, düşünce üretmeyerek, ve öneriyi yanıtsız bırakarak halkı anlamamazlıktan gelmiyorlar mı?
7 Ocak 2013 Pazartesi
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-07.01.2013
ÇOCUKLAR
“İsterim ki,zaferin ve özgürlüğün, çocuğu özlesin.Zaferine ve kurtuluşuna canlı anıtlar dikesin. Kendinden sonrası için inşa etmelisin; fakat bunun için önce kendin beden ve ruhça tam yapılı olmalısın. İşin yalnız üretmekten ibaret olmamalı. “
Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt
Beyinsel rahatsızlıkların neler olduğu, tedavi yöntemleri konusunda internetinde etkisi ile bilgiye ulaşmak artık çok kolay. Yada ergen, genç, yetişkin konularında prikiyatrik bilgileri bulmak hiçte zor değil. Bu konularda akademik araştırmalar en güvenilir olanları olsa da ne yazık ki özellikle beyinsel rahatsızlığı olan - anne ya da baba – ailelerde yetişen çocukların yaşadıkları ile ilgili herkesin anlayabileceği bir araştırmaya rastlamak pek mümkün değil.
Beyinsel rahatsızlıkların kan testi ile, vücudumuzun hastalıklara karşı verdiği tepki ile ölçülebilecek rahatsızlıklar olmadığı bilinmektedir.Ancak çocuklarımızın davranışlarından, çevre ile uyumsuzluğundan, aşırı hareketliliğinden, dışa dönük yada içe kapalı olmasından, çevresel faktörlerde yoksa yanlış bir şeylerin gittiğini hisseder aile.
Bu durumda bir uzmana götürüp teşhis konulması ve tedaviye başlanması en mantıklı gibi görünse de ne yazık ki toplumumuzda beyinsel rahatsızlıkların daha öncede yazdığım gibi kadercilik, utanma, toplum baskısı ve toplumun damgalaması gibi daha birçok nedenden dolayı gizlenmesi, kabullenilememesi gibi nedenlerle hekime götürülmemekte ve hatta yaygın bir düşünceye göre “evlenince geçer” denilerek bu yönde şartlandırılması sağlıksız aile ve sağlıksız çocuklar yetişmesine neden olmaktadır.
Bunun getirisi olarak; çocukta hasta olan anne ya da babanın sevgi eksikliği doldurulamadığı için ne yapacağını bilememekte, bu duygu eksikliğini farklı yöntemlerle kapamaya çalışacaktır. Öyle ki bu iletişimsizlik ortamında sağlıklı eşte de psikolojik problemler kaçınılmaz olacaktır.
Bazı beyinsel rahatsızlıklarda hasta tedavi görmezse alkolizme yatkınlık artacak bu durumda şiddete başvurumda çocuklara yansıyacaktır. Yapılan araştırmalarda çocukluğunda şiddet gören ebevenlerin çocuklarına karşı daha fazla şiddete başvurdukları kanıtlanmış durumdadır. Birde rahatsızlığın etkisi ile bu şiddetin dozajı artacaktır.
Bu sağlıksız ortamda eşler arası şiddetinde artması kaçınılmaz olacak çocuklar yetiştikleri aile ortamlarına göre kişilik kazanacakları için şiddet ortamında büyüyen çocuklarda da bu tür rahatsızlıkların görülmesi kaçınılmaz olacaktır. Hasta anne ya da babaya yabancılaşma, sevgisizlik, ilk gençliklerinde karşılarına çıkan karşı cinsle kapatılmaya çalışılacak belki de yeni bir sağlıksız ailenin temelleri atılmış olacaktır.
Tabi ki bu tür aile yapıları sağlıklı eş tarafından hastanın sağaltımı sağlanmaya çalışılsa da hasta eşin ailesinin ve çevrenin tutumu ve desteği çok önemlidir. Ve genellikle bu destek alınamadığı içinde boşanmalar gündeme gelmekte çocuklarda daha fazla travmalara yol açmaktadır.
Hele hele rahatsızlık genetik kökenli ise çocuklarda da görülme riski kat kat artmaktadır. Ki genelleme yapılamasa da büyük bir çoğunluğunun genetik kökenli olduğu düşünülmektedir. Yapılan araştırmalarda – özellikle manic depresyon için – eşlerden birinde varsa çocuklarda görülme olasılığı %25 her iki eşte hasta ise bu oran birden bire % 67 ye çıkmaktadır.
Sonuç olarak bu durumda olan anne babaların çocuklarında duygudurum yada yıkıcı davranış belirtileri ilerde gelişebilecek beyinsel rahatsızlıkların öncülü olabilecektir.
Bu köşenin amacı tedavi edildiklerinde kontrol altına alınabilecek olan ve sağlıklı aile, sağlıklı toplum için gerekli olan bu durumu gündeme getirebilmek, bunun yanında bu tür hastaların yaşadıkları sorunlara çözümler üretilmesine katkı sağlamaktır.
Not: Konu süreklilik teşkil ettiğinden eski yazılarıma dönmek isteyen konu ile ilgili okurlarım Gazeteniz Görünüm de çıkan tüm yazılara http://ilhanvardar.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirler.
5 Ocak 2013 Cumartesi
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-05.01.2013
NEDEN AKIL SAĞLIĞI ?
Her kırk saniyede dünyada bir kişi intihar ediyor. Siz bu satırları okurken; bir kişi intihara hazırlanıyor olabilir ya da bu makaleyi okuduğunuz dakikalar içinde kaç kişinin intihar ettiğini varın siz hesaplayın.
“İntihar eden insanların çoğunluğu akıl hastasıdır. Anoreksiya, major depresyon, iki kutuplu bozukluk (manik-depresif hastalık), şizofren ve sınırda kişilik bozukluğu en sık görülenlerdir.”(1)
Bu duygu halini bir düşünün, tabulara, dine (en büyük günah intihar), kadere, toplumsal baskıya rağmen bir insan canına kıymayı nasıl düşünebilir ?
Tabi ki bunun nedenlerini tıp bilimi araştırıp bulmaya çalışıyor. Bir yandan insanlığın teknolojik ve bilimsel anlamda bugünlere gelmesini sağlayan, insan hayatını kolaylaştıran ve düşünce üreten beynimiz, diğer taraftan bizi intihara sürükleyebiliyor. Ve tıp artık bu rahatsızlıkların bir akıl hastalığı, ruh hastalığı olmadığını, beynimizdeki enzimlerin düzensizliği ile ilgili olduğunu söylemektedir.
Bu satırların yazarı da akıl hastalığı dediğimiz rahatsızlıkların fiziksel rahatsızlıklardan farklı olmadığına inanıyor. Dolayısı ile akıl hastalığı, ruh hastalığı terimi yerine beyinsel rahatsızlıklar terimini kullanmayı tercih ediyor.Ve beyinsel rahatsızlıkların bir çoğunun da genetik olduğu düşünülüyor. Diğer genetik fiziksel rahatsızlıklar gibi kesin tedavileri olmamakla birlikte beyin hastalıklarının kontrol altına alınabileceğine inanıyor.
Beyin hastalıklarının kontrol altına alınabilmesi ve hastayı günlük yaşama döndürüp, topluma kazandırabilmesi benim gündemimin bu olmasının en büyük nedeni diyebiliriz.
Ne zaman gündemime girdi bu konu derseniz, hepimiz biliriz her şehrin, her kasabanın, her köyün hatta her mahallenin bir delisi (bu kelimeyi kullanmaktan da kaçınmaktayım) vardır. Toplumdan farklı olan bu insanlarla karşılaşıldığında kimileri acıyarak, kimileri onu kızdırarak, kimileri çekil git başımdan deyip uzaklaştırarak, kimileri eğlenerek, kimileri alay ederek toplum dışı olduğunu açık açık ifade ederler. Evden çıkanda, kahveden çıkanda, camiden çıkanda bu tür hastalarla karşılaştığında hiç düşünmeden bu damgalamayı yapar.
Fiziksel bir engelli ise sadece acıyan duygular ve bakışlar hakimdir.
Beyinsel rahatsızlığı olanların duyguları, ruh halleri onları ilgilendirmez. İşin sosyolojik boyutlarına baktığımızda hastadan daha fazla etkilenen grup hasta yakınlarıdır. Onların aileleri, çaresizlik, kadere boyun eğiş, neden benim yakınım sorgulaması, utanma, bir yük olarak görme ve bundan duyulan günahkarlıkla karışık pişmanlık. Ve duyarlı aile fertlerinin çevresel etkilerden kaynaklanan psikiyatrik rahatsızlıkları.
Geçen yazımda verdiğim resmi rakamlar tabiî ki hasta yakınlarını kapsamamaktadır. Ama etkilenen insanlar olarak bu rakamların çok daha üzerinde sayılara ulaşmaktadır akıl sağlığımızın bozukluğu.
Bunların getirisi olarak gazetelerde okuruz, zincire vurulan çocuklar, tacize yada tecavüze uğrayan çocuklar, işkence edilen çocuklar, hastayı eve kapayıp toplumdan uzaklaştırma ve hastanın daha da kötüleşmesi. Toplumda gittikçe artan şiddet duygusu.
Özellikle gün geçmiyor ki bir kadın öldürülmesin. Ama dikkat ederseniz öldürmeye kadar varan kadına yönelik şiddet ile son yıllarda ki ülkemiz akıl sağlığının gittikçe bozulması sanki paralellik göstermektedir.
Tabi ki her şiddetin beyinsel rahatsızlıklardan kaynaklı olduğunu iddia etmiyorum. Ki bu iddia büyük bir haksızlık, akıl tutulmasına uğramam ve itham olur ki böyle bir düşüncem kesinlikle yok ve olamazda. Zaten ülkemizde buna yönelik bir araştırma olduğunu da düşünmüyorum.
Sadece her iki olayında artışındaki paralelliği göz önüne aldığımızda maktül ve katilin bu anlamda da araştırılmasının sorunun çözümüne katkı sağlayacağını düşünüyorum.
Ortaçağ karanlığında engizisyon tarafından cadı diye diri diri yakılan insanların aslında bu tür toplumdan farklı olan beyin rahatsızlığı bulunan hastalar olduğunu düşünmekteyim. Araştırmacılar için bence iyi bir konu. Belki günümüz insanına da yararı dokunur.
(1) “Niçin İntihar Ediyorlar”; Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji, 26 Haziran 2009 Sayı 1162 New Scientist’ten derleyen Reyhan Oksay.
3 Ocak 2013 Perşembe
AKIL TUTULMASI-GÖRÜNÜM GAZETESİ-03.01.2013
21 Aralık'ta televizyonlardaki soru yanıt programında Başbakan Erdoğan'a "Gündeme öyle bir şey getiriyorsunuz ki günlerce tartışılıyor. Gündemi değiştirmek için mi yapıyorsunuz" diye soruldu.
"Gündem yaratmam lazım. Tartışmalar olmasa başbakan olamam." diye yanıt verdi.
Akıl tutulmasına uğramış ülkemin aydın ve siyasetçilerine gündem konusundaki düşüncelerimi teyid eden en güzel yanıt sanırım bu.
Neyse efendim bir anekdot olarak aklımızın bir ucunda kalsın tekrar belki gündem yaratmak için dönebiliriz bu tartışmaya.
* * *
Bence tartışılması gereken 02 Eylül 2009 Cuma günkü Akşam Gazetesinde yer alan ve bir kısmını köşeme aldığım Dilek Gedik imzalı bu haber..
“Bakanlık Türkiye'nin psikoloji haritasını çıkardı. 5 kişiden birinin ruhsal sorunu var. 6 hastadan 1'i yardım alıyor. Eylem planı hazır: Toplum odaklı hizmetle yatak, hastane ve personel sayısı artacak
Devletten ruhsal açılım. Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan 'Ruh Sağlığı Eylem Planı' açıklandı. Türk nüfusunun ruh sağlığına ilişkin ilginç veriler, saptamalar ve önerilerin yer aldığı plan, 2011-2023 tarihlerini kapsıyor. Planın en önemli unsurlarından biri artık Avrupa'nın bazı ülkelerindeki gibi Türkiye'de de toplum temelli ruh sağlığı modelinin uygulanacak olması.
TÜRKİYE'NİN RUH SAĞLIĞI PROFİLİ
Eylem planında ruh sağlığına ilişkin yer alan verilerde şunlar ön plana çıktı:
- Türkiye'de nüfusun yüzde 18'i yaşam boyu bir ruhsal hastalık geçiriyor. Çocuk ve ergenlerde klinik düzeyde sorunlu davranış oranı yüzde 11.
- Ruhsal hastalığı olan 6 kişiden sadece 1'i yardım arıyor.
- Kardiyovasküler hastalıklardan sonra yüzde 19 ile ikinci sırada psikiyatrik hastalıkların bulunuyor.
- Hastalara ayrılan yatak sayısı toplam 7 bin 356. Avrupa'da her 100 bin kişiye 8 akut psikiyatri yatağı düşen İtalya'dan sonra 100 bin kişiye 10 psikiyatri yatağı ile Türkiye ikinci en az yatak sayısına sahip ülke.
- Türkiye'de Mart 2011 itibarıyla aktif olarak çalışan bin 625 ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı bulunuyor. Bu kişilerin 862'si Sağlık Bakanlığı, 277'si üniversitelerde çalışırken 486 ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı özel sektörde hizmet veriyor.
- 100 bin kişiye düşen ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı sayısı 2,20. Avrupa
Birliği'nin 15 ülkesinde 100 bin kişiye ortalama 12,9 ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı düşüyor.”
Haberin devamında bazı hastanelerin içler acısı durumu yansıtıldıktan sonra alınacak önlemler ve yapılacak olan işler sıralanıyor. Bakanlığın yapacağı işleri özellikle köşeme almadım çünkü tam bir akıl tutulmasına örnek teşkil ediyor.
Neden mi bunu be değil de Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yanıtlasın
****“WHO Eylül 2007 tarihli raporunda, dünya genelinde akıl sağlığına ilişkin bilinmesi gereken temel noktalar, rakamlar ve istatistikleri 10 başlık altında toplayarak üye ülkelerin dikkatine sundu.
WHO’nun akıl sağlığı raporunun en önemli sonuçlarından biri fiziksel olmayan rahatsızlıklardan dolayı acil servislere başvuruların son on yılda yüzde 5 artarak yüzde 6’dan yüzde 11’e yükselmesi ve Dünyada psikiyatri hastalarına yönelik insan hakları ihlallerinin çok yaygın olması. İhlallerin başında fiziksel şiddet, ayrımcılık, temel ihtiyaçların ve mahremiyetin görmezden gelinmesi olarak belirtilmiştir. Çok az ülkede akıl hastalarının haklarını net biçimde garanti altına alan yasal düzenlemeler bulunduğu ise özellikle vurgulanmıştır. “
Evet yapılacak işler arasında Bakanlık yasal düzenlemelerden bahsetmiyor. Hekim sayısı, hastane sayısı artacak, mobil hizmetler gelecek filan. Peki yasal düzenleme olmadan bunlar nasıl gerçekleşecek ?
**** İlhan VARDAR –Ülkemiz Akıl Sağlığı” - 9 Eylül 2011 - Cumhuriyet Bilim Teknik
1 Ocak 2013 Salı
Akıl Tutulması
AKIL
TUTULMASI
“İnsan gerçeği akıl yoluyla keşfeder.”
Lev Tolstoy
Merhaba;
Gazeteniz Görünüm’de uzun yıllardır ender de olsa özellikle Trakyamızı ilgilendiren çevre hakkında düşüncelerimi yansıtan yazılarım yayınlandı. Fakat bu köşede daha ziyade Akıl Tutulması yaşayan insanlığın özellikle ülkemizde ki yansımalarını örneklerle tartışmak istiyorum siz Görünüm Okurlarıyla.
Akıl Tutulmasını özellikle kapitalizmin gelişmesi ile bireyi bencilliğe sürükleyen, kişisel çıkar peşinde olan, verileni hap gibi alan, düşünmeyen, üretmeyen, sorgulamayan, bilimsel düşünceyi dışlayan, farklı düşüncelerin yaratılmasını engelleyen algı olarak görüyorum.
Hatta köşemin adını Frankfurt Okulu filozoflarından Alman düşünür ve sosyolog Max
Horkheimer (1895-1973), temel eserlerinden olan Eclipse of Reason
“Akıl Tutulması” (1947) isimli kitabından esinlenerek koydum.
Akıl tutulmasına neden olan faktörleri sıralayacak olursak; sosyal ve ekonomik sıkıntılar, batıl inançlara bağlılık, aile-sokak baskısı, okumaya ve düşünmeye karşı olmak, günah işlemekten korkma, bilgisizlikten ziyade bilgiden korkma, eğitimsizlik, çevresel faktörler, çalışmadan köşeyi dönme zihniyetini sayabiliriz.
Özellikle geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin vatandaşlarında görüldüğüne inandığım bu akıl tutulmasının süreklilik kazanması “Akıl Durgunluğu Sendromu”na yol açmaktadır ki en tehlikelisi de budur bence.
Ve daha da açık tehlike sanırım bu tür ülkelerdeki aydın ve siyasetçilerin bu sendroma yakalanmaları.
Bir düşünelim; yaşadıklarımızı gözden geçirelim, yıllardır bu ülkede aydınlarımız gündemin çok yoğun olduğundan ve yetişemediklerinden yakınırlar ve sürekli gündemi tartışırlar keza siyasetçilerimiz de aynı. Ama yaratılan bu gündemler kim tarafından ve ne için yaratılmıştır sorgulamazlar. Sorgulayanları ya dinlemezler yada dışlarlar. Sorgulamayı, düşünce paylaşımını eleştiri olarak görürler. Sosyo-ekonomik ve halkın sorunlarına duyarsızdırlar, çevre ve dış uyarılara karşı duyarsızlaştıkça içe kapanmaktadırlar. Sanki çözüm üretecek zihinsel işlevleri tutulmuştur. Ülke ve halk dibe vururken sadece seyrederler. Sanki kişisel çıkarlar söz konusu gibi. Çıkarları zarar görecekse dışa açılma eğilimi göstermektedirler.
Uzman olmasam da uzun yıllardır yaptığım araştırmalar neticesinde şunu söyleyebilirim, bardağın dolu tarafından bakarsak sevindirici bir yan var ki genetik alt yapısı olan psikiyatrik bir rahatsızlık değil umarım.
Bu köşede daha ziyade genetik alt yapısı olan ve benim Beyinsel rahatsızlıklar olarak gördüğüm kesin tedavileri olmasa da kontrol altına alınabilen rahatsızlıkların ülkemizdeki yansımaları, bu tür hastaların yaşadıkları sorunlar, çözüm yolları konusundaki öneri ve görüşlerimi bulacaksınız.
Bu köşe sadece beni değil sizleri de yansıtacak, gelecek tüm öneri ve görüşler eleştiri dahi olsa yanıtlanarak çözümlere hep birlikte ulaşacağız.
GÖRÜNÜM, 01.01.2013
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
